GECEYLE GELEN

Geceyle Gelen, kimi Atılgan Bilim Kurgu Dergisi’nde, kimi de farklı bilim kurgu antolojilerinde yer almış bilim kurgu ve fantastik içerikli öykülerimin yer aldığı bir kitap.

 

Kitap farklı bir kurguyla oluşturuldu. Yaşayan ve ölü iki adamın belirsiz bir zaman ve mekânda birbirine anlattığı öyküler ve arada hayata dair felsefi görüşleri kitabı oluşturuyor.

 

Geceyle Gelen‘de 8 öykü yer alıyor. Türkiye Bilişim Derneği Bilişim Dergisi‘nin 2004 Bilim Kurgu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülüne değer bulunan Sevgilim Dans Edelim mi? ilk öykü. Takip eden öyküler şöyle: Tek Boynuzlu Gümüş Kısrak, Çarkıfelek, Gökkuşağı Uzayı, Yedi Kere Ben, Buluşma, Kediler Cennete Gider, Uçurumun Efendisi.

cArleone

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

YORUMLAR

  • ARKA KAPAK

    Zamanın bittiği noktada… nasıl desem… hani maddenin, kendisini var eden boyutları birer giysi gibi dökünüp soyut olmanın hazzına vakıf olarak sonsuzcasına uzadığı yerde… hani yedinin, dokuzun ve kırkın birer rakam olmaktan çıkıp hikmeti kendinden menkul felsefelere dönüştüğü topraklarda… ve hani günün geceye özgü renkler ile gölgeleri yıldız tozundan dokunma bir şal gibi örtündüğü mekanlarda… iki adamın konuştuğunu gördüm.

     

    Biri ölüydü, diğeri yaşıyordu ve ölü adam yaşayana şöyle diyordu:

     

    “Bir kadının kararan kalbinde senin için yanaduran bir yer varsa, işte o zaman bittin demektir.”

     

    Söz konusu kadın geceleri geliyordu. Geliyor ve gitmiyor, buna karşın her gece yeniden gelmeyi başarıyordu. Çoğaldıkça çoğalmış, adamın ruhuna sirayet etmişti.

     

    Ölü adam bu çoğaldıkça çoğalan kadından kurtulmak istiyordu. Ah Tanrım, çok istiyordu.

     

    Bunu başarmak için ölü adamla yaşayan adam öyküler anlatıyordu. İş ki kadın o öykülerin birinde kendini bulsun da bir metafora kapılıp karanlığının içinde kaybolsun.

     

    Gizlendiğim köşede onları dinledim. Hayata dair, ölüme dair, aşka dair, ayrılığa dair, cennet ve cehenneme dair çok şey öğrendim. Size bunları anlatacağım.

     

    Merak ettiğiniz o kadar çok şey var ki öğrendiklerimi anlatmam açlığınızı arttırmaktan başka işe yaramayacak. Yine de durmayacağım. Çünkü bunları taşımaya devam edersem beynim patlayacak.

  • KÜNYE

    Kitap Adı: Geceyle Gelen

    Basım Yılı: Mart 2008

    Türü: Fantastik Bilim Kurgu Öyküler

    Sayfa Sayısı: 176

    Kapak: Aşkın Güngör

    Yayıncı: Crea Kitap

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    YEDİ KERE BEN

     

    İlk kez yedi yaşımda öldüm. Yedinci ayın yedisi. Saat yediye yedi kala (ya da yedi geçe, emin değilim). Yedi kez kırptım göz kapaklarımı. Yedi kez nefes verdim.

     

    Tenim usulca güneşe kesti. Sıcacık bir ölü, boy fakiri bir ara sokakta, halinden utandığı için yana eğilen gecekonduların buğulu bakışları arasında, boylu boyunca… Ve başucunda yedi adet kan damlası.

     

    Anlatması güç, utandım ölmekten. Çünkü yazdı. Çünkü silme mavi bir gök şaha kalkmıştı şehrin üzerinde. Çünkü bütün çocuklar dışarı çıkıp oyun oynayacaktı. Kuka, yakan top, saklambaç, dekman, kafa karış, ortada sıçan, köşe kapmaca. Ben olmayınca bu yedi oyun da eksik kalacaktı.

     

    Kavağa sevdalı serçelerin yedisi üzerime kondu. Notası bilinmeyen bir ezgiyi ördüler aralıksız. Üstüm başım cıvıltı doldu.

     

    Dedim ya, ya yediye yedi vardı, ya da yedi geçiyordu. Issız bir ada gibiydi sokak. Koşturan yedi cinden başka kimse görünmüyordu. Of, o kadar Robenson’dum ki bu yalnızlıkta, aklımdaki her şey Cuma’ya dönüşüyordu.

     

    Cebime sakladığım yıldızların yedisi soluyordu. Korkuyordum. Eksik bir mehtap olacaktı bu gece. Çünkü her akşamüzeri uçan kayığıma atlayıp yıldızları göğe ben savuruyordum. En azından düşlüyordum bunu. Düşlerimin gecesini yıldızsız koyacak kadar büyümediğime inanıyordum.

     

    Bir masalda mı neydim, şaşırıyordum. Usulca siliniyordum. Saydamlaşıyordu tenim. İnanamıyordum. İlk kez ölüyordum çünkü. Ölümün bu kadar erken geleceğine ihtimal vermiyordum. “Daha yedi bile değil, ya da yediyi yedi geçiyor,” diye söyleniyordum. Kimseler duymuyordu sesimi.

     

    Asfalt usulca eğilip bükülüyordu bedenimin altında. Ruhum kök salacak bir toprak parçası arıyordu. Saniyeler dakikaya, dakikalar saate dönüşüyordu. Zaman yerli yerinde duruyordu yine de. Aklıma saplanan kurşunkalem ömrümü alıyordu.

     

    Yedinci ve son nefesimi vermeden az önce geçti hayatım gözlerimin önünden. Kısa film gibiydi. Sıkıcı. Antraktta dışarı çıkıp oyun oynamayı tasarlıyordum (Kısa filmlerde ara veriliyorsa tabii). Sadece bu ihtimal gülümsetebiliyordu beni.

     

    Sonra bir şey oldu. Yedinci nefes kurtuldu dudaklarımdan. Göğüs kafesimde barınan kuş kanat vurdu. Tüyler değdi ruhuma. Hayat bembeyaz oldu. Bir şey ayrıldı benden. Baktım: Ben. Ben havalanıp asfaltta boylu boyunca yatan bana bakarken, ben havalanan bana baktım boylu boyunca yattığım yerden. Hay Allah, bu kadar tekken nasıl çoğaldım ve nasıl bu kadar bağımsız kalabildim kendimden?

     

    Nasıl oldu bilmem, ama ayağa kalktım. Havaya sıçradım. Tutmak istedim havalanan kendimi. Başaramadım. Çünkü uzaklaşmak istiyordum yerdeki kendimden. Kaçmaya başladım. Kendimin peşine takılan kendimin peşine takılan kendimin peşine takılan kendimin peşine takıldım. Yedi kere yakaladım kendimi. Yedi kere yakalandım. “Tabii,” dedim. “Ne denli çabalasan da kaçamazsın kendinden. Yüzleş! Yaşamla yüzleş, ölümle yüzleş, düşünle yüzleş… Yüzleş ki, yedi kan damlasına dönüşmesin yazmaktan kaçındığın sen.”

     

    Yedinci ayın yedisi. Saat yediye yedi kala (ya da yedi geçe, emin değilim). Yedi yaşında öldüm ilk kez, evet, yalan değil bu. Ya da, şairin dediği gibi,

     

    “Beni öyle bir yalana inandır ki, Ömrümce sürsün doğruluğu.” /Özdemir Asaf

     

    Öyküsünü yazmadığım benlerden birince vuruldum, tam yedi yerimden. Kurşunkalemlerimi boşalttım üzerime. Ve durup şöyle dedim kendime:

     

    “Yaşamak istersen, yaz. Yaşamak değil de ‘yazamak’ deriz adına, varsın olsun. Bir düşlük edin kendine. Hayır, günlük değil, düşlük. İzmaritine geldiğin düşleri söndür içinde. Yani, yaşadıklarını değil, küçücük bir sapma nedeniyle yaşayamadıklarını yaz. Kaderinin dışında kalanları. Yaz ve yalanlarına inandır dileyenleri. Yazacak mısın? İyi düşün, yaşaman buna bağlı, ya da yazaman. Sözün söz mü?”

     

    “Söz”

     

    O günden beri, yedi kendimi yanıma alıp yedi tepeli kentin gizlerinde geziniyorum. Rüzgâra fısıldadığım düşlerin güz yapraklarının peşine takılışlarını izliyorum sabırsızca. Yedi yaşında ölen bedenimden artan yalancının verdiği sözü tutuyorum. Kendimle çelişiyorum sık sık. “Bir yalancının verdiği söz neden doğru olsun ki,” diyorum. Yine de, kendimi inandıramıyorum buna.

     

    Saat yedi. Akşam. Kalemimle yaralıyorum yine kendimi. Kum saatini ters çevirince hayat geçmişe akacak. Geriye döneceğim. Pusu kuracağım o daracık sokakta. Kendimi bekleyeceğim. Elimde bir kurşunkalem, omuzlarımda öykü.

     

    Aşkın Güngör, Geceyle Gelen

  • GECEYLE GELEN HAKKINDA / KİTAB-I SEVDA BLOĞU

    OKUMA AŞAMASI

     

    Uzun süredir kütüphanemde duran ama okumaya fırsat bulamadığım bir kitaptı Geceyle Gelen. Yaz tatilimin başlamasını fırsat bilerek hemen kütüphaneme daldım ve okumaya başladım. Blogumun sol bölümünde kitaptan kısa bir alıntı bile var şu an. İlgimi çeken bir kitap. Özellikle her hikaye başı kim olduklarını anlayamadığım iki kişinin konuşmaları, tıpası çıkartılmış bir lavabo içindeki su gibi çekiyor beni. Şu an için hikayenin nereye gittiğini çok merak ediyorum…

     

    OKUMA SONRASI

     

    Geceyle Gelen 3 günlük bir çabanın ardından bitti. Kitabı alırken Anı- Mektup türünde diyor, ama aslında içinde bir dizi öykü var. Hepsi de benzer konuları ele alıyor: Ölüm, insanoğlunun kirliliği, umutsuzluk ve umut… Ama tabii ki tamamen farklılar.

     

    Bazen uzayda ölen bir astronot oluyoruz, bazen ormanda gezi yapan bir grup çocuk, ya da ufacık, dünyada yalnız kalmış bir kedi.

     

    İlk iki hikayede Peter Pan etkisi olduğunu hissettim. İlk hikayede gittikleri yere Olmayan Diyar adı veren bir grup insan var. İkinci hikayedeyse uçan, büyüklerden pek haz etmeyen çocuklar… Bu arada, ilk hikayemiz Bilim Kurgu ödülünü kazanmış 2004′te.

     

    Uzay diğer konulara göre daha çok yer kaplıyor. Bilim kurgu deneyimim pek yok, bu nedenle okumamın bu kadar yavaş olduğunu düşünüyorum

     

    “…yaşamak korkmaktır biraz. Eh, korkmak da karamsarlığa iter insanı.”

     

    En sevdiğim nokta: Her hikayenin başında iki kişi ufak bir sohbet içerisindedir. Köpek Burhan ve birisi daha. En sevdiğim yer işte bu konuşmalar oldu. Bir de Kediler Cennete Gider adlı hikayenin de ayrı yeri var.

     

    Aslında kitabı nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum. Hoşlandım mı, onu da bilmiyorum. İlginç olduğunu söylemezsem olmaz ama.

     

    Hikayelerin üslupları çok farklı, bunu söylemeden yazıyı bitirmek istemiyorum. Bir hikaye gayet akıcıyken bir diğerini okuması bana eziyet gibi geldi. Kütüphanemde kalmalı bu kitap. Bir iki yıl içinde tekrar okumayı düşünüyorum. O zaman sevip sevmediğime karar vereceğim.

     

    Kitapta sevdiğim birkaç alıntı vardı. İşte bu da onlardan biri. Alıntıların size mantıklı gelip gelmediğini bilmiyorum, ama kitabı okurken altını çizdiğim için paylaşmak istedim.

     

    “Yok abi öyle deme. Ben Nebahat’a kötü gözle bakalbilince anladım ki gözlere gerek yok artık bu alemde. Harbi diyorum bak. Eğer sevgi ile bakamayacaksan gözlere ne gerek var.”

     

    ANA BAĞLANTI: KİTAB-I SEVDA BLOĞU

comments powered by Disqus
istatistikleri görün