GOHOR CAM KENT

Tarihin her döneminde dışarıda bırakılanlar olmuştur. Bu, onlardan birkaçının öyküsüdür.

2003 yılında BU Yayınevi tarafından ilk baskısı yapılan Gohor Cam Kent 10 yıl sonra yeni okurlarıyla buluşmak üzere yola çıktı.

 

Tudem’in yeni markası Deli Dolu tarafından yayınlanan, editörlüğünü Mavisel Yener’in üstlendiği Gohor Cam Kent‘te, Ramelya adlı teknolojik kentin yakınlarındaki Gününgülü’nde yaşayan Gohor Askine’yle dostlarının 2400′lü yıllarda geçen serüveni anlatılıyor.

 

Gohor’la dostlarının (Vulu, Guugu, Tarer, Bruui, Gamgiğ, Hamşin, Roknet, Bay Öhh, Burş Ana ve diğerleri) geleceğin dünyasındaki nahif ama yer yer gerilim dozu artan serüvenlerinin başlangıç kitabı bu.

cArleone

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

YORUMLAR

  • ARKA KAPAK

    Fantastik ve bilim kurgu edebiyatımızın güçlü seslerinden Askın Güngör, gizemli Gohor Evreni’ne çağırıyor okurları. Karanlığın panzehirini birlikte aramaya davet ediyor.

     

    Gohor Evreni sınırları içindeki Cam Kent’te, Mavi Ankalar, Kızıl Baykuşlar, Melekler, düş odaları, hareketli fotoğrafar, robot bakıcılar ve nicesi var. Orada dış dünyadan yalıtılmışlar nefes alıp veriyor. Kent çevresinde ilkel bir yaşantı sürmek zorunda bırakılan insanlar…

     

    Yoğid oğlu Gohor Askine’nin, yaşamın anlamına, gerçeğe ve mutlak olana doğru gerçekleştirdiği kaçış…

     

    Cam Kent, göründüğü kadar masum mu?

     

    Geçmişimizin ayak izlerini silebilir miyiz?

     

    Geleceğin ayak izleri nerede gizli?

     

    Gohor serisi:

     

    Cam Kent (1.Kitap)

     

    Kurtlar Yolu (2.Kitap)

     

    Cin Saldırısı (3.Kitap)

     

  • TANITIM BÜLTENİ

    Geleceğin Ayak İzlerinde

     

    2400’lerdeyiz. Mavi Ankaların, kızıl baykuşların, hareketli fotoğrafların, düş odalarının, meleklerin ve daha nicelerinin var olduğu bir dünyadayız. Kendini tüm dış etkenlerden soyutlamış, fanusla örtülmüş camdan bir kentteyiz. Gohor Evreni’ne hoş geldiniz!

     

    Fantastik ve bilim kurgu edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Aşkın Güngör, üç kitaptan oluşan yeni serisi Gohor’la, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan gizemli bir dünyanın kapılarını aralıyor.

     

    Yüzlerce yıl sonra, gelecekte bir yerde, her yerin yanıp kavrulduğu bir evrendeyiz. Dünyayı kasıp kavuran bu felaketlerden kendini kurtarmayı başaran şanslı bir azınlık kendine yeni bir yaşam alanı yarattı. Cam Kent, dış dünyanın tüm kötülüklerinden uzakta, zenginlik ve refah içerisinde. Oysa kentin sınırları dışında kalan bölgelerde yaşam hiç de iyimser bir tablo çizmiyor. Cam Kent göründüğü kadar masum bir yer olmayabilir mi? Geçmişimizin ayak izlerini silebilir miyiz? Geleceğimizin ayak izleri nerede gizlidir?.

     

    Ödüllü yazar Aşkın Güngör, yaşam, bilim ve insan üçgeninde oluşturulmuş düşünsel bir denklemin çözüm yollarını aramaya çağırıyor okurlarını. Cam Kent’ten Yoğid oğlu Gohor Askine’nin izinde, gerçek ve mutlak olanı keşfetmek üzere bilim kurgu öğeleriyle bezeli felsefi bir deneyim sunuyor.

     

    Gohor Cam Kent

    Aşkın Güngör

    ISBN:978-605-63326-9-2

    Fiyat: 13,00 TL

    Ebat: 13,5 x 19,5 cm

    Baskı Detayları: 200 sayfa, enso

    Roman

    Dağıtım tarihi: 26 Mart 2013, Salı

     

    1476/1 Sokak No: 10/51

    35220, Alsancak, Konak / İzmir

    Tel:0(232) 463 46 40

    Faks:0(232) 464 18 47

    delidolu@delidolu.com.tr

    facebook.com/delidolukitap

     

  • KÜNYE

    Kitap Adı: Gohor Cam Kent

    Basım Yılı: Şubat 2013

    Türü: Bilim Kurgu Roman

    Sayfa Sayısı: 200

    Editör: Mavisel Yener

    Kapak: Rıza Türker

    Yayıncı: Deli Dolu / Tudem

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    Dalga dalga açıldı karanlık. Kar tepeleri, iri kayalar aydınlandı. Kocaman, boz bir gölgeye ulaştı kızıl ışık –dört ayak üzerinde dikilen öldürücü bir gölgeye.

     

    “Kurtlar!” diye haykırdı Gamgiğ. “Kaçın!”

     

    Aynı anda hayvan, gırtlağından korkunç bir ses çıkararak atıldı. Meşalenin dalgalanan ışığında bir yıldırım gibi görüp yitirdim onu. Gamgiğ üzerine zifir gece çökmüş gibi görünmez oldu. Savrulan baltasının ışıltısı sıçradı göğe. Bir acı uluma. Sonra Gamgiğ’nin bağırtısı. Boğuşma sesleri.

     

    Yanımdan hızla geçerek karmaşanın sürdüğü karanlığa daldı Hamşin. “Geldim!” diye haykırdı.

     

    “Hayır!” diye bağırdı Gamgiğ. “Git! Kaçın! Bu liderleri olmalı! Çok kalabalıklar!”

     

    Elister bayırdan aşağı doğru iteledi beni. “Kaçsana aptal!” diye bağırdı. Sonra iri gövdeli bir yıldırım gibi daldı karanlığın içine, baltasını sallayarak.

     

    Donmuş gibi kaldım olduğum yerde. Bir yere gidemiyordum. Bir sürü kurdun uluması, vahşi çığlıkları, Gamgiğ’nin, Hamşin’in, Elister’in bağırtıları kulaklarımda çınlıyordu. Seslere doğru bir adım attım. Bir adım daha. Bir adım daha…

     

    Düştüğü yerde sönmek üzere olan meşalelerden birini aldım elime. Alev canlandı. Ağır ağır yaklaşmaya devam ettim ve çarpışmanın tam ortasında kalıverdiğimi anladığımda geri dönmemi sağlayacak direnci bulamadım bacaklarımda; isteğim dışında titreyip duruyorlardı. Uzanabildiğim en yüksek noktaya kaldırdım meşaleyi.

     

    Birkaç adım uzağımda Gamgiğ sırt üstü yatmış olduğu yerde üzerindeki kurtla boğuşuyordu. İkisi de, boğuştukları alan da kırmızıya kesmişti. Kanları birbirine karışmış iki düşmandılar. Onun az ötesinde Elister baltasını hünerle savurarak yoluna çıkan her kurdu cansız yere seriyor, yardım etmek için Gamgiğ’ye ulaşmaya çalışıyordu. Hamşin dizlerinin üzerindeydi. Bir kolunu karnına bastırmış, diğeriyle baltasını savurmaya çalışıyordu. O da kan içindeydi.

     

    Nasıl oldu, böyle bir şey yapmama sebep olan nasıl bir duyguydu bilmiyorum, ama ansızın ileri fırladım. Elimdeki meşaleyi yapıştırdım Gamgiğ’nin üzerindeki kurdun sırtına. Yıldırım çarpmış gibi sıçradı hayvan. Gamgiğ’nin belindeki keseden saçılan meşale yağlarına bulanan tüyleri alev aldı. Uluyarak daldı diğer kurtların arasına. Bu, alevin birkaç hayvana daha sıçramasına neden oldu. Aynı anda grubumuzun diğer elemanları vardı tepeye. İnatla saldırılarını sürdüren birkaç kurdu da onlar hakladı. Sonra sesler kesildi. Derin solumalar ve meşalelerde oynaşan alevlerin cılız çıtırtıları kaldı geride. Bir de kan.

     

    (…)

  • BİR OKURUNDAN GOHOR DEĞERLENDİRMESİ / METİN KARADEMİR

    Gohor kitabınızı okudum. Karakterin iç dünyasını iyi anlatmışsınız. Bir de oldukça akıcı yazıyorsunuz. İlk sayfalardan itibaren Gohor'u anladım ve onun için endişelendim. Sanırım çocuklara yönelik çalışmalarınızda da sizi başarılı kılan etken samimiyet duygusu ve akıcılık olsa gerek.

    Ölü Kuşlar Bahçesi'ni hiç unutmam sanıyorum. Bir de çocukların Cam Kent'e uğurlanışı çok etkiledi beni. Aslında değerlerin ve bağlılığın ön plana çıktığı köyden, çocukları Cam Kent'e uğurlamaları ne kadar dokunaklı. Orada yaşlı bilgenin "Aslında hepimiz Cam Kent'teki zenginliği aklımızın bir köşesinde hayal etmiyor muyuz?" şeklindeki ifadesi çok anlamlıydı.

    Benim babam Almanya'da işçilik yaptı 30 yıl. Türkiye muhafazakâr kültüre sahip bir yerken, bütün o göç dalgaları nasıl gerçekleşti acaba? Demek ki başka parametreler hep vardı. Bir de Cam Kent'e girerken köylülere yaptıkları sterilizasyon içimi acıttı. Babam da türlü sağlık testlerinden geçmiş giderken.

    Ya Cam Kent'in arka sokaklari, yer altları? Nerede oralarda refah ve özgürlük? O da bana Almanya'daki kaçak işçileri ve sağlıksız çalışma koşullarını hatırlattı.

    Aşkın Bey, ailenizde yurt dışında çalışan oldu mu ya da bunları düşünerek mi yazdınız, yoksa ben böyle mi algıladım hikâyeyi, merak ettim.

    Mesihin Klonu'nu okuyacağım şimdi.

    Hoşça kalın...

    Metin Karademir, Şubat 2017

  • GEÇMİŞTEN GELECEĞE İNSANLIK / YANKI ENKİ

    Aşkın Güngör’ün üç kitaplık Gohor serisinin ilk kitabı Cam Kent, Delidolu Yayınları’ndan çıktı. “Kıyamet sonrası” diye nitelendirilebilecek karanlık bir anlatı sunan Gohor, fantastik, bilimkurgu edebiyata Türkçeden yapılan katkının önemli örneklerinden.

     

    İstanbullu yazar Aşkın Güngör, bilimkurgu ve fantezi edebiyatı okurlarının, özellikle de gençlerin birkaç yıldır takip ettiği üretken yazarlarımızdan biri. Güngör sadece roman yazarı değil, şiirden öyküye, masaldan çizgi romana kadar birçok türde hem yazar hem de yayıncı ve editör olarak imzası bulunan, kendini kitaplara vermiş, çalışkan bir isim.

     

    Eğer hâlâ kitaplarını duymayan okurlar varsa, bunun sebebi Güngör’ün eserlerinin kısa zaman içinde birbirinden farklı yayıncılar tarafından yayımlanması olabilir. Örneğin Gohor  serisinden kitapları daha önce iki farklı yayınevi etiketiyle görmüştük. Şimdiyse Güngör’ün ve onun heyecanlı bir maceraya sahne olan Gohor  serisinin daha uzun ömürlü olmasını dileyeceğimiz bir yayıncısı var. “Delidolu” markasıyla çıkan bu serinin ilk romanı Cam Kent ’i, ikinci kitap Kurtlar Yolu  ve ardından da Cin Saldırısı  izleyecek.

     

    Tabii Güngör gibi önemli yazarlarımızın, yayınevlerinin yerleşik yazarı haline gelmekten öte bir sorunu daha var. Bildiğiniz gibi, bilimkurgu ve fantezi, Türkiye’de daha çok yabancı dillerden çeviriler üzerinden ilerleyen türler. Bunda, sinema sektörünün lokomotifi Hollywood’un bu edebiyat türlerini bir fabrika olarak kullanması büyük rol oynuyor, çünkü gündemi takip etmek isteyen yayıncılar da, popüler olanı takip eden okurlara, sinemaya uyarlanan yabancı eserleri sunmaya çalışıyorlar. Tür yayıncılığı yapmayan yayınevleri de Türkiye’den iyi bilimkurgu ve fantezi edebiyatı yayımlayacak yeri programlarında açamıyor, hatta dosyaları değerlendirmek için vakit ayıramıyor.

     

    DIŞARIDA BIRAKILANLAR

     

    Hâlbuki okurun gönlü isterdi ki Aşkın Güngör gibi yazarların da eserleri daha geniş kitlelere ulaşsın, hatta bir gün sinemaya uyarlansın; çünkü Gohor  gerçekten de görselliği zengin ve yaratıcı olan bir seri. Okurken sizi bu dünyadan alıp, öyküsünü anlattığı dünyaya götürüyor, ancak orada anlatılan dünya bizimkinden farklı değil, hatta bize gelecekteki halimizi gösterip ders çıkarmamız gereken bir ayna tutuyor.

     

    “Tarihin her döneminde dışarıda bırakılanlar olmuştur. Bu, onlardan birkaçının öyküsüdür,”  diye açılıyor serinin ilk romanı. Anlatıcımız, annesini kaybetmiş olan ve o günden beri kendisini içkiye veren babasını da kaybettiğine inanan genç kahramanımız Gohor. Biraz yalnız biri. Ancak kader onun için serüven dolu bir hayat hazırlıyor. Gününgülü adlı köyde yaşayan Gohor, bir gün kendini Cam Kent’te buluyor. Aslında kendi isteğiyle gerçekleştirdiği bir kaçış bu. Bu yolculuk ve kendine yeni bir ev bulma arayışı, bilimkurguda ve özellikle fantezi edebiyatının önemli örneklerinde hep anlatılan bir öykü olmuştur. Başka diyarlara gitmek ve başkalarını kurtarırken aslında kendi benliğinde bir yolculuğa çıkmak, bu edebiyatın geleneğinde vardır. Herhalde en iyi şu cümle yansıtıyor Gohor’un öyküsünü: “İnsan en zorlu savaşları kendine karşı verir.”

     

    Güngör’ün özellikle bize bizi anlattığı bölümleri okurken farklı bir deneyim yaşıyoruz. Tabii gelecekteki kentlerin nasıl kurulduğunu dinlemek de aynı şekilde heyecan veriyor. Bugünkü dünyadan ve bizden, eski zamanların insanları olarak bahsediliyor. Örneğin dünya tarihi kitabını şöyle tanımlıyor bir bilge: “Bundan asırlar önce, o zamanlar dünyaya hâkim olan insanların, yaşayışlarıyla, hırslarıyla, arzularıyla yönlendirilmiş ve maalesef savaşlarıyla sonlandırılmış zamanın bir özeti.”  İşte gelecekten bugüne bakıldığında böyle karanlık, tükenmiş bir medeniyet olduğumuzu görüyoruz. İnsanlık artık her şeyi sil baştan kurmak zorunda kalmış; yeni isimler, yeni teknolojiler görüyoruz ama insanın içindeki o para ve iktidar hırsı hiç bitmemiş gibi.

     

    Kahramanımız Gohor’un başına neler geleceğini, hem kurtarmak istediği diğer kişiler hem de kendi için neler yapacağını, Cam Kent’ten eve mi döneceğini, yoksa yeni bir serüvene yelken mi açacağını ikinci kitapta görmek için sabırsızlanıyoruz.

     

    Gohor – Cam Kent, Aşkın Güngör, Delidolu Yayınları, 200 sayfa

     

    Yankı Enki, İyi Kitap, Eylül 2013

     

  • TAVAN ARASI: GOHOR KIYAMETTEN SONRA / M. İHSAN TATARİ

    “İyi bilimkurgu iyi edebiyattır,” der Metis'in kapakları, oldukça güzel ve de anlamlı bir sözle. Ayrıca bir o kadar da doğrudur da. Asimov’un, Aldous Huxley’nin ve Ursula Le Guin’in yazdığı sayısız eser bu sözün ete kemiğe (ya da daha doğrusu sayfaya ve mürekkebe) bürünmüş hâlidir âdeta. Peki iyi bilimkurgu yazmak sadece yabancılara has bir yetenek midir? Tabii ki hayır! Sanılanın aksine bizim topraklarımızdan da bu türde kalem oynatan pek çok başarılı yazar çıkmıştır. Örneğin büyük usta Sadık Yemni, daha çok çevirmen kimliğiyle tanıdığımız Dost Körpe ve tabii ki on parmağında on bir marifet barındıran sevgili Aşkın Güngör.

     

    Tür ve konu açısından çok geniş bir yelpazeye sahip olan, çoğunlukla da fantastik ve bilimkurgu üzerine eserler veren Aşkın Güngör, yazdığı kitapları edebiyat sosunu bolca bandırmaktan geri kalmaz. Bunun en güzel örneklerinden biri de yazarın en çok tanınan kitaplarından biri olan Gohor’dur şüphesiz. Uzak bir gelecekte, bilinen medeniyetlerin tamamen yıkıldığı ve yeni bir düzenin kurulduğu bir dünyada geçer Gohor. Dünyanın bizim bildiğimiz şekli çoktan tarih olmuştur, artık ne alfabe ne isimler ne de ülkeler aynıdır. İnsanlar kendilerine rüzgârın, kuşların, soyu tükenmekte olan fillerin ve bunun gibi doğal şeylerin seslerini andıran isimler takmışlardır. Şanslı olanlar yeni kurulan on cam kentten birinde dış dünyanın tehlikelerinden uzak, lüks ve refah içinde bir hayat sürdürmektedir; fakat aynı şey şehir standartlarına uygun olmayanlar veya kabul görmeyenler için geçerli değildir ne yazık ki. Onlar dışarıda, bu acımasız ve yeni dünyanın ortasında sefalet içinde yaşamaya mahkûmdur.

     

    Gohor’da birbirlerinden oldukça farklı iki şehir anlatılır ve her ikisi de romanın geçtiği dünyaya değişik pencerelerden bakabilme imkânı sağlar biz okuyuculara. Bunlardan ilki kitabımızın kahramanı Gohor’un evi olan Gününgülü Köyü’dür. Fakir bir yerleşim yeridir Gününgülü, dağınık hâlde dizilmiş ahşap barakalardan oluşur. Evler yağ lambalarıyla aydınlatılır, elektrik nedir bilmezler; mobilyaları derme çatmadır, giysileri yamalı. Ne hastalıklara karşı bir çareleri vardır ne de vahşi hayvanlara karşı bir korumaları. Hemen yakınlarındaki Cam Kent Ramelya sakinlerinin aksine tam bir sefalet içinde yaşarlar, işin kötüsü Ramelyalılar komşularının çektiği sıkıntıları bilir ama umursamazlar.

     

    Cam Kent Ramelya ise büyük yıkımdan sonra inşa edilen, etrafı cam bir fanusla sarılı on modern kentten biri ve Gününgülü’nün komşusudur. Buradaki insanlar refah ve zenginlik içinde yaşamaktadır. Yerçekimine karşı koyan arabalara, tüm ev işleriyle ilgilenen robotlara, hareketli fotoğraflara, ihtişamlı saydam binalara ve pahalı kıyafetlere sahiptirler. Onları her tür tehlikeden koruyan Anka ve Kızıl Baykuş birlikleri – özel bir teçhizat sayesinde uçabilen güvenlik güçleri – sürekli tepelerinde kol gezmektedir. Kısacası Gohor başta olmak üzere Gününgülü’nde yaşayan her çocuğun hayali, her yetişkinin kalbindeki gizli arzudur Ramelya’nın sunduğu hayat, konfor ve huzur.

     

    Peki gerçekten de öyle midir? Rüzgârı tenlerinde hiç hissedemeyen, güneşi cam bir fanusun ardındaki sarı bir leke gibi gören, toprakla hiç temas kuramayan bu insanlar gerçekten de mutlu mudur? O hâlde neden her birinin yüzlerinde sahte bir gülümseme var? Neden hiçbirinin gözleri Gününgülü halkınınki gibi gülmüyor? Tüm bu teknolojiye, bu ayrıcalıklara, bu modern hayata sahip olmakta mı yatar mutluluk? Yoksa Gününgülü’ndeki samimiyette, dostlukta ve karşılıksız sevgide mi?

     

    İşte bu sorulara ve çok daha fazlasına cevap arıyor ve satır aralarında okura hayatı inceden inceye sorgulatıyor Gohor. Günümüzde yiten sadakat, dostluk ve erdemi hatırlatıyor, unutulmasın istiyor. Bunu yaparken de bizleri hayal dünyasının uçsuz bucaksız topraklarında eşsiz bir maceraya çıkarıyor. Kısacası her anlamda bir bilimkurgudur Gohor, ama bir o kadar da edebiyattır da. Üstelik en güzel yanı ne biliyor musunuz? Tamamen bizim topraklarımızdan çıkması…

     

    (Not: 2013'te Roman  Kahramanları dergisinin çocuk eki için yazılmış, ama gün yüzü göremeyip tavan arasına atılmış, "Çocuklar/gençler için üretilmiş yapıtlarda düşsel veya gerçek kentler," konulu makaledir.)

     

    M. İhsan Tatari, Blog, 13 Temmuz 2010 (KAYNAK BAĞLANTI)

  • BİLİM KURGUNUN BİLGELİĞİ / MAVİSEL YENER

    Geleceği şekillendirecek değerleri, ekonomiyi, bilim ve teknolojiyi, umudu, umutsuzluğu tartışan/ tartıştıran bir bilimkurgu romanı Gohor-Cam Kent. En çok da “insan” olanın yüreğindeki sevgiyi yoğuruyor satırlarında… Fantastik edebiyatımızın güçlü kalemi Aşkın Güngör bu romanında gerçeği algılama, yansıtma yöntemi olarak bilim kurgu türünü seçiyor.

     

    2400’lü yıllardayız. Geleceğin dünyasındaki Gününgülü köyünde yaşayan duyarlı bir gençle tanışıyoruz.  O, rüzgâra “dost” diyecek, onun koluna girdiğini hayal edecek denli incelikli, kuşlardan bile öğreneceği şeylerin olduğunu düşünen yaratıcı bir genç. Bildiği hemen her şeyi Bay Öhh’den öğrenmiş. Yıllarca, köyün yakınındaki Cam Kent Ramelya’ya uzaktan bakmış. Oraya yolcu taşıyan “Büyük Gümüş Solucan” her zaman korkutucu görünmüş gözüne. Bu solucan hızla yol alırken kuşlara çarparmış; Gohor bu kuşları tek tek alıp bir tepeye gömecek kadar duygulu, sevecen biri. Bedeninde taşıdığı kocaman yürek çoğu zaman başına dert! Çünkü duyarlı biri o. Oysa yaşam kimi zaman acımasız.

     

    Yoksulluğu, ölen kuşları, sarhoş babasını, annesinin yokluğunu nasıl kaldırsın ki o yaşta Gohor? Annesi hayattayken her şeye dayanmak daha kolay, ama ya o yokken? “Ne zaman ki annem öldü, duvarlar daralmaya başladı. Belki de baba oğul ikimizin de acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için böylesi küçülmüş geldi bize bu baraka, ya da her zaman küçüktü de annemin kocaman sevgisine uyarak genişliyordu günbegün, kim bilir?” (s, 15)

     

    Romanın anlatıcısı da olan on altı yaşındaki Gohor, annesini yitirdiğinde babasını da yitirmiş aslında. Çünkü babası bambaşka biri olmuş eşinin ölümünden sonra. Gohor da kuşlarda bulmuş mutluluğu! Onlarla dost olmuş; içinde biriken sevgiyi onlara vermiş. Kuş olarak hayal etmiş kendini, kanatlarını açıp uzaklara uçmuş düşlerinde. Kuşlardan öğrenmiş her şeyi, sevginin karşılıksız kalmayacağını da… Çünkü kuşlar da sevmiş onu. “Büyük Gümüş Solucan” dediği o trenin çarptığı kuşları Ölü Kuşlar Bahçesi’ne armağan etmek zorunda kalmaktan da yorulmuş aslında. O, sevdiklerini kaybetmekten yorulmuş bir çocuk.

     

    Yoğid oğlu Gohor Askine’nin yaşadığı Gününgülü köyünde, yaşıtları sayılabilecek Bruui, Urey, Kraa, Vulu ve diğerleri de var. Onlarla zaman geçirmeyi seviyor Gohor. Hep birlikte Cam Kent’in uzaktan ışıldayan kubbesine bakıp hayaller kuruyor, oyunlar yaratıyorlar. Köy sakinleri neredeyse yüz yıl önce Cam Kent inşaatında köleler gibi çalıştırılmış ama sonra orada yaşamaya uygun görülmemiş, dışarıda bırakılmışlar. Sokulabildikleri tek yer Cam Kent’in çöplükleri! (Tam da burada Miyase Sertbarut’un, Çöp Plaza’sını paralele okuma önerisi olarak verebilirim.)

     

    Üçüncü dünya savaşı sonrasında nükleer bomba felaketinden kurtulabilen bir avuç insan hayata tutunmak için yollar ararken Cam Kent projesi doğmuş. Cam Kent-Ramelya, köyün sade yaşantısının tersine, gücünü teknolojik donanımdan alan bir fanus. Bu fanusun yöneticisi bir bilgisayar. Cam Kent’te teknolojinin insan hayatına sunduğu kolaylıklardan yararlanarak, mikroplardan arındırılmış ortamıyla farklı bir evren yaratılmış. Orada dış dünyadan yalıtılmışlar nefes alıp veriyorlar.

     

    Cam Kent-Ramelya’nın güvenlik birimi olan Mavi Ankalar’ın Gününgülü köyüne gelip bir haber vermeleriyle roman akmakta olduğu duygusal kanalın yanı sıra heyecanlı bir yatakta da akmaya başlar. Cam Kentler Genel Kurulu’nun aldığı karar duyurulur. Son cam kent inşasının yüzüncü yıl dönümü nedeniyle  “dışarıda” kalanların modern yaşama katılımını sağlamak için köyden yaşları beş ile on yedi arasındaki çocuklar alınacak, kendilerine ek yerleşim hakkı tanınacaktır. Köydekilerin bu karara karşı çıkma yetkileri yoktur. Bilge Bay Öhh’ün söyledikleri onları “uyandırma”ya yöneliktir: “Ya kalan çocukları kim koruyacak? Bu karar çocukların bir kısmı için kurtuluş demekse, söyleyin bana, diğer çocuklara ne olacak? Nasıl kurtulacak onlar?” (s,29) Cam Kent görevlisi “Griler” çocukları almaya gelene dek köylüler neredeyse toplu isyana kalkışmayı bile tasarlarken çocuk seçimi sırasında takındıkları uysal tavır, baş eğme, kabullenme, dikkat çekici, düşündürücü! Belki de pek çoğunun içinde gizlenen dilek Ramelya’da yaşamak…

     

    “Seçilmiş” olan çocuklar Ramelya’da neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Cam Kent’e gidecek çocuklar arasında Gohor yok. Fakat Vulu’nun geçirdiği kaza Gohor’un yolunu değiştiriveriyor. Gohor’un ilk aşkı Guugu ile de tanışıyoruz kitapta. Onun güzelliğinden etkilenen Gohor kimi zaman Guugu’dan başka hiçbir şeyi istemez oluyor yaşamında. Ramelya’ya gidecek grupta Guugu’nun da olması Gohor’un o büyük yalanı söyleyerek Cam Kent’e gitmesinde büyük rol oynar. Bu yalan nedir, Cam Kent’te onu neler bekliyor, elbette söyleyecek değilim.

     

    Romanın ilk yarısında Gohor’un hüznüne eşlik eden kar yağışının romana kattığı iklim dikkate değer. İleride Aşkın Güngör romanlarının toplu değerlendirmesinin yapılacağı akademik çalışmalar planlanırsa, onunla “kar” imgesi arasındaki bağı ortaya koymak gerekir. “Kar”ın Aşkın Güngör’den alıp da vermedikleri vardır; bu öyle bir derttir ki okuru da roman kahramanının yüreğini de yakar… Metin boyunca bilge eğitmen Öhh’ün sesi dokunur yüreğimize: “Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta…”

     

    Gohor serisinin ilk iki kitabı 2003’de Bu Yayınları tarafından basıldı. 2008’de Crea Yayıncılık kitapları tek cilt halinde okurlarla yeniden buluşturdu. 2013’de Delidolu ile yolculuğuna devam eden Gohor Serisi’nin Kurtlar Yolu başlıklı ikinci kitabı ile Cin Saldırısı başlıklı üçüncü kitabı da pek yakında yayımlanacak.  Serini dördüncü kitabının da geleceğini Gohor hayranlarına duyurmuş olayım.

     

    Çağdaş edebiyatımızın kazançlarından olan Gohor serisi, biçim ve içerik olarak içinde yaşadığımız “uzam”ı da sorgulamaya açıyor. İnsanlar, doğa, isimler, düşler-gerçekler, bilinenler-bilinmezler Gohor Askine’nin içsel evreninden yola çıkıp okurun evrenine varıyor. Bilim kurgunun bilgeliğinin peşine düşmek iyidir! Yaratıcı okumalar…

     

    *Gohor-Cam Kent/ Aşkın Güngör/ Kapak: Rıza Türker/ Delidolu/ 198s./ 2013

     

    Mavisel Yener, Kitap Gölgesi, Cumhuriyet Kitap, 9 Mayıs 2013

     

  • GEÇ KALMIŞ BİR İNCELEME / M. İHSAN TATARİ

    Gohor’un adını ilk kez DBP aracılığı ile duymuştum. Yazdığım hikâyelerden birini Gohor’da geçen bir bölüme benzetmiş, kitabı okuyup okumadığımı sormuştu. Okumamıştım. İnternetten biraz araştırma yapınca Google sağ olsun (reklamları izlediniz) istediğim bilgiye ve çok daha fazlasına kolaylıkla ulaşmıştım. Fakat beni ilginç bir sürpriz bekliyordu çünkü kitabın yazarı eski bir dost, Aşkın Güngör’dü.

     

    Aşkın Güngör ile yüz yüze görüşmüşlüğümüz, hatta şu son birkaç ayı da saymazsak konuşmuşluğumuz dahi yoktur. Ama birine “dost” diye hitap edebilmeniz için ille de tanışmış olmanıza gerek yoktur. Hele ki bu kişi hayatını, görüşlerini, sevinç ve hüzünlerini size kalemi ile anlatan bir yazar ise… Bu bir roman yazarı, bir dergi yazarı hatta bir şair bile olabilir. Ya da bir blog yazarı… Ne demek istediğimi anladınız sanırım.

     

    Aşkın Güngör’le ilk tanışmam uzun yıllar önce yayınlanan “Punisher / İnfazcı” isimli çizgi-roman sayesinde olmuştu. Çizgi-romanın son sayfalarında bir mektup köşesi vardı ve Aşkın Güngör adında oldukça neşeli, kıpır kıpır bir genç cevaplıyordu soruları. Yaveri Pisişır ile mektupları yanıtlarken çılgın kahkahalar atıyor, zamanın korku sembolü Freddy Kruger’ı okurlarının üzerine salmaktan hiç çekinmiyordu. Bunu yaparken o kadar başarılıydı ki normalde sıkıcı olması gereken köşeyi oldukça hareketli bir yer haline getirmişti. Öyle ki çizgi-roman okumadan mektup köşesine geçer olmuştu insanlar. İşte o Aşkın Güngör yerinde durmamış, kendini geliştirmiş ve başarılı bir yazar olmuştu.

     

    Bu kitabı almaya çok heves etsem de bazı maddi sıkıntılardan dolayı bu hevesim hep kursağımda kaldı. Ta ki hayalleri gerçekleştirmekte üstüne olmayan Vildan Hanım bana kitabın imzalı bir kopyasını yollayana dek (Kendisine buradan sonsuz teşekkürler).

     

    Yazarın birçok kitabı olmasına rağmen bunların arasında en meşhuru Gohor. Kapağında bilim-kurgu yazıyor olsa da kitabı sadece bu türe dâhil etmeye gönlüm elvermiyor. Çünkü kitabın içinde bilim-kurgu dışında o kadar çok şey var ki. Hayata, sevgiye, dostluğa, anneye ve insanlığa dair… Bakın ne demiş Nur İçözü?

     

    “Gohor, yalnızca serüvenlerle dolu bir kurgu bilim romanı değil. Çevreyi, yaşamı, bilimi ve dünüyle bugünüyle insanı sorgulayan bir yapıt.”

     

     

    Gerçekten de öyle… O yüzden Gohor’a sadece bir bilim-kurgu değil, bilim-kurgu sosuna batırılmış edebi bir roman demek istiyorum. Gohor’da 16 yaşlarında bir grup arkadaşın maceradan maceraya atılmasını, bu süreç içinde olgunlaşmasını roman kahramanının gözünden izliyoruz. Türkçe isimlerin kırpılıp yapıştırılması ile oluşturulan isimleriyle, dostluğa, fedakârlığa ve insanlığa dair çıkarımlarıyla oldukça okunası bir kitap Gohor. Bazen kitabın aşırı yavaşladığı kısımlar ya da Gohor’un duygusallığı fazla kaçırdığını düşünmediğim zamanlar olmadı değil ama o yaşlarda bir çocuk başka nasıl davranabilirdi ki?

     

    Sonuç olarak Gohor kesinlikle herkesin okuması gereken bir yapıt. Hiç durmayan bir aksiyon umuduyla kitabı alırsanız hayal kırıklığına uğramanız olası. Fakat okurken size bir şeyler katan, düşündüren, hayatı sorgulatan bunu yaparken de eğlendiren bir şeyler arıyorsanız Gohor tam size göre demektir. Sonuçta ülkemizden her gün bu kadar kaliteli bir roman, edebi dili bu kadar iyi kullanabilen bir yazar çıkmıyor.

     

    Kaleminize sağlık Aşkın Bey…

     

    M. İhsan Tatari, Blog, 13 Temmuz 2010 (KAYNAK BAĞLANTI)

  • GOHOR'LA BİR BAYRAM AREFESİ / HAYAL KAHVEM

    Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiçbir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti, ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını, ya sıkılırsam…

     

    Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, bizden biri olması, hatta durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem ‘illa okuyacağım’ diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye, ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

     

    Dün gece, bayram arefesi… Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii… Yaş ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken baktım, Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?

     

    Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken acı duyduğunu okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü ne kendimde hatırlıyordum böyle bir durumu, ne de çocuklarımda yaşamıştım. Belki acı vardı da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti bizimkiler belki, kim bilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da büyütmez, olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Benim yaşımdakiler Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyümüştür. Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikâyelerini okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür, çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir, diye.

     

    Şimdi, bu yaşımda, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Ömer Seyfettin’in Kaşağıöyküsünü düşünsenize söz gelimi… Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi… Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi, yalancılıkla itham edilmesi, ceza alması, baba tarafından azarlanıp küçük görülmesi, hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden ölmesi… Gerçeği itiraf edemeyen ağabeyin hissettiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da çocuğa, ne kadar “hain ağabey” gibi görse de onu, ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar ağabeye de acır. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı.

     

    Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli, acı ve keder anlaşılır olur.

     

    Şimdi Gohor’a dönüyorum: Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın. (…) Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta,” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli,” diye devam ediyordu çünkü kitap.

     

    Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söyler Gohor. Baraka daha büyük görünmektedir sanki annesi hayattayken. Yaşadığı şehir de dünyadan daha büyüktür hatta… Oysa, annesi… Ölmüştür… Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Belki de baba ve oğulun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için küçülmüştür baraka, ya da hep böyle küçüktür de, annesi sağken kocaman sevgisi genişletiyordur onu belki de, kim bilir?

     

    “Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiğinde kendini, ya da ter içinde kalktığında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattığında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacağı bir annesi olmalıydı – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne,” diye devam edince roman… Üstüne, annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca… Yanağımdaki sıcacık gözyaşlarını o anda hissettim işte…

     

    Evet, ağlıyordum! Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi?

     

    Kitap tam Gohor’un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum,” diyor ve roman umut dolu bir kurguyla devam ediyor.

     

    Daha çok başındayım kitabın. Ama dün akşam kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan eserlerden biri. Aşkın Güngör’ün bu romanı yetişkinler dışında çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

     

    Vildan Ceyhan, 5 Nisan 2010

     

  • BİLİM KURGU VE GOHOR ÖRNEĞİ / NECDET NEYDİM

    İnsanoğlu korkularını ve düşlerini olağanüstülüklerle süsleyerek hem onlarla başa çıkmaya hem de başa çıkacak yolları bulmaya çalışmıştır. Antik çağlarda masallar ve destanlarda yarattığı olağanüstülükler, hem düş gücünü ortaya koymuş; hem de bu düş gücü ile yarattığı kahramanlarla sorunlarının üstesinden gelmeyi başarmışlardır.

     

    Bilim ve tekniğin baş döndürücü gelişimi, deneyler ve bu deneylerin ortaya koyduğu sonuçlar normal bir insanın kavrama sınırlarının dışına çıkmış ve bu sınırsızlık kendi kabul edilebilirliğini bilim kurgu ürünlerle sağlama yolunu seçmiştir. Aklının yetmediğini düşleriyle kavramaya çalışmak da diyebiliriz buna.

     

    Uzay çalışmaları, nükleer, kimyasal silahlar ve ürünler, gen teknolojisinin gelişimi, bilişim sektöründeki baş döndürücü ilerlemeler insanlık adına kimileri için olumluluk, kimileri içinse ciddi sorunları ve tehlikeleri beraberinde getiriyor.

     

    Bilim kurgu yazarı yaşanan gerçekliklerle birlikte, yaşanmış (geçmiş), yaşanacak (gelecek) gerçeklikleri düşsel ancak bilimsel verilerle destekleyen bir kurguda anlatır. Bugünkü verilerle henüz tam açıklanamasa da bilimsel olarak olmazlığı tam söylenemeyen, hatta bilim adamının da düşlerini süsleyen bazı konular bilimkurguda kendine özgürlük alanı bulur.

     

    Jules Verne’in yazdığı bilim kurgu kitapların yayımlandığı dönemde kitaplarda sözü geçen bilimsel düşler o dönemde gerçekleşmemişti. Günümüzde, orada sözü edilen düşler bugünün doğal gerçeklikleri halini almıştır. Sokaktaki insanın bile doğal karşıladığı ve sorgulamadığı olağanlığa bürünmüştür.

     

    Bilim kurguyu, mitolojiden, masaldan ve fantastikten ayıran yönü gerçekleşebilirlik olasılığının varlığıdır. Mitoloji, masal ve fantastik ise aslında gerçekliğin gerçeküstü bir düzleme taşınması ve o gerçeklikle daha rahat karşılaşma olanağının sağlanması sürecidir. Birincide akıl, duygu, düş harmanlanırken, ikincide bilinçaltı ve duygusal düzlem daha bir öne çıkmaktadır.

     

    Bilim kurgu özellikle uzay gezileri, zaman içinde yolculuk, boyut, mekân değiştirme, başka evrenlerden gelenlerle karşılaşma, uzayda ortaya çıkan savaşlar, uzayın getirdiği bilinmezliklerle ve canavarlarla mücadele, geleceğe (tarihin akışına) müdahalelerle uğraşır. Bilim kurgu edebiyatının köklerinin ikinci yüzyılda yaşamış olan Lukianos’a kadar uzandığı iddia edilir (krş. Duru 1973). Lukianos, Ataç tarafından dilimize çevrilmiş Olmuş Bir Öykü isimli eserinde denize açılan kahramanın bir fırtınayla aya fırlatıldığını ve orada, aylı ve güneşlilerin savaşlarına tanık olduğundan ve yaşanan serüvenlerin ardından dünyaya geri döndüğünden söz eder. Duru, Lukianos’un bu eserini Heredot ve Homeros’la dalga geçmek için yazdığından bahseder. Lukianos bu eseriyle ilk kez bilim kurgu tasarlayan yazar olmuştur (krş. Duru 1973).

     

    Lukianos’un yaşadığı dönemden on dört yüzyıl sonra (1634) astronom Kepler’in Somnium adlı bilim kurgu eseri, aynı dönemde (1638) Badwin’in Ayda İnsan’ı, 1650 de Cyrano de Bergerac’ın Ayda Gezi’si sonraki dönemde de Thomas More’un Ütopya’sı, Bacon’un Atlantis’i bilim kurgu eserler arasında yerini alır.

     

    1830’larda yazılan Frankenstein, Shelley’in bilim kurgu alanına önemli bir katkısıdır. Yaratıcılarına başkaldıran yaratıklara dönük önemli bir esin kaynağı oluşturmuştur Frankenstein. 19. yüzyılda bilim kurgu’ya Jules Verne birçok kitap kazandırır. Aya Yolculuk, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah başta gelenleridir. Onu H.G. Wels’in Zaman Makinesi izler. Science fiction (bilim kurgu) sözcüğünü ilk ortaya atan yazar Gernsback olmuştur. Gernsback, bilim kurgunun –Amerikan bilim kurgusunun– babası sayılmış ve adına Hugo Armağanı konmuştur (krş. Duru 1973). Bilim kurgu başka ülkelerde de gelişme göstermiş ve bu alana önemli eserler eklenmiştir. Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sı, George Orwell’in 1984’ü, Karel Capek’in R.U.R’u, Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni ve günümüzde de Isaac Asimov’un Çelik Mağaralar ve Kan Damarlarına Yolculuk kitapları ilginç örneklerdir.

     

    Türkiye’de ise bilim kurgu yerli yazında fazla yer bulmamış, bu alan çevirilerle kendine önemli bir yer edinmiştir. Başlangıçta bilim kurgu çocuk edebiyatında Jules Verne’le kendine yer edinmiş ve bu kitaplar çevrildiği dönemden bu yana bu alandaki güncelliğini hiç kaybetmemiştir. Jules Verne’lerin önemi, çocuğu bilime yönelten özellikler taşımasındadır. Böylesine hoş bir özellik taşımasına karşın bilim kurgu yerli yazında gelişememiştir. Bunun nedenlerini sorgularken, geçmiş dönemde yeterli bilimsel gelişmenin olmaması, bilim adamlarının edebiyat alanına yeterli ilgiyi göstermemesini sayabiliriz. Daha da önemlisi sanayileşmenin ve kentleşmenin yetersiz gelişimi toplumda böylesine bir kaygının oluşmasını engellemiş; bu nedenle bilim kurgu yazın alanında kendine dönük bir eğilim bulamamıştır. Çeviri kitaplar toplumda bu alana dönük fanatik bir okur kitlesi yaratmış ve bu kitle bugüne kadar olan süreci belirlemiştir. Bilim kurgunun Türkiye’de hiç de yabana atılamayacak bir okur kitlesi vardır. Çocuktan yetişkine uzanan bu okur kitlesinde çocuk okurun okuyacağı kitaplar onun anlama düzeyine dönük olurken genç ve yetişkin düzleminde böylesine bir uygulama ve ayrım bulunmaz. Bu kitlede yaş sınırı ve kademesi yoktur. Bunun farkında olan birçok yayınevi bu sadık okur kitlesine talep ettikleri kitapları aksatmadan ulaştırırlar. Bilim kurgu yayınlayan yayınevlerinden bazıları İthaki Yayıncılık, Arka Bahçe Yayıncılık, Turuncu Yayınları, Altın Kitaplar, BU Yayınevi, Altı Kırk Beş Yayınları, Metis Yayınları, Ankira Yayıncılık, Boğaziçi Bilim Kulübü, Everest Yayınevi, Artemis Yayınları, Phoenix Yayınevi, İnkılâp Kitapevi, Ro Yayınları, Epsilon Yayınevi, Yedinci Kapı Yayınları, Bilge Karınca Yayınları, Laika Yayıncılık, Remzi Kitapevi, Dharma Yayınları, Klan Yayınevi’dir.

     

    Günümüzde en çok okunan popüler yabancı yazarlar: Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Ursula K. LeGuınn, Frank Herbert, Stanislav Lem, Philip K. Dick, Ray Bradbury, Alfred Bester, William Gibson, Aldous Huxley, Poul Anderson, Frederik Pohl, Hal Clement, Robert A. Heinlein, Robert Silverberg, Orson Scot Card, Dean R. Koontz, Mary W. Shelley, Brian W. Aldiss, James Blish, Antony Burges, J.K. Rowling, Clive Cussler, Larry Niven, Michael Moorcock, Doris Lessing, J.R.R. Tolkien, Douglas Adams, Terry Pratchett, Robert Louis Stevenson, George Orwell, Jules Verne, Roger Zelazny, Herbert George wells, Joe Haldeman, Stephan King, J.G. Ballard, Michael Crichton ve yerli yazarlarımız, Alev Alatlı, Müfit Özdeş, Özlem Alpin Kurdoğlu, Zühtü Bayar, Fatih Çatallar, Özlem Ada, Orhan Duru, Haldun Aydıngün, Gurur Ası, Sadık Yemni, Barış Müstecaplıoğlu, Orkun Uçar, Aşkın Güngör, Selma Mine, Sibel Atasoy, H. İbrahim Balkas, Aydın Boysan, V.Bilgin, Niyazi Ahmet Banoğlu’dur. Benim araştırmalarım sonucu ulaşabildiğim bunlar olmuştur. Gözden kaçan ya da ulaşamadığım daha birçok yayınevinin bilim kurgu yayınlıyor olduğu ve başka bilim kurgu yazarlarının varlığı da ayrı bir gerçektir.

     

    Bilim kurgunun bilime yaptığı katkılar göz ardı edilemeyecek denli önemlidir. Ayrıca gelişmeleri topluma kabul ettirmenin de önemli bir aracıdır bilim kurgu. Jules Verne ve diğer öncü yazarlar aya yolculuğu düş düzleminden gerçek düzleme taşımışlar, robotları romanlarının kahramanı yapan yazarlar ise bu araçların gelişme özlemine katkı yaptıkları gibi gelişme düşlerini üretmişler ve bu sayede sanayinin birçok kolunda robotlar kullanılmaya başlamıştır. Bu, olumlu gelişmeleri sağlarken aynı zamanda toplumda işsizlik korkusunu güçlendiren bir süreci de başlatmıştır. Başta da söylediğimiz gibi her yeni gelişme yeni korkunun yaratıcısı da olmuştur.

     

    Son dönemde bilim kurgu yerli çocuk ve gençlik edebiyatımızda özellikle denenen bir alan olmuştur. Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak bilim kurgu okurları ve yazarlarının bildiği çok önemli bir gerçek her uzay öyküsü, her robot öyküsü, içine teknolojik cihazların yerleştirildiği her metin bilim kurgu değildir. Bu nedenle özellikle çocuk edebiyatında bilim kurgu adı altında yayımlanan metinlerin temel ölçütlerden yola çıkarak yeniden bir değerlendirmeden geçirilmesi gerekir. Ancak yine de oldukça iyi metinler vardır ve bu alan gelişme göstermektedir. Bu gelişmeye katkıda bulunan ve gençlik romanına iki bilim kurgu kitabı sunan Aşkın Güngör, bu iki kitabında bilim kurgunun güzel örneklerini sunmaktadır.

     

    Güngör, Gohor – Cam Kent ile Gohor – Kurtlar Yolu isimli kitaplarında bilim kurgusal normları kullanarak insanı, yaşamı ve evrensel kurguyu sorgular.

     

    Yıl 2426’dır. Üçüncü Savaş olup bitmiş, hayatta kalanların Büyük Kara Nokta diye adlandırdıkları nükleer bombalamalar sonrası bilinen medeniyet neredeyse çökmüştür: İnsanlar kurtarabildikleri teknolojik araçlarla kurdukları, cam fanuslarla korunan kentlerde yaşamaktadırlar. Ne var ki, asırlardır süregelen toplumsal statü kaygısı yeni yapılanmada da kendisini göstermiş, kent dışında bırakılan insan toplulukları olmuştur: Eski medeniyete ait değerlerin geçmişte bırakıldığı; yeni yazının, yeni takvimin, yeni isimlerin kabul edildiği bu çağda, babası Yoğid’in bir aslan kükremesinden esinlenerek kendisine verdiği ismi taşıyan Gohor Askine’nin öyküsüne tanık oluruz.

     

    Cam Kent Ramelya’nın çevresindeki köylerden biri olan Gününgülü’nde, babasıyla birlikte yaşamaktadır Gohor. Küçük yaşta annesini kaybetmiş olmanın yürek ağırlığını üzerinden atamamış; babasıyla da yabancılaşması sonucu kendisine kuşlarla sınırlanmış bir hayat kurmuştur.

     

    Yaşam kendine özgü durağanlıkla akmaktayken, bir gün, ilginç bir gelişme yaşanır: Cam Kentler Yönetim Kurulu ek yerleşim hakkı vermek ve eğitmek için her köyden onar çocuk alacak, onları kentli ailelerin yanına yerleştirecektir… Gününgülü’nden seçilen on çocuktan biri olan Vulu Vaynede’nin bir kaza sonucu ölmesi üzerine, Gohor, görevlilere kendini Vulu Vaynede olarak tanıtarak kente giden araçta yer alır. Bu, tüm geçmişini geride bırakmayı planladığı bir kaçıştır.

     

    Öykü, Gohor’un zihninde şekillenen cümlelerle anlatılır. Bu, konu örgüsü içinde Gohor’un yaşayacağı içsel evrimi aktarabilmek adına yapılmış bir seçim olarak dikkat çeker.

     

    Cam Kent Ramelya, teknolojik devrimlerin savaş sonrasında da devam ettiği öngörülerek kurgulanmıştır. Metinde, savaş dehşetinden kaçan insanların, kendilerine ulaşma ihtimali olan zehirli gazlardan korunmak için kenti “cam” bir fanusla izole ettiklerine değinilir. Cam Kent’teki yaşam, teknik gelişmelere de sıklıkla değinilerek anlatılır. Hemen her iş için görevlendirilen robotlardan başka, yüzeyine temas edildiğinde hafızasındaki görüntüleri art arda gösteren hareketli fotoğraflar; kuantların elektriksel sinyallerle biçimlendirilmesiyle ana bilgisayar tarafından oluşturulan Melek genel adlı ön güvenlik birimleri; interaktif bir sınıfa da dönüşen, objelerin bilinç altı sinyalleriyle üç boyutlu olarak algılanmasını sağlayan düş odaları; havanın itim gücünü kullanarak ilerleyen taşıtlar; içlerinde taşıdıkları modül sayesinde üzerindeki haberlerin sürekli güncellenebildiği gazeteler; parmak izinin kredi kartları yerine kullanıldığı sistemler; vücut ısısına duyarlı olarak boşlukta yüzebilen el ışıkları; adres sorma makineleri bunlardan bir kaçıdır.

     

    Metin ilerledikçe, Kent’in gözlere yansıyan ışıklı görüntüsünün sanıldığı kadar da aydınlık olmadığı dökülmeye başlar ortaya: Kent kliniklerinin delice bir gözü karalıkla genetik deneyler yaptıkları; bu deneylerin doğurduğu ucubelerin gizlice ortadan kaldırıldıkları, Kent dışına sürüldükleri ya da tecride alındıkları anlatılır. Bu değişime uğramışlardan birkaçı öykünün olağan kurgusu içinde Gohor’un karşısına da çıkacaktır.

     

    Gohor Askine, Vulu Vaynede kimliği ile içine girdiği Cam Kent Ramelya’da nüfuzlu ailelerden Derinderler’in yanına yerleştirilir. Yaşıtı olan Maline Derinder’le, metnin sonlarına doğru duygusal bir yakınlaşmaya dönecek olan dostlukları da böylece başlamış olur.

     

    Maline Derinder ebeveynlerinden gereksindiği sevgiyi alamadığı için tüm sevgisini robot-bakıcı (robdad) Deyda’ya aktaran; dahası sunduğu sevgiye karşılık alan bir genç kızdır. Metnin burasında Deyda’ya bir robottan farklı anlamlar yüklendiği, onun sevginin biçimlendiği bir beden olarak sunulduğu görülür. İnsanlara özgü sevgiyi sunan ve savunanın bir robot olması kasıtlı işlenmiş bir ironidir ve Deyda’nın, Yönetim Kurulu Başkanlığı’na kendini şartlamış olan Bay Şuvet Derinder tarafından eski bir model olduğu gerekçesiyle Dışarlıklı halklardan olan Bollengorlar’a satılması öykünün Cam Kent sınırlarının dışına, dışarının tehlikelerine ve gizlerine yönlenmesine neden olur.

     

    Gohor ile Maline, Deyda’nın uzaklaştırıldığını anladıkları gün Kent içinde yaptıkları aramada Cezalandırılmışlar’dan olan Bebello ve Elleynin’le karşılaşırlar. Onlardan öğrendikleri yeraltı tünelleri vasıtasıyla Cam Kent dışına kaçmak, Deyda’yı bulup geri getirmek için tehlikeli maceraları göze almak kaçınılmazdır. Gohor ile Maline, kendilerine yardım etmeye gönüllü olan dostları Tarer, Roven, Lügya ve minik bir robot olan Ron’la Kent dışına firar ettiklerinde ikinci kitap başlamış olur.

     

    Kurtlar Yolu’nu oluşturan metinler Gohor’un içsel evrimini bir süreliğine de olsa kenara iterek evreni, zaman fenomenini, yaşamın anlamını sorgulamaya soyunur. Bu kaygıya rağmen Kurtlar Yolu, Cam Kent’e oranla, aksiyonun ağırlıklı olduğu bir kurguyla oluşturulmuştur. Kent dışına çıkmış olan kafile, fazla ilerleme şansı bulamadan, Gözleri Olan Orman diye adlandırılan bir yerde, beyinlerine ulaşarak algıya dönüşen elektriksel sinyallerin çarpıtılmasıyla, Uzak Yıldızın Sakinleri’nce geride bırakıldığını ve görevinin büyük savaşı engellemek olduğunu söyleyen Aznamıc tarafından “ele geçirilir”ler. Metnin bu bölümünde, bir kez daha insani tüm değerlerin savunusu bir “metal-organik karışımı” olan Aznamıc’ça yapılır. Metin içinde anagramlarla isimlendirilen gizli anlamları da alt değer olarak kullanan Aznamıc, insanı, madde tutkusunu, hırsı neredeyse bilgece cümlelerle değerlendirir. Aznamıc’ın benliklerine kattığı ve ancak kurgunun sonlarına doğru gerçekten fark edecekleri olgun ruh, giriştikleri zorlu yolculukta vazgeçmeden yürümelerini sağlayan bir itki de olur. Bu sayede Dışarı’nın tehlikeli ırklarıyla olan karşılaşmalarından “ruhsal” bir zarar görmeden çıkabilirler. Kendilerine Gaskin’in Atlıları diyen gözü dönmüş kurt avcılarından ve yetişkinleri ıslahlaştırarak yeni savaşları engelleyebilme kaygısında olan, uçabilen altın kısraklara binen Karanlık Çocuklar’dan biraz da bu itki yardımıyla kurtulabilirler.

     

    Sevgiyi geri alabilmek adına yola düşen bu kafile için en dramatik anlardan biri, yine kendilerininkiyle aynı amaç için hareket eden, ama duracağı yeri bilemeyerek kendini donmuş bir zaman parçası içine hapseden Yino Beren ile olan karşılaşmadır. Metnin bu bölümünde zaman fenomeni dinamik ve statik yapısıyla ele alınır.

     

    Deyda’yı bulmayı umdukları yer olan Delirenler Kenti’ne vardıklarında, Bollengorlar’ın gerçekten de oradan geçtiğini ve kent yaşayanlarından Bay Oramnınosun’a bir robdad sattıklarını öğrenirler. Ne var ki, metin, dilenen amaca ulaşılacağını vaat etmediği gibi, tam aksi bir gelişme yaşanabileceğini ima eden anlatımını boşa çıkarmayarak kötü bir sürpriz sunar: Deyda’ya ait olan beden bulunmuştur; ama içindeki modül ona ait değildir artık. Kafilenin (özellikle de elinde büyüyen Maline’nin) beklediğinin aksine, tam bir robottur Deyda; çünkü davranışlarını sağlayan modülün arızalı olduğu anlaşılmış ve değiştirilmiştir yeni sahibi tarafından. Sevgiyi algılıyor ve seviyor gibi davranmasının tek sebebinin, davranış modülünde ilk üretim anından beri var olan bir arıza olduğu öğrenilir.

     

    Bundan sonrası tam bir reddediştir Gohor için. Ne var ki, kötü olarak algıladığıyla iyi olarak algıladığı arasına çok da kalın çizgiler çekemeyeceğini öğreneceği bir mekâna geçecektir Gohor daha. Ancak ondan sonra yaşamın anlamının ve kendisinin gerçekte kim ya da ne olduğunun yanıtlarını alabilecektir.

     

    Metin içinde Zaman Kulesi başlığıyla sunulan bölüm, kitabın tüm kurgusunun ve kabullendiği gelecek gerçekliğinin dışına adım atıp bilimkurgu kalıplarını zorlar. Bu bölümdeki anlatım, kitabın kabullendiği kurgunun dışındadır ve fantastik ögelerle beslenir. Stephan King’in “O” adlı kitabındaki Pennywise adlı karakterin anılması; gözlerinde ateşler yanan cübbeli bir kayıkçının kanlardan oluşan bir denizde kürek çekmesi; ölü bir kentte hayalet seslerin duyulması ve nihayetinde Zaman Kulesi’nde neredeyse masal dedelerine benzeyen Zaman Baba’nın kurguya dahil olması bu geçişi sağlamlaştırmak adına yapılmıştır. Yine de, kurgudaki bu geçişin bilimkurgu normları dışında olduğunu iddia edebileceklere karşı öykü kendi savunusunu Zaman Baba’nın ağzından sunar. Öykü, Gohor’un tüm içsel sorularını yanıtlayan, karanlığını aydınlatan metinlerle sona erer.

     

    Gohor, kurgusuna eklemeye çabaladığı “giz”i kelimesel yapısında da barındırma kaygısında olan bir çalışmadır. Kurtlar Yolu kitabındaki aynı adlı bölüm, başlangıcından sonuna dek bir akrostiş barındırır içinde. Bunun yanında, kullanılan pek çok sıfat ve isim anagramlardan oluşmuştur.

     

    Deyda’yı arayışın sona erdiği bölüm olan Delirenler Kenti’ndeki karakterlerden biri olan Oramnınosun, Romanın Sonu kelimelerinin hecelere bölünüp tersten yazılmasıyla oluşmuştur (OR-AM-NIN-OS-UN = RO-MA-NIN-SO-NU). Benzer şekilde, Uçurumun Efendisi Aznamıc da Zamancı kelimesinden türetilmiştir. Bu ayrıntı da, metinin olağan kurgusu içinde fısıldanır okura.

     

    Gohor’u özellikle tanıtmadaki amacım yerli yazarlarımızın da iyi bilim kurgu yazabildiğini göstermek ve Gohor örneğinde bunu öne çıkarmaktı. Diğer bilim kurgu yazan yazarlarımıza dönük araştırmaların da böylece yapılabilmesine küçük bir pencere açmak, bu yazın alanının gelişmesine –özellikle çocuk ve gençlik alanında– ve kültür alanında bilim kurgunun yapacağı etkilerde yerli yazarlarımızın da katkısının önemli olduğunu vurgulamaktı.

     

    Kaynakça:

     

    Duru, Orhan; Bilim Kurgunun Tarihçesi; Türk Dili Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Ocak 1973

    www.bilimkurgu2000.com.makaleler

    www.bilimkurgu2000.com.bilimsel yazılar

    Güngör, Aşkın; Gohor Kurtlar Yolu; Gohor Cam Kent, BU Yayınevi, İstanbul, 2003

     

  • İKİ KİTAP: GOHOR CAM KENT VE GOHOR KURTLAR YOLU / BİLGİN ADALI

    Okumaya başladığında elinden bırakamıyor insan. Güzel kurgulanmış çok ilginç bir roman.

     

    Bilimkurgu romanlarda sıkça rastladığımız bir teması var: O hep korktuğumuz nükleer savaş felaketi yaşanmış dünyamızda. Yeni bir düzen kurulmuş çok uzun yıllar sonra. Bir fanusun içinde, yeni toplumsal yapı oluşturarak, uygarlığın nimetleriyle yaşayan, o fanusun dışında, sınırlı olanaklarla, biraz ilkel ama doğal bir yaşam sürdüren iki ayrı topluluk var. Egemen olan fanusun içindekiler. Bir gün dışarıdan içeriye, aykırı bir oğlan girer, ve… Ve olaylar başlar…

     

    Ray Bradbury’den Asimov’a pek çok usta bilimkurgu yazarının kitaplarını okudum bugüne kadar. [1] Aşkın Güngör’ün Gohor’u, gerçekten her şeyiyle güzel bir bilimkurgu romanı. Daha önce okuduğum batılı bilimkurgu yazarlarının çoğuyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir roman.

     

    Gohor iki cilt halinde yayınlanmış. İlk cilt Cam Kent’te, genç Gohor’un yeryüzündeki bildiğimiz düzeni altüst eden büyük savaş sonrasında ortaya çıkan yaşama biçimlerinden biri olan, kırsal alanda, doğal, köy ortamı içindeki yaşamı sergileniyor. Yoksul ve olanaksızlıklar içinde de olsa, kitabın yeğlediği, okuyucuya önerdiği yaşama biçimi bu. Ancak, genç Gohor bir yolculuğa çıkıyor. Yolculuğun ilk durağı, kitaba adını veren Cam Kent. Burası bir fanus içinde, doğal iklim koşullarından vb. tümüyle arındırılmış yapay bir kent.

     

    Gününgülü (doğal köy ortamı) ve Cam Kent Ramelya, Arthur C. Clarke’ın “The City and the Stars” (Kent ve Yıldızlar)[2] kitabını anımsattı bana. Orada da, büyük savaşlar ve yıkımlar sonrasında oluşup gelişmiş iki ayrı yaşam biçimi vardır. Fanus içindeki kentte sonsuz yaşam olanağı kazanmış ama duygudan, heyecandan büyük ölçüde yoksun insanlar ve doğal ortamda ilkel koşullarda ama doğallıklarıyla yaşayan insanlar.

     

    Gohor’un ilk yolculuğu, okuyucuyu doğal ortamdan koparıp fanus içindeki yapay yaşama götürüyor. Birbiriyle çelişen bu iki ortamı bir anlamda karşılaştırıp sevgiyle buluşturuyor. Fanus altındaki yapay düzenin, sevgiyi yok ettiği noktada, o sevginin peşinden koşan iki (aslında üç) gencin yapay düzene başkaldıran bir grupla buluşması ve Fanus’un dışına çıkıp ellerinden alınan robot dadının[3] bulunması ve geri getirilmesi kararıyla son buluyor romanın ilk cildi.

     

    İkinci cilt Kurtlar Yolu, Ramelya’dan başlayan ve ilk ciltte yalnızca söylenti olarak sözü edilen, farklı biçimlerde yaşayan (ya da artık yaşamayan) insan topluluklarının keşfedildiği uzun bir yolculuğu anlatıyor. Ana tema “sevgi” bu yolculukta. Bir robotun insanlara duyduğu, aslında mekanik bir bozukluktan kaynaklanan sevgiyle başlıyor her şey. Kendilerini seven robota aynı duygularla bağlı olan iki genç (üç kişi ve minik bir robot da katılıyor onlara) güç bir yolculuğa çıkıyorlar ve yalnızca söylencelerde adı geçen, bildiğimiz uygarlığın çöküşüyle ortaya çıkmış, yukarıda değindiğim köy-kent yapısının çok dışında kalmış yaşama biçimleriyle karşılaşıyorlar. Uzun bir yolculuğun ve gerçekten ilginç serüvenlerin sonunda Gohor… Bırakın onu da yazmayayım. Okuyucu, okuyarak keşfetsin.

     

    Özellikle ikinci kitapta, sevgi de; sevgisizlik de doruk noktada… Gününgülü’nde sevginin zaferini, Ramelya’da ise özellikle politik çıkarlara dayalı sevgisizliğin egemen olduğunu açıkça görüyoruz.

     

    Takıldığım iki nokta var, onları belirtmeliyim: Kitabın başında, oyunları, davranışları, dünyayı algılamalarıyla 6, 7, en çok 8 yaşlarındaki çocukların davranışlarını sergileyen çocuklar, özellikle baş kişi Gohor, fanusun altındaki kente girdikten sonra yirmili yaşlara girmiş ya da girmek üzere olan gençler gibi davranışlar sergiliyorlar. Oysa, iki kitap arasında bir zaman sürekliliği var, zamanda sıçrama yok.

     

    Takıldığım ikinci şeyse, kitap içinde, kullanılan kişi ve yer adlarının okunma güçlüğü. Bunların anlamsızlığına açıklık getiriyorsa da yazar, ses benzeşmelerinden yararlanarak okunması daha kolay, daha akılda kalıcı isimler kullanabilirdi. Kullanılan adların çoğunda,yabancı dillerde bile insanların dilini zorlayacak birbiriyle çok uyumsuz sesler var. Dikkatli bir okuyucu, ikinci kitabın (Kurtlar Yolu) 136. sayfasında buna ilişkin bir açıklamayı yakalayabilecektir: “İsimlerin ne önemi var ki? Birisini ifade etmesini dilediğin bir sıfatı al, parçala, hecele, ters yaz, düz yaz, olsun sana isim.” Güngör burada, isimlerle, evirmece (anagram) yoluyla verdiği iletilerin ipucunu vermiş. Gerçekten de adlar irdelendiğinde (özellikle ikinci kitapta), heceleri tersine okuyarak anlamlı sözcüklere ulaşabiliyorsunuz. Birkaç örnek: Edilnerrel – Delirenler, Aznamıc – Zamancı, Ubadyaın – Bu da aynı, Lügya – Gülay, Oramnınosun – Romanın sonu, Yavanaısın – Vay anasını gibi… Meraklı okuyucunun da bu oyunu keyifle oynayabilmesi için, çözdüğüm öteki adları yazmayacağım. Bu evirmece adlarla sanki bir alt metin oluşturuyor Güngör. Doğrusu bana pek ilginç geldi.

     

    Aşkın Güngör, evrensel bir sevgi motifini iletmeye çalışıyor okuyucusuna. Garip bir duygu ama, sanki, sonraki kitaplarında, R. Tagore ve Hermann Hesse ile buluşacakmış gibi bir duyguya kapıldım “Gohor”larını okuyunca. Yalnız, belli ki ikinci cilt “Kurtlar Yolu”nu yazarken yorulmuş, ya da sıkılmış biraz. Öykünün üçüncü cildini oluşturabilecek olayların tümünü ve sonraki olayların nasıl gelişebileceği konusundaki ipuçlarını, ikinci cildin son iki sayfasında özetleyivermiş. Yazmak, ince bir danteli işlemek gibidir. Sabır ister. Aşkın Güngör’e biraz daha sabırlı olmasını öneririm. Sabır, özellikle işlediği evrensel sevgi, evrensel bütünlük gibi konularda onu geliştirecektir.

     

    Bir de kınama: Gohor’ların “gençlik kitapları” etiketiyle yayınlanmış olmasını yadırgadım doğrusu. Hiç de genç sayılmayan ben bile çok severek okudum iki cildini de. Ben, duygu olarak genç kalabilmiş olabilirim ama, Gohor’lar da benim yaşımdaki bilim kurgu okurlarına seslenebilecek düzeyde kitaplar. Bence “gençlik” etiketiyle, genç olmayan okurlar dışlanmış oluyor. Niye ki? Dedim ya, ben severek okudum. Okumada yeni tatlar arayan herkese öneriyorum. En azından okuduğunuz kitabın “sınıflandırması” içinde “genç” olursunuz.

     

    [1] “Lord of the Rings”, “The Dune” vb. yapıtlar, global ün kazanıp Hollywood malzemesi olmazdan çok önce benim başucu kitaplarım olmuşlardı, ikişer üçer kez okudum her birini aynı keyifle. Bu açıdan baktığımda, kendimi uzman bir bilimkurgu okuyucusu olarak niteleyebilirim. Unutmadan eklemeliyim, başlanmış, okul çantam çalındığı için onunla birlikte yitip gitmiş kocaman bir sarı defterde 1958’de yazmaya başladım ilk romanım (sanırım yarısı değilse bile çeyreği tamamlanmıştı) bir bilimkurguydu. O yıllarda Çağlayan Yayınevinin çıkardığı bir bilimkurgu dizisi vardı, sanırım on iki kitap çıktı o diziden, en hararetli okuyucularından biriydim. Yani kerameti kendinden menkul bir bilimkurgu uzmanı (ya da yargıcısı) değilim, bu konuya açıklık getirmek için kendimden söz ettim biraz…

     

    [2] Şehir ve Yıldızlar adıyla İthaki Yayınevi tarafından basıldı Türkçe çevirisi. (1999)

     

    [3] Burada, portresi çizilen robot dadının, Asimov’un robot dadılarından en azından birkaçında görülen “mulfunction” (teknik arıza diye çevireceğim bunu) nedeniyle insansı duygulara sahip olması, insan gibi davranması “bozukluğu”nun ustaca kullanılmış olduğunu belirtmeliyim. Robot gibi değil de insan gibi davranan, “bozuk” bir robot dadıdır Deyda. Asimov bu davranış bozukluklarını robot psikologları tarafından inceletir, ilginç sonuçlara ulaşır. Benzer robotları Ray Bradbury’de de bulabiliriz.

     

    Bilgin Adalı, Cumhuriyet Kitap, 2005

     

  • GENÇLER BİLİM KURGU SEVER / NUR İÇÖZÜ

    Aşkın Güngör, 31 yaşında gencecik bir yazar… Dört yıl emek verdiği ‘Gohor’la, bu kez gençlere yepyeni düşünce boyutlarının kapılarını açıyor.

     

    ‘Gohor,’ yalnızca serüvenlerle dolu bir kurgu bilim romanı değil. Çevreyi, yaşamı, bilimi ve dünüyle bugünüyle insanı sorgulayan bir yapıt. Nefis betimlemelerle süslediği şiirsel bir anlatımı var.

     

    Besbelli dünya üstünde, ama kim bilir hangi zamanda, hangi boyutta geçiyor olay. Her yer yanıp kavrulmuş. Mutlu bir azınlık Cam Kent denen bir fanus içinde. Dertlerden arınmış, kendini dış dünyadan soyutlamış bir yaşam sürüyorlar. Zaman zaman dışarıya baskınlar yaparak seçtikleri çocukları Cam Kent’e eğitmeye ve cam kentli yapmaya götürüyorlar. Yani bir nevi devşirme!

     

    Dış dünyadaki, neredeyse yok olmuş, ama yine de soluk alıp veren doğanın içindeki sefil yaşam mı güzel, yoksa zenginlik içindeki tutsaklık mı, okur bunun yanıtını iki kitabın sonunda mutlaka kendisi bulup verecektir. Ancak bu arada Güngör nefis anlatımıyla genç okuru bir başka zenginliğin içine de çekiyor. Bir serüvenin tam orta yerindeyken, farkına bile varmadan şiirsel tümceler yankılanıyor okurun beyninde:

     

    “(…)dışarıda bir yerlerde yıldızlar döküldükleri göllerden çekilirken, Ay solgun yüzünü gizlerken gölgeli dağlar ardına ve yaşam yeni soluklar sunarken güne, uyandık.”

     

    İnsanoğlunun değişmez yapısı can buluyor bir başka paragrafta.

     

    “(…)Neden iğreti maskeler gibiydi yüzlerinde taşıyıp birbirlerine sunmakta zorlandıkları gülücükler? (…) Nice evladını yitiren toprak bile her daim gülümser yaşama taze tohumlar serperek. Siz ne sanırsınız kendinizi de varlığınızın en sıcak yanını gizlersiniz birbirinizden? Yoksa milyarlar yaşındaki dünyadan daha mı kederlisiniz? Unutulan ve hatırlanan çağlan içinde defalarca yakılıp yıkılmasına rağmen yeni filizler vermek umudunu hiç yitirmeyen toprak daha mı dertsizdi sizden?”

     

    Ya da yaşamın anlamını sorgulayan satırlarıyla bir an olsun serüvenin hareketli tablolarından kopup düşün dünyasında buluyor genç okur kendisini:

     

    “Vicdan azabı denen sarsıntıları geçirmemek için kör kılıyorsunuz kendinizi. Yaşamın özünde, sevgi taşıyan yanlarını yadsıyorsunuz sürekli. (…) Herkes kötülük elbisesinin hep başkalarının üzerinde olduğunu düşündüğü için kendi üzerindekileri değiştirme gereksinimi duymuyor.”

     

    Yaşanan serüvenden ders almayı bildi mi insanoğlu bir adım ilerlemiş demektir. Aşkın Güngör de son noktayı koymadan önce kesin yargısını paylaşıyor okurla.

     

    Aslında metinde bir benzerlik olmadığı halde Gohor’u okurken sık sık “Sofi’nin Dünyası” aklıma geldi. Genç okurun o kitaba ne denli ilgi gösterdiği belleklerdedir. Umarım Gohor da aynı ilgiyi görür. Ancak zaman zaman eskide kalmış ‘teyit’, ‘sure’, ‘kadim zaman’ gibi sözcüklerin metinde yoğunluk kazanması düşündürücü. Cümlelerin de bazı yerlerde birkaç satırı bulması zorlayıcı gelebilir genç okura.

     

    Aşkın Güngör, “Kâğıda aktardığı kelimelerle nefes alıp verdiğini” söylüyor. Yepyeni bir nefesiyle buluşmamız için uzunca bir süre beklemeyiz dileğiyle…

     

    Radikal Kitap, 22 Ağustos 2003

     

comments powered by Disqus
istatistikleri görün