DÜŞLER DİYARI

Düşler Diyarı, 1996 BU Yayınevi Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’nda Jüri Teşvik Ödülü aldıktan bir yıl sonra, 1997 yazında BU Yayınevi tarafından yayınlandı.

 

Kitapta Ertan, Bülent ve Kadri adlı üç sınıf arkadaşının, okul kütüphanesinde buldukları gizemli bir günlük aracılığıyla Düşler Diyarı denen bir boyuta geçmesi ve orada yaşadıkları fantastik maceralar anlatılıyor.

 

Çocukların bulduğu günlük Düşler Diyarı’ndaki Ralkazu ülkesinin Gülücük Kontesi’ne aittir. Günlükte Kontes’in başından geçen kötü olaylar ve yardım dileği yer almaktadır. Ertan, Bülent ve Kadri günlüğün içinde yazan olayların uydurma değil düpedüz gerçek olduğunu anlayınca, Kontes’e yardım etmeye karar verirler. Geriye Düşler Diyarı’na geçebilmek kalmıştır. Üstelik bu diyarda sadece Gülücük Kontesi’ne değil, bizzat kendilerine de yardım edeceklerdir.

cArleone

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

YORUMLAR

  • ARKA KAPAK

    Düşler Diyarı yok oluyor!

     

    Gerçek dünyadaki hayalleri, umutları, düşleri besleyen Düşler Diyarı kötü Kral Lizer’e boyun eğmek üzere.

     

    Bu korkunç olayı engelleyebilecek üç kişi var: Bülent, Ertan ve Kadri. Bu üç arkadaş, Düşler Diyarı’nın korkunç yaratıklarla ve dost varlıklarla dolu topraklarına geçecek, savaşı iyilerin kazanması için mücadele edecekler.

     

    Mutlaka okunması gereken, olağanüstü bir kitap. —Aytül Akal, Cumhuriyet Kitap

     

    Düşler Diyarı çocukları evrensel değerler konusunda eğlendirerek bilinçlendirmektedir. —Yrd. Doç. Dr. Gülsüm Uçar (4-6 Ekim 2006, 2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu bildirisinden.)

     

  • KÜNYE

    Kitap Adı: Düşler Diyarı

    Basım Yılı: Mayıs 1997 (1. Baskı), Nisan 2014 (9. Baskı)

    Türü: Fantastik Roman

    Sayfa Sayısı: 160

    Kapak: Nazan Erkmen (1. – 2. Baskı), Bahadır Barış Özsoy (Diğer Baskılar)

    Yayıncı: BU Yayınevi

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    Bay Teyiniyi buğulu gözlerini sırasıyla Ertan, Kadri ve Bülent’in üzerlerinde dolaştırarak onları uzun uzun gözlemledi. Çocuklar kendilerinden emin, dimdik duruyorlardı. Korku ya da heyecan namına bir şey yoktu bakışlarında; aksine inançlı, gururlu bakıyorlar ve bir an önce yola koyulup Kral Lizer’den hesap sormak için sabırsızlanıyorlardı.

     

    —Sevgili çocuklarım, diyerek söze başladı cüce. Biliyorsunuz, Düşler Diyarı daha bilmediğiniz bir sürü tehlikelerle, kötü sürprizlerle dolu. Bu tehlikeler de en çok geceleri karşınıza çıkabilir. Diyeceğim o ki, üçünüze de güzel yataklar hazırlayalım. Bir güzel uyuyup dinlenin. Yarın sabah erkenden, gün ışıklarıyla birlikte yola koyulursunuz. Ne dersiniz?

     

    Çocuklar kısa bir süre düşündükten sonra kabul ettiler Bay Teyiniyi’nin önerisini. Gerçekten de gece yolculuk etmek tehlikeli olabilir, başlarına bir sürü yeni dertler açabilirdi. Üstelik, öğlen Ece Uzra’nın sarayında kısa bir uyku çekmelerine rağmen yaşadıkları büyük heyecanlar nedeniyle iyice yorgun düşmüşler, ayakta duracak hâlleri bile kalmamıştı. Yatıp deliksiz bir uyku çekerek dinlenmenin en isabetli karar olduğunda anlaştılar.

     

    Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’ndaki tüm çocuklar, Bay Teyiniyi ve İkizler Burcu Kardeşler, kendilerini uykunun tatlı kollarına bıraktıkları anda, çok da uzaklarda olmayan bir ülkede, Kılanef’te, saray pencerelerinden birinin kenarına oturmuş olan biri, güneşin hiç doğmadığı karanlık göğe bakıyor ve kahkahasından oluşturduğu canavarın gölgeleri yıkarak zaferle gelmesini bekliyordu. Bu, elbette ki Kral Lizer’den başkası değildi ve saatler ilerleyip zaman geçtikçe canavar Natyeş’in geri döneceğine dair duyduğu inanç azalıyordu.

     

    —Salak hayvan! diye tısladı. Birkaç küçük çocuğu şimdiye kadar çoktan haklamış ve geri dönmüş olmalıydı!

     

    Oturduğu yerden kalkarak pelerinin iç cebinde sakladığı siyah kristali çıkardı. Avucunun içinde tutarak kibirle baktı bir süre. Havaya kaldırdı. Mumların titrek ışığı altında kötücül ışıldadı kristal.

     

    —Hiç kimsenin yardımına ihtiyacım yok! diye söylendi Lizer. Bu kristal ve büyü güçlerim olduktan sonra ne yarasa, ne yılan adamlara, ne de kahkaha canavarlarına ihtiyacım var! O çocukları kendim de haklayabilirim!

     

    Kristali tekrar pelerininin iç cebine koyarak kendisini zindanlara götürecek kapıya yöneldi. Kocaman bir ejderha gibi duvarlara değerek arkasından geliyordu gölgesi. Döne döne aşağılara doğru uzanan taş basamakları ağır ağır indi. Zindanlara inen merdiven yağlı, kırık döküktü ve karanlıklarda yittiği için sonu görünmüyordu. Büyük tuğlalarla örülmüş duvarların kenarlarından örümcek ağları sarkıyor, olup olmadık bir yerde küçük böcekler gözüküveriyordu. Nefes almanın bile çok güç olduğu kötü bir kokusu ve insanın tenini yapış yapış eden nemli bir havası vardı buranın. Kral Lizer çok sevdiği bu havayı doyasıya ciğerlerine çekerek merdivenlerin sonuna ulaştı. Şimdi karşısında ilerilere doğru uzayıp giden dar bir koridor vardı. Paslı demir bacaklarla duvarlara monte edilmiş birkaç meş’alenin aydınlatmakta yetersiz kaldıkları bu koridorun iki yanında yine paslı demirden yapılmış parmaklıklar bulunuyor ve o pis demirlere sarılmış çaresiz eller gözüküyordu. Burası Kral Lizer’in kötülük şatosunun altındaki mahzendi. Esir ettiği zavallı canlıları buraya kapatır, onların her anlarının işkence içinde geçmesini sağlardı.

     

    —Bakalım ne hâle gelmişsin Gülücük Prensi, diye mırıldandı Lizer.

     

    Zindanın loş tavanlarında yankılanan ayak sesleri eşliğinde yürümeye devam etti. Parmaklıklar ardındaki esirler, yorgun ve artık iyi seçemeyen gözleriyle kendilerini bu zindana atan kötü kralı görünce ayaklandılar. Kollarını paslı demirlerin aralarından uzatarak onu yakalamaya çalışıyor, öfkeyle bağrışıyorlardı. Kimler yoktu ki bu zindanlarda: Bizim dünyamızın ve bu diyarın insanları, başka galaksilerden, başka evrenlerden gelen canlılar, eski masal kahramanları, gücünü yitirmiş iyilik perileri, savaşçılar, insan vücuduna sahip ama başları at, kartal, köpek, kedi gibi hayvanlara ait mitolojik canlılar, güçlü depremlerle Atlantik Okyanusu’nun dibine gömüldüğü sanılan, aslında boyut değiştirerek DüşlerDiyarı’na geçmiş olan Eski Atlantis’ten kaçırılmış birkaç insan, ahtapot gibi bir sürü kolu olan yaratıklar… Ama Kral Lizer zindana bunlardan biri için değil, küçük hücrelerden birine kapattığı ve kendisi için çok önemli olan başka bir esir için inmişti; bu yüzden uzanan öfkeli kollara, bağırışlara aldırmadan hedefine doğru ilerledi. Küçük bir hücrenin önüne gelince durakladı.

     

    Gülücük Prensi hücrenin kenarına konmuş olan derme çatma bir sedire oturmuş, başını ellerinin arasına almış, kıpırtısız duruyordu. Aylardan beri bu nemli zindanda kalmasına ve buraya atıldığı günden beri güneş ışıklarını görmemesine rağmen sağlıklı vücudu hâlâ gücünü koruyor, tüm diğer mahkûmlar gibi onu da Kral Lizer’den alacağı intikam ayakta tutuyordu.

     

    —Hâlâ yaşıyorsun demek, dedi Kral Lizer alaycı bir sesle.

     

    (…)

     

  • YARATILIŞ SÜRECİ

    1996 yılının başlarıydı.

     

    Sevgili dostum Taner Yıldırır’la ofisinin yer aldığı Cağaloğlu’nda turluyorduk. Sağ sol hep matbaa, davetiyeci, kâğıtçı, kitapçı…

     

    O kâğıtçılardan birinin önünden geçerken Taner kolumdan yakalayıp durdurdu beni. “Bak, “dedi, “burada ne var?”

     

    Kâğıtçının camını süsleyen bir posteri gösteriyordu. Bir ‘Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’ posteri.

     

    “Ee?” dedim.

     

    “Katılsana buna,” dedi Taner.

     

    “Çocuk edebiyatı diyor evladım,” dedim terslenerek. Birkaç dergide şiir ve bilim kurgu öyküleriyle yer bulan, SHP’nin İnsan Hakları konulu yazın yarışmasında Ve İp Gerildi! adlı öyküsüyle birincilik kazanan, hele ki 1993 yılında yayınlanmış Ben Bir Kediyim adlı şiir kitabı olan kocaaaaaman bir edebiyatçıyım ya, iplemiyorum. Eh, serde çizgi roman editörlüğü de var. Hemen hiç kimsenin umurunda değilim, ama burnumdan kıl aldırmıyorum yine de.

     

    “Ya, çocuk mocuk,” dedi Taner. “O da yazı bu da yazı. Katıl işte. Belli mi olur, ödül mödül alırsın. Bak, ödül alan kitaplar yayınlanacakmış.”

     

    Bu kez alıcı gözle baktım postere ve gördüğüm şey iyice vazgeçmeme neden oldu: Dosyayı son teslim tarihine bir ay kalmış. O sürede hiç deneyimin olmayan bir alana adım atacaksın, kurgunu oluşturup yazmaya başlayacaksın, kitabı bitirecek, bilmem kaç kopya çıkış alıp dosyalayacaksın, hem de tüm bunları bir aydan kısa zamanda, hem de haftanın altı günü 08.00 – 19.00 saatleri arasında çalışırken yapacaksın. Olur iş değil.

     

    “Ya, boş ver, yürü hadi gidelim,” dedim. “Baksana, bir ay kalmış zaten. İşten güçten nasıl fırsat bulayım?”

     

    “N’olacak oğlum,” dedi Taner. “Yetiştirirsin işte. Ağır işte çalışıyor sanki haspam!”

     

    Demeye kalmadı, “Bekle sen,” deyip içeri girdi Taner. Yarım dakika sonra da elinde yarışma şartnamesinin yer aldığı bir broşürle çıktı. Elime tutuşturdu broşürü. “Burada tüm katılma şartları yazılıymış,” dedi.

     

    “Eh, iyi bari,” deyip aldım, doğru dürüst bakmadan deri ceketimin iç cebine tıktım broşürü.

     

    “Okumayacak mısın oğlum?” dedi Taner.

     

    “Okuruz evladım,” dedim. “Ne acelesi var?”

     

    “Bak, katıl buna da kemiklerini kırmak zorunda kalmayayım,” dedi gülümseyerek. Bu tavırlarıyla yıllar sonra yazacağım Gohor adlı bir romanda Tarer Yındirin adını alarak kurguya dâhil olacağının farkında değildi — hoş, ben de değildim.

     

    “Tamam, tamam,” dedim Taner’i kırmamak için. Yoksa, Allah biliyor, hiç niyetim yoktu çocuklar için yazmaya, hele ki yazdığımı bir yarışmaya göndermeye.

     

    Gün döndü, akşam oldu, evlerimize doğru yollandık.

     

    Günlük meşgalelerle ilgilendikten sonra, tam yatmama yakın, Taner’in elime tutuşturduğu broşür geldi aklıma. Ceketimin iç cebinden aldım, baştan sona okudum. Nasıl olduysa oldu, kendimi, Neden katılmayayım ki, diye düşünürken buldum.

     

    —Konu? Konu peki? Ne yazacaksın akıllım?

     

    —Ne tür kitaplar okumaktan hoşlanırsın?

     

    —Bilim kurgu ve fantastik tabii.

     

    —O zaman okumayı sevdiğin türden yaz.

     

    —Çok az zaman var ama… Çok az…

     

    —Başlamazsan hiç bitiremezsin, başlarsan belki bir aya dek biter.

     

    SHP’nin yazın yarışmasında kazandığım, şimdi hiç abartısız ‘antika’ denecek bir bilgisayarım vardı. Başına oturdum. Yazı programını açıp başlığı attım: Düşler Diyarı.

     

    Neden mi Düşler Diyarı?

     

    Bilmem. Aklımda fantastik bir öykü anlatma düşüncesi vardı, fantastik deyince de aklıma ilk gelen Alice Harikalar Diyarı‘nda olmuştu, herhalde ondan.

     

    Anladınız ya, başlığı atmıştım, ama aklımda hiçbir fikir yoktu. Sonra bir iki ıkınıp şunları yazdım: Kar yağışı dinmek bilmiyordu. Sonrası geldi. Önce tam bir haşarı olan Ertan, sonra ona uyan ama gerçekte iyi huylu bir çocuk olan Bülent, en sonra da ‘öğretmenlerin bir numaralı kuzusu, sınıf arkadaşlarının düşmanı, ispiyoncu bir velet’ olan Kadri kurguya girdi. Sayfalarca yazdım. Yattığımda sabah ezanı okunuyordu.

     

    Sonraki günler, işten artakalan boşluklarda Düşler Diyarı‘nı düşünerek, aklımda biçimleyip eve gelince yazarak geçti. Ve evet, dosya zamanında yetişti.

     

    El zaman, günler, haftalar, aylar geçti ve bir gün eve geldiğimde beni bekleyen yaldızlı bir zarfla karşılaştım. İçinden çıkan varaklı kuşe kâğıdında şunlar yazıyordu: 1996 BU Yayınevi Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’nda eseriniz Düşler Diyarı Jüri Teşvik Ödülü’ne değer bulunmuştur. Başarılarınızın devamını vesaire vesaire…

     

    Havalara uçtum (mu sandınız?)

     

    Tabii ki hayır!

     

    Birinciliği alamadığım için hayıflandım ve ne derece kibirli davrandığımı düşünmeyerek masaya fırlattım ödül duyurusunu. Annem, babam, kardeşlerim jüri teşviği de olsa ödül almama fazlasıyla sevindi, ama ben akşam boyu somurtup durdum.

     

    ‘El zaman’ dedim ya yukarıda, işte öyle, zaman yine geçti. Bu süreçte yayınevi benimle temasa başladı, Düşler Diyarı kitap formatına getirildi, okuma çıktıları alınıp bana teslim edildi, okudum, sağını solunu düzeltip geri verdim ve… askere gittim.

     

    Düşler Diyarı‘nın yayınlanmış halini Tunceli ilinin Hozat İlçesi Kurukaymak Jandarma Karakolu’nda askerlik görevimi ifa ederken gördüm ilk kez. Hoş, tatlı bir his verdi elime aldığımda. Sivil hayatımın elle tutulur ve güzel günleri hatırlatan kanıtı gibiydi. Okudum, başkası yazmış gibi, baştan sona.

     

    Öykü nasıl mı neticelendi?

     

    1997 ile 2011 arasında ilk yayıncısı BU Yayınevi’nce 7 baskısı yapıldı kitabın. O kadar çocuk tarafından okundu mu bilmem ama 15.000 kopyası yayınlanıp tükendi.

     

    2014 başında da yukarıda gördüğünüz kapakla 8. baskısını yapacak, yeni okurlara ulaşmak, yeni çocukları fantastik edebiyatın büyülü dünyasıyla tanıştırmak için.

     

    Aşkın Güngör, 15 Ekim 2010-18 Ocak 2014

  • DÜŞLER DİYARI'NDA EVRENSEL DEĞERLER EĞİTİMİ / YRD. DOÇ. DR. GÜLSÜM UÇAR

    Özet: Evrensel değerler tüm toplumlarda bireyler arası iletişimde geçerli olan değerlerdir. Bunların başında insan, doğa ve hayvan sevgisi gelmektedir. İnsan sevgisi iyilik, doğruluk, adalet, çalışkanlık, yardımlaşma gibi davranışları ve toplumsal eylemleri içerir. Doğa ve hayvan sevgisi ise doğaya ve hayvanlara sevgiyle yaklaşma, koruma ve bunu alışkanlık haline getirip, çocuklarda davranış değişikliği oluşturmayı kapsar. Çocuklara bu değerlerin kazandırılması onların toplum bilinci edinmelerine de katkı sağlar. Bu bağlamda Aşkın Güngör’ün “Düşler Diyarı” çocuk edebiyatı eğitim ilkeleri doğrultusunda çocukları evrensel değerler konusunda eğlendirerek bilinçlendirmektedir.

     

    Kuşaklar boyunca deneyerek elde edilen, birbiriyle tutarlı, güvenilir, tüm toplumların onayladığı kalıplaşmış davranış ve tutumlar olarak adlandırılan evrensel değerlerin temelini birbiriyle bağlantılı olan insan, doğa ve hayvan sevgisi oluşturmaktadır (bkz. Final, 2005, s.30).

     

    Toplumsal bir varlık olarak yakınlık, sevgi ve mahremiyet ihtiyacında olan insan, çevresindeki diğer insanlarla, doğayla, hayvanlarla sürekli bir etkileşim içindedir. Bireyler arası iletişimin temeli, bireylerin birbirlerinin farklı ve özel yönlerini, belli hak ve özgürlüklere sahip olduğunu kabul etmesine, saygı duymasına dayanmaktadır. Bireylerin sahip olduğu hakların ve özgürlüklerin en başında insan hakları gelmektedir.

     

    İnsan hakları öncelikle (yaşama hakkı, kişi özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü )gibi birinci kuşak siyasal haklar, ( eğitim, sağlık, çalışma hakkı) gibi sosyal ve ekonomik haklar olarak sıralanabilir( geniş bilgi için bkz. Şenünver, 2005, s.23; Ergeneci, 2002, s. 554). İnsan hakları kapsamı içinde ayrıca bireyin kendisine, diğer insanlara ve çevresine karşı yerine getirmesi gereken büyük sorumluluklar da değerlendirilir. (geniş bilgi için bkz. Bağlı, 2003, s.81).

     

    Tüm insanlığın hayalini kurduğu doğal zenginliklerle ve güzelliklerle kuşatılmış, iyiliğin ve barışın hüküm sürdüğü, insanların dil, din, ırk gözetmeksizin huzur içinde yaşadığı dünyayı oluşturmak için, her birey kendi üzerine düşen görevleri, demokrasinin, adaletin ve hukukun üstünlüğü ilkeleri doğrultusunda yerine getirmelidir. Bunların en başında iyilik olgusu gelmektedir. Her birey iyilik olgusunu oluşturan sevgiyi, hoşgörüyü, saygıyı,doğruluğu, yardım severliği, kişiliğinin bir parçası olarak görmelidir. Ayrıca tüm bireyler kendilerini insanlığa, onun geleceğine karşı sorumlu hissederek, bu konuda çatışmaya girmeden, işbirliği ve uzlaşı içinde çalışıp, bilinçli olarak tüm eylemlere katılıp, gerekli adımları atmalıdır.

     

    Bireyler ve toplumlararası barış kültürünün oluşması için son derece önemli olan ve bu bildiride genel hatlarıyla tanımlanmaya çalışılan “evrensel değerler” konusunda öncelikle çocuklar ve gençlerin belirli bir bilince ulaşmaları, duyarlılık geliştirmeleri ve bunu harekete geçirerek gerekli davranış ve tutumları edinebilmeleri bağlamında aşağıdaki becerileri de kazanmaları gerekir:

     

    dinleme, kendi fikrini savunma gibi zihinsel beceriler,

     

    (…) özellikle önyargı ve ayrımcılık gibi konuları tanımlayabilme becerisi,

     

    farklılıkları kabul etme, olumlu kişisel ilişkiler kurabilme gibi toplumsal beceriler,

     

    çatışmaları şiddete başvurmadan çözebilme becerisi,

     

    sorumluluk alma ve karar alma süreçlerine katılım becerisi “ (Çayır, 2003, s.24).

     

    Çocukların ve gençlerin zorlu ve uzun soluklu bu gelişim sürecinde aileden, eğitim kurumlarına ve özellikle de çocuklara bireyler arası ve toplumlararası değerleri, dolayısıyla evrensel değerleri aktaran çocuk edebiyatı yazarlarına büyük görevler düşmektedir.

     

    1972 doğumlu, çeşitli yayın evlerindeki editörlük, redaktörlük, kaligraflık çalışmalarının ardından 2003 yılında yayınladığı Düşler Diyarı adlı eseriyle Aşkın Güngör bu görevin ne kadar yaratıcı ve çocuklar için anlamlı bir biçimde yapılabileceğinin en güzel örneğini sunmaktadır.

     

    “Düşler Diyarı”nın 13 yaşındaki sevimli mi sevimli, ama bir o kadar da yaramaz kahramanı Ertan’ı ailesinin koyduğu kurallar, içinde yaşadığı toplumun yasakları ve eğitim sisteminin ona yüklediği sorumluluklar hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Keşke “sadece çocukların kurallarının geçerli olduğu bir dünyada yaşasalar ve istedikleri gibi hareket edebilseler ne güzel olacaktı kim bilir? İşte o zaman dünya harika bir yer olurdu.” (Güngör, 2003, s.9) diye düşünmekte, akşama kadar sokaklarda dolaşabileceği, oyunlar oynayarak eğlenebileceği günlerin özlemini çekmektedir.

     

    Ailesiyle sorunlar yaşayan Ertan’ın en büyük destekçisi arkadaşı Bülent’tir. Bülent Ertan’a göre biraz daha içine kapanık, sessiz ve uyumlu bir çocuktur. Ama Ertan’a ayak uydurmaya çalıştığı için, ikisi sınıfın haylazları olmuş, komiklikleri ve yaramazlıklarıyla öğretmenleri bezdirmiş, sınıf arkadaşları tarafından da dışlanmışlardı. Romanın üçüncü kahramanı olan ve aynı sınıfta okuyan, düzenli, tertipli, çalışkan, başarılı bir çocuk olan Kadri de sınıf arkadaşları tarafından dışlanıyordu.

     

    Kadri okula başladığı ilk zamanlarda arkadaşlarına yardım etmiş, onlara arkadaşlığını sunmuştu, ama sınıf arkadaşları onu çalışkanlığı yüzünden dışlamış, aralarına almamışlardı. Psikolojik olarak arkadaşları tarafından terk edilme gibi acı veren bir olayı yaşayan Kadri, kendi benliğinden utanarak, kendini eksik ve değersiz görmeye, kendi iç dünyasıyla ilişkisini kopararak, kendine yabancılaşmaya başlamıştı. Bu acı veren gerçeğin kendisinde yarattığı büyük boşluktan kaçmak isteyen Kadri geliştirdiği çeşitli savunma mekanizmaları, tutkunluk ve düşkünlük türünden davranışsal ve duygusal bağımlılıklar sonucunda tüm bu olaylardan arkadaşlarını suçluyordu. Onun için “(…) herkese karşı garip bir öfke duyuyor” (Güngör, 2003, s.25), onlardan intikam alabilmenin fırsatını kolluyor, bunun için arkadaşlarını öğretmenlere şikayet etmekten, ailesini dahi bu yolda kullanmaktan çekinmiyordu.

     

    Kadri’nin son derece masum ve çocukça görünen bu davranışları gelecekte toplum için büyük bir tehlike oluşturabilecektir. Kendisine ve topluma yabancılaşan bireylerde suç ve şiddet eylemlerinin, ruhsal bozuklukların artış gösterdiği bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya konmuştur (bkz. Geçtan, 1978, s.88; bkz. Vahip, 2002, ss.312-319).

     

    İkinci bir tehlike unsuru da Kadri’nin ileride kuracağı aile yaşamıyla ilgilidir. Kadri gibi eksik kişilikli insanlar, ancak kendileri gibi eksik kişilikli insanlarla anlamlı ilişkiler oluşturur. İki eksik kişilikli insandan oluşan sağlıksız aile de çocuklarını ancak kendileri gibi eksik yetiştirirler. Böylece bu olgu kişilerin yaşam boyutlarını aşarak “(…) kuşaklararası bir sosyo-psikolojik” (Cüceloğlu, 1999, s.76) özellik gösterir.

     

    Yukarıda açıklanan tehlikeler göz önüne alındığında, sınıfın “dışlanmışlar takımı’nı” (Güngör, 2003, s.19) oluşturan Ertan, Bülent ve Kadri’nin davranışlarına rehberlik edecek evrensel değerleri, tutumları, deneyimleri, idealleri kazanmaları ve sosyal yönden sorumluluklarını öğrenmeleri için yardıma ihtiyaç duydukları açıkça görülmektedir. Bu yardımı gerçekleştirecek olan da “(…) toplumsal değişmeyi ve gelişmeyi”(Esen, 2003, s.15) sağlayan en önemli kurumlardan birisi olan okuldur, dolayısıyla da öğretmenlerdir.

     

    Öğrencilerini çok seven, onların içinde bulundukları tehlikeli durumun farkında olan Yasemin Öğretmen, Bülent ve Ertan’ı gönüllerince kartopu oynayarak, yoldan geçenleri seyredip kendi sorumsuzlukları sayesinde okula geç geldiklerinde ve bunun nedeninin bir Kurt adam olduğunu söylediklerinde onlara hissettirmeden doğrulara yönlendirmek için cezalandırır. Bülent ve Ertan okulun kütüphanesini baştan aşağı temizleyecek, Kadri de onları denetleyecektir.

     

    Önceleri çocuklar tarafından büyük bir ceza olarak algılanan bu olay aşama aşama üç arkadaşın hayatı için son derece önemli bir ödül halini alacaktır. Bunun ilk aşaması okul kütüphanesindeki temizlik sırasında Ertan’ın Gülücük Kontesinin Günlüğü “Kulultum”u (mutluluk) bulmasıyla başlar.

     

    Ertan ilgisini çeken bu günlüğün kapağını açtığında şaşırtıcı bir olayla karşılaşır. İçinden binbir renkle bezenmiş bir kelebek çıkar, aniden canlanarak etraflarında neşeyle uçmaya başlar. Önceleri bu büyülü olay karşısında büyük bir şaşkınlık yaşayan çocuklar oldukça meraklanmış, günlüğün sırrını çözmeye yönelmişlerdir. Bu günlük son derece güzel, neşeli, hayatı ve doğayı seven, insanlara ve tüm canlılara adil davranan bir genç kız olan Gülücük Kontesi’nin Günlüğü Kulultum (mutluluk)’dur. Çocuklar günlüğü okuduklarında Gülücük Kontesinin özelliklerine hayran kalır ve, kendilerini ona yakın hissederler.

     

    Gülücük Kontesi yeryüzünde her şeye sahiptir, ancak tek eksiği onu sevecek birisidir, çünkü ülkesi Ralkazu (Uzaklar)’da hiç bir insan yoktur. Günün birinde Adves (sevda) ülkesinden gelen Gülücük Prensine aşık olan ve artık hiç bir eksiği kalmadığını düşünen Gülücük Kontesinin mutluluğu uzun sürmez. Gülücük Prensi, Gülücük Kontesine büyücü Kral Lizer’ (rezil)’in tüm Düşler Diyarını ele geçirmek istediğini, bunu gerçekleştirmek için de ilk önce “iyiliğin en güzel meyvesi olan gülücükleri” (Güngör, 2003, s.40) yok ettiğini, böylece gülmeyi unutan insanların iyiliği aramadan kötülüğün hükümdarlığına boyun eğeceklerine inandığı için tüm halkının ve ailesinin gülücüklerini çaldığını anlatır.

     

    Kral Lizer Prens’e Gülücük Kontesinin gülücüğünü kendisine getirirse halkını ve ailesini serbest bırakmayı önerir.Ailesini ve halkını kurtarmak için bu teklifi mecburen kabul eden prens, aşık olduğu kadına bunu yapamayacağını söylese de, sevgilisinin ölmesini istemeyen Gülücük Kontesi ondan bunu yapmasını ister .Böylece prensin büyülü sözleriyle Gülücük Kontesinin gülücüğü rengarenk bir kelebeğe dönüşür ve büyücü Kral Lizer’in ülkesi Kılanef’e (fenalık) doğru uçarak uzaklaşır.

     

    Günlüğü sonuna kadar okuyan üç çocuk, kütüphanenin içinde neşeyle uçuşan bu kelebeğin Gülücük Kontesinin gülücüğü olduğunu, eğer üçü de aynı şekilde ister ve birlikte hareket ederlerse Düşler Diyarı’na geçerek Gülücük Kontesine yardım edebileceklerini anlarlar.

     

    Bülent, Ertan ve Kadri zor durumda olan iyiliğin, dostluğun, sevginin, barışın, adaletin temsilcisi olan Gülücük Kontesi’nin ve Gülücük Prensi’nin, kötülüğü simgeleyen, amansız ve hilebaz Kral Lizer’ine karşı mücadelelerinde onlara yardım etmeleri gerektiğini düşünerek, başkaları için büyük bir sorumluluk almanın ilk adımını atarak, kütüphanenin ortasında bir daire oluşturup, ellerini birbirlerine kenetleyerek, Düşler Diyarı’nı ve oraya ulaşmak istediklerini düşünmüşlerdir. Kelebeğin başlarında gittikçe daha hızlı dönen  kanatlarının oluşturduğu ışıklar şelalesiyle çocukların evrensel değerlerle donatılmış olumlu kişiliklerini keşfedeceği düşlerin gerçek, gerçeklerin de düş olduğu Düşler Diyarı’na yolculukları başlar.

     

    Düşler Diyarı’nda ilk karşılaştıkları kişi Düşler Diyarı’nın küçük çobanı Rilibalo (olabilir)’dir. Rilibalo oniki yaşlarında bir Asalet köylüsüdür.Asalet köyü halkı birbirlerini seven, birbirlerine saygı gösteren, yardımlaşmanın ve birlikte yaşamanın, bunun için sorumluluk almanın önemini bilen ve buna göre davranan asil bir halktır. Çoban Rilibalo da saygılı, yardımsever, sorumluluğunun bilincinde olan ve bunu seve seve yerine getiren bir çocuktur.

     

    Farklı dile, ırka, görünüşe sahip olan Bülent, Ertan, Kadri ve çoban Rilibalo ilk karşılaştıklarında birbirlerinden tedirgin olmalarına, korkmalarına rağmen içlerindeki iyilik hiç fark ettirmeden aralarında bir yakınlık örgüsü örmeye başlamış, “(…) dostluğun ırkla değil, yürekte barınan paylaşmak, barışık olmak ve farklı fikirleri kabullenebilmek olgunluğuyla” (Güngör, 2003, s.14) bağlantılı olduğunu bu çocuklara hissettirmiştir. Böylece Ertan, Kadri ve Bülent bireyler arası anlamlı ve etkili ilişkiler kurmanın ilk ve en önemli koşulunun karşısındakini farklı ve özel nitelikleriyle, fikirleriyle olduğu gibi kabul etmek olduğunu anlamışlardır Ancak bu sayede bireyler arasında güven ve bağlılık gelişerek, insanlar birbirlerine kendi hayal, duygu, düşünce dünyasının kapılarını Rilibalo’nun da yaptığı gibi sonuna kadar açabilirlerdi.

     

    Rilibalo kendi dünyasında hem toplum içindeki sorumluluklarını disiplinli bir şekilde yerine getiriyor, hem de aynı zamanda fırsat buldukça Bilge İglib (bilgi)’den ders alarak kendisini sürekli geliştirmeye çalışıyordu. Karşısında Rilibalo gibi olumlu bir örnek gören ve onun davranışlarını kendi davranışlarıyla karşılaştıran Ertan, kendisinin geçmişte ne kadar çok hata yaptığını anlıyordu.

     

    Üç arkadaşın Gülücük Kontesine nasıl ulaşacaklarını bilen, onları olup bitenler hakkında bilgilendiren Bilge İglib kendi istekleriyle üstlendikleri bu görevin oldukça zor ve tehlikeli olduğunu söylüyor ve onları bu konuda uyarıyordu.

     

    Gerçekten de Bilge İglib’in dediği gibi Ertan, Bülent ve Kadri’nin ilk karşılaştıkları tehlike hiç beklemedikleri bir anda karşılarına çıkmış, onları zora sokmuştu. Gülücük kelebeğinin farkına varan Kral Lizer’in korkunç görünümlü yarasa adamları Kılığaşa (aşağılık)ve Zamnatu (utanmaz) onun peşine düşmüş, onu yakalamak için uğraşıyorlardı. Bülent, Kadri ve Ertan da hemen harekete geçmiş, kelebeği kurtarmak için yarasa adamlarla mücadeleye girişmişlerdi. Bir yolunu bulan Kılığaşa, Kadri’nin boğazını bütün gücüyle sıkıyor, zavallı çocuk korkuyla nefes almak için çırpınıyordu. Tam o anda Ertan zor durumdaki arkadaşının yardımına yetişmiş, Kılığaşa’ya saldırarak, elindeki sopayı omzuna saplamıştı. Bülent korkusuzca yarasa adama saldıran ve arkadaşları Kadri’yi onun elinden kurtaran Ertan’la gurur duyuyordu. “ İşte o an zor bir işin üstesinden gelen arkadaşı adına kişinin gurur duymasının en güzel dostluk göstergelerinden biri olduğunu anladı.” ( Güngör, 2003, s.88).

     

    Tehditler savurarak kelebekle birlikte uzaklaşan Kılıağaşa ve Zamnatu’nun ardından bakakalan çocuklar, gerçi bu zorlu yolda karşılaştıkları ilk sınavda başarısız olmuş, kelebeği ellerinde tutamamışlar, ama güçlükler ve zorluklar karşısında vazgeçmemeleri, dostluklarına güvenmeleri gerektiğini öğrenmişlerdi.

     

    Yarasa adamların kelebeği kaçırdıkları yöne doğru ilerleyen ve kum çölünün cehennem sıcağında zor durumda kalan çocukları Ece Uzra (arzu) Fildişi sarayına getirtmiş, onlara anne sevgisi ve şefkatiyle yaklaşmış, yaralarını sarmış, iyileştirmişti. Ece Uzra bununla da yetinmemiş, çocukların Kral Lizer’le savaşlarında onlara yardımcı olması için bir kitap vermişti. Ancak çocuklar bu kitabı nasıl kullanacaklarını, kitabın kendilerine nasıl yardım edeceğini zamanı geldiğinde kendileri çözeceklerdi. Ece Uzra çok sevdiği İkizler Burcu Kardeşler’ den çocukları çölün bitimindeki Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’na bırakmalarını, ayrıca onları tekin olmayan Hep Çocuk Kalanlar Krallığın’da ve Kral Lizer’in ülkesine doğru uzanan diğer yolculukta gizlice takip etmelerini, başlarına bir tehlike gelirse yardım etmelerini rica etmişti. Ece Uzra çocukları merak ederek tehlikelerden korumak istiyor ama onların cesaretlerinin kırılmaması, kendilerine duydukları güvenin kaybolmaması, hayatın zorluklarıyla başa çıkmayı öğrenebilmeleri için de onları uzaktan izlemekle yetiniyordu.

     

    Tüm bu olup bitenlerden habersiz olan Bülent, Ertan ve Kadri ise uzun yorucu bir yürüyüşün ardından kendilerini anlayamadıkları bir dilde yazılmış olan tabelanın önünde bulmuşlardı. Çocuklar bu yazıyı nasıl çözeceklerini ve Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nı nasıl bulacaklarını düşünürken, Ertan’ın cebindeki Ece Uzra’nın kitabı mavi ışıklar saçarak parlamaya başlamıştı. Kitap onlara bir bilmece içinde çözüm yolunu gösteriyor, aynalar ipucunu veriyordu. Bu ipucunu değerlendirerek tabelayı okuyan, burasının Hep Çocuk Kalanlar Krallığı olduğunu anlayan çocuklar, bu olaydan zor durumda kalsalar bile her sorunu kendileri çözmeleri, ne olursa olsun cevapları mutlaka kendileri bulmaları gerektiğini öğrenmişlerdi.

     

    Hep Çocuk Kalanlar Krallığı birdenbire gözlerinin önünde şekillenmeye, belirginleşmeye başlamış, kent görünümünü almıştı. Bu kentte sanki “ yeni bir savaş sona ermiş gibi dağınıktı her yan; sayfaları koparılmış, yırtılmış kitaplar, yerlere atılmış kirli elbiseler, etrafa saçılmış çöpler vardı. Eğlenen, oynayan ya da uyuklayan çocukların üstü başı çevreden pek farklı değildi. Elbiseleri kirlenmiş, yırtılmış ve sökülmüştü; elleri yüzleri kir içindeydi. Evet eğleniyorlardı ama sanki yalancı bir eğlenceydi bu. Her birinin gözlerinde gizli bir üzüntü yatıyor, yüzlerindeki gülümsemeler sahte duruyor ve solmuş benizlerinde hastalık belirtileri geziniyordu” (Güngör, 2003, s.110).

     

    Bu kentteki dağınıklığın, kirliliğin nedenini merak eden Ertan’a Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nın o geceki kralı günümüzde de çocuklar arasında halâ geçerliğini koruyan ‘Bay Şarlatan’ masalını o kadar inandırıcı bir şekilde anlatır ki, üç arkadaş buna inanmakla kalmaz, onlara nasıl yardım edeceklerini de düşünmeye başlarlar. Güya korkunç bir dev olan ‘Bay Şarlatan’ gündüzleri pusuda bekliyor, yakaladığı çocukları kaçırıp yiyordu. Geceleri ise derin bir uykuya daldığı için gündüzleri ortadan kaybolan Hep Çocuk Kalanlar Krallığı görünür oluyor ve çocuklar rahatça oynayabiliyorlardı. İnsanın kanını donduran korkunç bir uluma sesinin duyulmasıyla, birdenbire korkuya kapılan çocuklardan biri, kralın tüm anlattıklarının yalan olduğunu, ‘Bay Şarlatan’ diye birinin hiç bir zaman var olmadığını pişmanlık içinde itiraf eder.Aslında onları Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’na getiren de, burada esir tutan da Sahte Adamlar’dır.

     

    Hoş giyimli, güzel sözlü, iyiliksever görünen Sahte Adamlar çocukların rüyalarına girmiş, sadece çocukların kurallarının geçerli olduğu bu kenti o kadar övmüşlerdi ki, çocuklar vaatlere kanarak buraya gelmişlerdi. Önceleri derslerin, sınavların hatta hiç bir kuralın olmadığı bu yeri çok sevmişlerdi. Ama zamanla eski hayatlarını, ailelerini özleyen, insanın sadece sevdiklerinin yanında mutlu olabileceğini anlayan çocuklar, Sahte Adamlar’a bunu söylediklerinde, kentten ancak büyüdüklerinde ayrılabileceklerini öğrenirler.Ama “büyümek için de insanın bilgi sahibi olması, insanlık vazifelerini yerine getirmesi, hayatı ve dünyayı daha yaşanılır kılmak için doğruların farkına varması gerekiyordu. Ne var ki tüm bunları öğrenebilmek için kitaplara ihtiyaç vardı.” (Güngör, 2003, s.118).

     

    Ancak Sahte Adamlar Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nda kitapları yasaklamıştı .Ama çok iyi niyetli bir cüce olan Bay Teyiniyi (iyiniyet) gizlice çocuklara kitaplar getiriyor, onları bilgilendirmeye, kendilerine doğruları göstermeye çalışıyordu. Uzun süre bu kentte kalan ve doğruları gören çocuklar kitaplara ve Bay Teyiniyi’nin sözlerine ilgi gösterirken, bazı yeni gelen çocuklar onu arkadaşlarını kandırmakla suçluyorlardı. Ancak kitap okuyan arkadaşlarının büyüyüp doğruları görüp akıllandıklarını, kenti rahatça terk ettiklerini görünce ona inanmışlardı. Ne var ki, bunu fark eden Sahte Adamlar kente büyü yaparak çocukların Bay Teyiniyi’yle, dolayısıyla kitaplar ve doğrularla karşılaşmalarını engellemişlerdi.

     

    Zavallı çocuğun anlattıklarını utançla ve pişmanlıkla dinleyen Ertan, kendisini bu arkadaşıyla kıyaslıyor, kendisinin de aynı hataları yaptığını anlıyordu. “O da (…) çocukların kurallarının geçerli olduğu, sadece çocuklara ait bir ülkede yaşamayı arzulamış, böyle bir şeyin çok güzel olacağını düşünmüştü. Ama şimdi görüyordu ki hiç de düşündüğü gibi değildi gerçekler. Hep Çocuk Kalanlar Krallığı hasta, tembel, mutsuz ve her günleri korkuyla geçen çocuklarla doluydu ” (Güngör, 2003, s.117).

     

    Buradaki çocukların durumlarını gören ve yaşadıklarını öğrenen Ertan, Hep Çocuk Kalanların hiç bir zaman mutlu olamayacaklarını, mutlu olmak için toplumun koyduğu kurallara ve doğrulara uymanın gerekliliğini, bunu gerçekleştirmenin tek yolunun da eğitim’den geçtiğini anlamış, böylece arkadaşlığın bilgilendirici (Erwin, 2000, s.8) işlevinin etkisiyle toplumun onaylayacağı olumlu bir kişilik geliştirmeye başlamıştır.

     

    Yavaş yavaş korkunç çığlık sesi yaklaşmış, şimdi kent kapısının önünde kabusları aratmayacak kadar ürkütücü, Kral Lizer’in kendi öldürücü kahkahasından yarattığı canavarı Natyeş (şeytan) belirmiştir. Hışımla çocukların üzerine saldıracaktı ki, İkizler Burcu Kardeşler Nık ve Şa gizlendikleri yerden ok gibi fırlayarak Natyeş’in üzerine yürümüşlerdi. Perilerin giriştikleri bu cesur mücadeleye yardımcı olabileceğini düşünen az önce Çocuk Kalanlar Krallığı’nın hikayesini anlatan çocuk, yerden bir taş almış, Natyeş e fırlatmak için fırsat kolluyordu. Bunu fark eden Natyeş çocuğu bir eliyle yakalamış, diğeriyle de ona vurmaya hazırlanıyordu. Bunu gören Peri Şa hızla Natyeş’le çocuğun arasına girmiş, ancak çocuk kurtulurken, Natyeş kendisini yaralamış, bütün gücüyle boğazını sıkarak güçsüz bırakmıştı.

     

    Çaresizlik içinde tüm olup bitenleri seyreden Bülent, Ertan ve Kadri’nin imdadına yine Ece Uzra’nın kitabı yetişmiş, mavi ışıkların aydınlattığı aşağıdaki dizelerle onlara yol gösteriyordu:

     

    “Zor durumda kalınca dostlar el ele vererek bir dilek dilemeli.

     

    Bu dilek sayesinde dev yardıma gelmeli.” ( Güngör, 2003, s.126).

     

    Bu dizelerdeki sevginin, dostluğun, paylaşmanın, yardımlaşmanın, iyiliğin, birliğin, barışın sonsuz gücünü hisseden kent meydanındaki çocuklar, bir sevgi dairesi oluşturmuş, zor durumdaki arkadaşlarına yardım edecek bir devi düşlüyorlardı. Gittikçe kutsal bir güçle içlerinin dolduğunu “ iç içe geçtiklerini, birbirlerine dönüştüklerini, bütün olduklarını” (Güngör, 2003, s.127) hisseden çocuklar, yavaş yavaş masum yüzlü bir deve dönüşüyorlardı.

     

    Bu esnada abisi Şa’nın yaralandığını ve zor durumda olduğunu gören Peri Nık hırsla Natyeş’e saldırmıştı. Bu saldırı üzerine Natyeş Peri Şa’ yı uzağa fırlatmış, Peri Şa evlerden birinin duvarına çarparak yere düşmüştü. Bunu gören Peri Nık öfkeyle Natyeş’in karnına kılıcını saplamış, acıyla kıvranan Natyeş dizlerinin üzerine çökmüştü. Abisini merak eden, onun için üzülen, endişelenen Peri Nık hızla ona doğru uçarken, Natyeş’in arkasından geldiğini, fark edememişti. Onu gördüğünde ise iş işten geçmiş, Natyeş keskin tırnaklarıyla kanatlarından birini yaralamıştı. Ne kadar uçmaya çalışa da bunu başaramamış, Natyeş’in sadece birkaç metre uzağına düşmüş, çaresiz ama korkusuzca ve gururla ölümü bekliyordu. Bu anın keyfini çıkartan ve yavaş yavaş Peri Nık’ı öldürmeye hazırlanan Natyeş, büyük bir gölgenin üzerine düşmesiyle irkilmiş, devleşmiş bir çocuğa benzeyen devin görüntüsüyle hayrete ve korkuya düşmüştü. Dev, önünde korkudan tir tir titreyen, ve saklanacak yer arayan Natyeş’i bir böcek gibi avucunun içine almış, ufuktaki sarp dağlara fırlatarak sonunu hazırlamıştı. Böylece görevini tamamlayan dev yeniden silikleşmeye başlamış, yerini tekrar çocuklar almıştı.

     

    Bay Teyiniyi’den İkizler Burcu Kardeşlerin kısa sürede iyileşeceğini öğrenen çocuklar rahatlamış, neşe ve çoşku içinde zaferlerini kutluyorlardı. Bu zaferlerinde en büyük paya sahip olan İkizler Burcu Kardeşlerin yüreklerindeki yeri her zaman ayrı olacaktı. Peri Nık ve abisi Şa Ece Uzra’ya verdikleri sözü tutarak, çocukları korumak için büyük bir mücadeleye girişmişler, bu uğurda canlarını bile feda etmekten çekinmemişlerdi. İkizler Burcu Kardeşler sevginin, dayanışmanın, yardımlaşmanın ve dostluğun sayesinde insanların her türlü güçlüğün üstesinden gelerek kötülüğü her ne kadar güçlü olursa olsun inançlarıyla yenebileceğini öğretmişti çocuklara.

     

    Güzel anılarla Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nı geride bırakan Bülent, Ertan ve Kadri Kral Lizer’in ülkesinin sınırına vardıklarında sarayın sarp kayaların üzerine kurulu olduğunu görmüş, Ece Uzra’nın artık nasıl kullanacaklarını çok iyi bildikleri kitabı sayesinde birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini düşünmüş, ellerini birbirlerine kenetleyerek oluşan sevgi kanatlarıyla bu sarp kayaları aşmışlardı.

     

    Çocukların kayaları aşarak saraya yaklaştığını gören ve çılgına dönen Kral Lizer büyü gücünü kullanarak bir uçurum oluşturmuştu. Kitabın parlamaya devam etmesiyle tehlikenin hala sürdüğünü, Kral Lizer’in onlara tuzaklar hazırladığını anlayan çocuklar daha dikkatli olmaya karar vermişlerdi. Ancak bu Ertan’ın Kral Lizer’in aniden önünde açılan büyülü uçurumuna düşmesini engelleyememişti. Kadri boşluğa düşen arkadaşını son anda yakalamış, Bülent’in de yardımıyla kurtarmışlardı.

     

    Artık Kral Lizer’e ve gülücük kelebeğine ulaşmak için önlerinde tek bir engel kalmıştı, sarayı çevreleyen demir parmaklıklar. Tam bu parmaklıkları nasıl aşacaklarını kara kara düşündükleri sırada, yine Ece Uzra’nın kitabı parlamaya başlamış, onlara bu sorunu nasıl çözeceklerine dair dizelerle ipucu vermekteydi:

     

    “Gücü Kollarında Arayanlara en güzel örnek Ali Baba’nın mağaraya girişi olsa gerek. Güçsüzdü Ali Baba, çelimsizdi ama koca kayayı yerinden oynattı yürekten isteyerek.” (Güngör, 2003, s.145).

     

    Ali Baba ve Kırk Haramiler masalında Ali Baba, Kırk Haramiler dışında hiç kimsenin giremediği mağaraya kolayca girebilmişti, çünkü bunu yürekten istemiş, bütün kalbiyle bu zorluğu yeneceğine inanmıştı. Gerçekten de bir şeyi başarmanın, bir sorunun çözümünü bulmanın tek yolunun bunu yürekten arzulamaktan geçtiğini çocuklar Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nda görmüşlerdi. Bu düşüncelerle demir parmaklıkları ve sarayın kapısını kolayca aşan çocuklar, nihayet Kral Lizer’in kötülük yuvasındaydılar.

     

    Çocuklar gelmeden sihirli güçlerini kullanarak görünmez olan Kral Lizer bir yardım çağrısı üzerine zindanlara inmek isteyen Ertan’ı yakalamış, boğazını gittikçe artan bir hırsla sıkıyor, Ertan’ı adeta nefessiz bırakıyordu. O anda Kral Lizer’in ve çocukların hiç beklemedikleri bir olay gerçekleşti. Ece Uzra’nın kitabının sayfaları masmavi parıldayan ışık kuşlarına dönüşmüş, bütün güçleriyle Kral Lizer’e saldırıyorlardı. Bu saldırı karşısında uzun süre dayanamayan Kral Lizer Ertan’ı serbest bırakmıştı. Merak ve heyecan içinde duyduğu sesin ardından zindana inen Ertan, sesin sahibinin orada esir tutulan Gülücük Prensi olduğunu anlamış, onu ve diğer mahkumları Ece Uzra’nın kitabı sayesinde esaretten kurtarmıştı.

     

    Artık savaş haince büyü güçlerini kullanan Kral Lizer’le cesurca bunlara karşı koyan Gülücük Prensi arasında sürüyordu ki, Kral Lizer’in esaretinden kurtulan ve şimdi Gülücük Prensi’nin yardımına gelen farklı dünyalara ait bu birbirinden değişik canlılar birlik olmuş, iyiliğin kötülük karşısında galip gelmesini sağlamışlardı. Bu sırada Bülent, Ertan ve Kadri Kral Lizer’in büyülü kristaliyle gülücük kelebeklerini canlandırmış, kelebeklerin sahiplerine doğru uçarak, onların yanaklarında yeniden gülücüklere dönüşmesini mutlulukla seyrediyorlardı. İyiliğin zaferi kutlanacaktı bugün, gülmemek olmazdı.

     

    Bu zaferin Bülent, Ertan ve Kadri için de bambaşka bir anlamı vardı. Onlar bu yolculukta çok şey öğrenmiş, bunu kişiliklerinin bir parçası haline getirerek, toplumun parmakla göstereceği farklı insanlar olmuşlardı. Artık dostluğun, sevginin, paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu, bunu çok uzaklarda başka diyarlarda değil, insanın kendi yüreğinde araması gerektiğini, bunun için de önce “ (…) kendi içindeki Kral Lizer’i” (Güngör, 2003, s.166) yenmeleri gerektiğini biliyorlardı.

     

    Ancak kendi içlerindeki önyargıların, kıskançlıkların, şüphelerin efendisi Kral Lizer’i yenen insanlar demokrasinin, devletin ve hukukun üstünlüğüne inanarak, diğer insanların hak ve temel özgürlüklerini olduğu gibi kabul ederek, saygı göstererek, sevgi ve hoşgörü üzerine kurulu gerçek dostluklar kurabilirlerdi.

     

    Gerçek dostlukların ve sevginin büyülü güzellikleriyle sarmalanmış insanları da Düşler Diyarı’nın her türlü kötülüğünü kullanan Kral Lizer’ini, yarasa adamlarını, onları mutsuzluğa mahkum eden siyah kristallerini, savaşlarını, hoş giyimli ama Sahte Adamları’nı aratmayan ve onlardan daha az ürkütücü olmayan günümüzün huzurunu ve barışını bozan ‘kötü adamlarının’ oluşturduğu tehlikeleri rahatça göğüsleyerek, tüm insanlığın mutluluk içinde yaşayacağı bir dünyanın temellerini atacaklardır.

     

    ‘Düşler Diyarı’na açılan o büyülü kapıdan merakla içeri giren, orada kendisi gibi son derece sevimli ama bir o kadar da yaramaz olan romanın kahramanları Bülent, Ertan ve Kadri’yle tanışan, onlarla birlikte bu inanılmaz tehlikelerle, zorluklarla dolu macerayı ve onun sonundaki başarının zaferini ve mutluluğunu yaşayan ve bunu içselleştiren çocuklar, -romanın kahramanları gibi- evrensel değerlerle karşılaşacak, gerçek sevginin, dostluğun sıcaklığını, bireyler arası yardımlaşmanın ve dayanışmanın önemini kavrayarak, onları kişiliklerinin önemli bir parçası haline getireceklerdir. Böylece küçücük bir kelebeğin sadece kanat çırparak yarattığı büyük etkinin benzer bir örneğini ‘Düşler Diyarı’ sunarak, yüreklerimizde geleceğe dair umut tohumları yeşertecektir.

     

    KAYNAKÇA

     

    Bağlı, M Türkan. “İnsan Haklarına Saygılı Ders Kitabı Nasıl Yazılır? İki Öykü (Yurttaş olmak için ve Ben İnsanım)”, (Editör: Bağlı, M.ve Esen, Y.): Ders Kitaplarında İnsan Hakları: İnsan Haklarına Duyarlı Ders Kitapları İçin, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2003, ss.77- 127.

    Cüceloğlu, D. İçimizdeki Çocuk, Yaşamımıza Yön Veren Güçlü Varlık, İstanbul: Remzi Kitapevi, 23.Baskı, 1999.

    Çayır, Kenan. “İnsan Hakları ve Demokrasi Kültürünün Geliştirilmesi: Ders Kitaplarının Yazımı”, (Editör: Bağlı, M.): Ders Kitaplarında İnsan Hakları: İnsan Haklarına Duyarlı Ders Kitapları İçin, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2003, ss.21-45.

    Ergeneci, S. ve diğerleri. Tüm Dersler- İlköğretim 6. Ankara: Aydan Yayıncılık, 2002.

    Esen, Yasemin. “ Okul Bilgisi Ve Ders Kitapları”, (Editör: Bağlı, M.), Ders Kitaplarında İnsan Hakları: İnsan Haklarına Duyarlı Ders Kitapları İçin, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2003, ss.5-19.

    Final Dergisi, İstanbul: Milsan Yayıncılık, Sayı 16, 18 Nisan 2005.

    Geçtan, E. Çağdaş İnsanda Normaldışı Davranışlar, Ankara: Ankara Üniversitesi Basımı, 1978.

    Güngör, Aşkın. Düşler Diyarı, İstanbul: Bu Yayınevi, 2003.

    Şenünver, G. ve diğerleri, İlköğretim Ders Kitabı, Sosyal Bilgiler 6, İstanbul: Devlet Kitapları Müdürlüğü, 2005.

    Vahip, Işıl. “ Evdeki Şiddet Ve Gelişimsel Boyutu: Farklı Bir Açıdan Bakış “, Türk Psikiyatri Dergisi, 13 (4), ss. 312-319.

  • DÜŞLER DİYARI / SEVDA MÜJGAN

    Yolda kartopu oynayıp insanları seyrede seyrede okula gelirseniz derse geç kalmanız da kaçınılmazlaşır. Yalnızca çocukların kurallarının geçerli olduğu bir dünyada yaşayıp istediğiniz gibi hareket edemediğinize göre, Nilgün Öğretmene derse on beş dakika geç kalmanızın nedenini açıklamalısınız.

     

    Karşınızda yanıt bekliyor öğretmeniniz. Kendiniz de nedenini bilmeden “kurt” sözcüğü dökülüyor ağzınızdan. Ardından “kurt adam” diyorsunuz. Ancak bir kurt adamın sizi kovaladığı için derse geç kaldığınıza kimseyi inandıramıyorsunuz. Sınıfınız kahkahalara boğulurken öğretmeniniz yalanlar atıp duran sizleri cezalandırmaya karar veriyor. Okul kütüphanesindeki bütün kitapları raflardan indirip tozlarını alacak ve sonra yeniden yerlerine dizeceksiniz.

     

    Sizler, Ertan ve Bülent, derslerinize gereğince çalışmıyorsunuz, oldukça yaramazsınız. 6/H sınıfında aynı sırayı paylaşıyorsunuz.  Öğretmen, uslu ve çalışkan Kadri’yi de görevinizi  nasıl yerine getirdiğinizi kendisine rapor etmesi için sizinle kütüphaneye gönderiyor.

     

    Sizler, kütüphanenin sizlere göre bir yer olmadığını düşünürken henüz bu cezanın “Düşler Diyarı”nın kapısını açacak bir yolculuğa dönüşeceğini bilmiyorsunuz. Kitapların arasında elinize siyah deri ciltli bir kitap geçiyor. Kitabın üzerinde yaldızlı el yazısı harfleriyle “Gülücük Kontesinin Günlüğü” yazıyor. Kitabın kapağını açınca yapışık olduğu sararmış sayfadan ayrılarak uçmaya başlayan rengarenk bir kelebekle karşılaşıyorsunuz. Merakla kitaba eğildiğinizde…

     

    Bülent, Ertan ve Kadri kendileriyle birlikte “Düşler Diyarı”na  gitmek isteyen çocukları bekliyor.

     

    İyiliğin en güzel meyvesi olan gülücüklerinizi yitirmemeniz gerektiğini fısıldayacak siz çocuklara yazar ağabeyiniz.  Gülmeyi unutan insanlar, iyiliği aramadan kötülüğün hükümdarlığına boyun eğerler çünkü.

     

    Sevda Müjgan Yüksel, abece Dergisi, Temmuz 2003

     

    KAYNAK: SEVDA MÜJGAN BLOĞU

     

  • OLAĞANÜSTÜ BİR KİTAP: DÜŞLER DİYARI / AYTÜL AKAL / CUMHURİYET KİTAP

    Mutlaka okunması gereken, olağanüstü bir kitap. Okurlarına, gerçeklerden masallara, masallardan gerçeklere ustaca bir geçiş yaptıran bu kitabın öyküsü, sözcüklerle sınırlı değil; görsel olarak da okurun düşüncelerinde canlanıyor. Öyle ki, kitabı okurken, adeta bir film izlermiş gibi oluyorsunuz. Bence, bu öyküden müthiş bir senaryo olur.

     

    Orta bire giden iki yaramaz çocuk, edebiyat öğretmenleri tarafından kütüphanedeki kitapların tozunu almakla cezalandırılır. Çocukların başına da, çalışkan olduğu için sınıfta kimse tarafından sevilmeyen bir öğrenciyi diker. Böylece, Ertan, Bülent ve Kadri, kütüphaneye yollanır.

     

    Buraya kadar her şey olağan görünüyor. Ama ya sonrası? Çocuklar kitaplardan birinin tozunu alırken, kitabın içinden bir kelebek fırlamasın mı? Kitap, Düşler Diyarı’nın Gülücük Kontesi’nin güncesidir. Kelebek ise, kontesin çalınan gülücüğüdür! Düşler Diyarı’nı kötülükleriyle ele geçirmeye çalışan Kral Lizer, bütün iyi insanların gülücüklerini bir kelebeğe dönüştürüp, kelebekleri bir sandıkta saklamaktadır.

     

    Değişkenlerinin çokluğuyla biraz karışık gibi görünen öykü, okumayı seven on yaşındaki çocuklara rahatlıkla önerilebilir. 10-12 yaş döneminde henüz roman okumaya başlamamış olanlar ise, bu harika kitabı okumak için 12 yaş sonrasını bekleyebilirler, ama kaçırmamak şartıyla!

     

    Yetişkinlere gelince… Masal dünyasından akıp gelen bu müthiş öyküyü okumalılar, çünkü kitabın iletileri, yetişkinlerde de iz bırakıyor:

     

    “İşte iyi insanların arasında böyle bir yakınlaşma olur: Bir gün, herhangi bir şekilde karşı karşıya gelirlerse, içlerindeki iyiliğin oluşturduğu görünmeyen bağlar hiç fark ettirmeden bir yakınlık örgüsü örmeye başlar. Bunun içindir ki iyi olan insanlar er geç kendileri kadar iyi, çok sıkı dost olabilecekleri birileriyle karşılaşır ve mutluluğa ulaşırlar.”

     

    Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nda da, hayal gücünün doyumsuz renklerini algılıyorsunuz:

     

    “Buraya bir kez girenin bir daha çıkamayacağını söylediler. Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’ndan ancak büyüyenler çıkabilirdi, ama büyümek için de insanın bilgi sahibi olması, insanlık vazifelerini yerine getirmesi, hayatı ve dünyayı daha yaşandır kılmak için doğruların farkına varması gerekiyordu. Ne var ki tüm bunları öğrenebilmek için kitaplara ihtiyaç vardı ve maalesef kitaplar yasaktı burada.”

     

    Bilge İglib, mavi çoban Rilibalo, cüce Teyiniyi, Ece Uzra ve diğerleri…

     

    Gülümsemenin güzelliğini hiç unutmamak için…

     

    Aytül Akal, Cumhuriyet Kitap, 1999

     

comments powered by Disqus
istatistikleri görün