RUHLAR KAYBOLUYOR

Yedi kişi… Yedi kader… Yedi kayıp ruh… Yaşamın bir yerlerinde kesişecek yedi karanlık öykü…

 

Uzun soluklu, tam yedi kitaplık Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinin başlangıcını oluşturan Ruhlar Kayboluyor bu yedi kişiye odaklanıyor.

 

Pek de bildik kahraman çizgisinde olmayan kişiler bunlar. Zaafları, hayata veya kendilerine duydukları öfkenin neden olduğu olumsuz tavırları, kimisi pek de masum olmayan beklentileriyle kusurlu varlıklar hepsi. Ve bir ayağı bildik evrene, diğeri kâbuslar diyarına basan serüvenlerinde bir çeşit sacayağı görevi görüyor, evrenin dağılmasını önlüyorlar. Bunu bilinçli tercihle, kahramanca güdülerle yaptıklarını söylemek mümkün değil. Ana gayeleri kendilerini kurtarmak. Ama —kaderin tuhaf bir oyunu olsa gerek— kendilerini sadece bu boyutu değil, tüm varoluş boyutlarını etkileyecek bir komplonun içinde buluyorlar. Kısacası, bir ara boyuta sürükleniyorlar.

 

Bildik dünyanın üstüne saydam kılıf gibi geçirilen bir boyut bu. Sokaklarda ateş gözlü dev kurbağalar, umut, mutluluk, huzur gibi olumlu duyguları emen sülükler, et yiyen bitkiler, devasa yarasalar, köpekle fare karışımı korkunç yaratıklar, iğrenç böcekler ve daha bir yığın vahşi yaratık fink atıyor. Normal insanlar tarafından görülemeyen bu yaratıklar kayıp ruhlar tarafından görülebiliyor. Dahası, yaratıklar için de diğer insanlara oranla daha fark edilir hale geliyor bu yedi anti-kahraman.

cArleone

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

YORUMLAR

  • ARKA KAPAK

    Serüven asıl şimdi başlıyor!

     

    Gizemlerle örülü inanılmaz bir dünyanın kapıları aralanıyor.

     

    7 kitaplık Kayıp Ruhlar Serisi'nin başlangıcını teşkil eden Ruhlar Kayboluyor'da ara boyutlardan birine düşerek korkunç varlıklarla yüz yüze gelen yedi kişiyle tanışacak, kurtulmak için verdikleri mücadeleye tanık olacaksınız.

     

    Dünya bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

     

  • KÜNYE

    Dizi Adı: Kayıp Ruhlar Kulübü

    Kitap Adı: Ruhlar Kayboluyor / 1. Kitap

    Basım Yılı: Kasım 2011

    Türü: Fantastik Roman

    Sayfa Sayısı: 304

    Editör: –

    Kapak ve İç Resimler: Volkan Akmeşe

    Yayıncı: BU Yayınevi

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    Levent Akarsu Uykuya Dalıyor

     

    (…) Levent’in kalbi boğazında atıyordu. Uyandım, diyordu içinden. Uyandığımı çok iyi biliyorum. Yataktan çıkıp buraya geldim. Of Tanrım! Buna eminim. Eminim! Yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım. Dur biraz… Baktım mı? Aynada kendime baktım mı?

     

    İçindeki başka bir ses çığlıklar atıyordu. Yapma! Bunu yapma! Aynaya bakma!

     

    Levent yine de hızla aynaya döndü. Birkaç saniye nefes almayı unuttu. Aynada gördüğü şey hem kendisiydi hem de değildi. Yansıması korkunç bir sırıtışla bakıyordu. Yüzü kemik beyazıydı. Morarmış dudaklarının ardındaki dişleri yemyeşildi. Yosuna benzeyen birtakım iğrenç şeyler sarkıyordu aralarından. Gözleri kin doluydu. Levent dehşetle geriledi.

     

    Aynadaki yansıma ağır hareketlerle yana eğdi başını. Geğirtiye benzeyen sesiyle, “Kimden kaçtığını sanıyorsun?” diye sordu.

     

    Levent çığlık atmaya çalışıyordu. Hâlâ uyanmadığını anlıyordu dehşetle. “Rüya! Rüya!” diye yineliyordu.

     

    Yansımanın kırık tırnaklı elleri aynanın çerçevesini kavradı. Dışarı çıkacaktı.

     

    Of Tanrım!

     

    Of Tanrım!

     

    Bu varlık her neyse dışarı çıkmak istiyordu. Bir yandan da her hecenin üzerine basarak, “Kendinden kaçamazsın,” diyordu. “Bak, bu sensin işte! Ne kadar iğrenç olduğunu görüyor musun?”

     

    “Ne istiyorsunuz?” diye inledi Levent. “Tanrı’nın cezaları! Ne istiyorsunuz?”

     

    Yansıma neredeyse alıngan bir ifadeyle baktı. “Ne istiyor muyuz?” dedi. “Çoğul konuşarak kastettiğin şu salak kaplumbağaysa, o arınman için yüzleşmeye davet ediyordu seni. Reddettin. Oysa seni senden kurtarmaya, oh, yani benden kurtarmaya çalışıyordu zavallı.”

     

    Ağlamaya başladı Levent. Uyanmayı –ama gerçekten uyanabilmeyi– diliyordu. Çirkin yansımanın çok geçmeden aynadan çıkacağını anlıyordu dehşetle. Onca çaresizliğin içinde bile ne yapması gerektiğini sorguluyordu.

     

    Yansıma, sahibinin aklından geçenleri bildiğini gösterircesine, “Acaba ne yapmalıyım, kim bilir a dostlar, acaba ne yapmalıyım,” diye söylendi. Keyifle yapmıştı bunu. Eğlendiği açıktı. Hem de fazlasıyla. Aynadan beline dek çıkmıştı. Kırık tırnakları lavaboyu kavrıyordu şimdi. Parmaklarından biri kenarda duran sabunluğa girmiş, kalıba batmıştı.

     

    Levent çaresizce, o sabunu çöpe atmam gerekecek, diye düşündü. Oh dostlar, annem daha yeni koymuştu onu oraya!

     

    Saçma bir düşünceydi bu. Aslında komikti de. Ama Levent gülecek durumda değildi. Yansımanın çok geçmeden fayans kaplı zemine basacağı ortadaydı.

     

    Bir kez daha, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. “Ne?”

     

    Yansıma aynadan çıkmak için uğraşmayı bırakarak biraz doğruldu. “Bana bak!” dedi. “Gözlerini gözlerime dik ve burada kalmam için bedel öde!”

     

    Levent ağır ağır kaldırdı başını. Aynaya baktı. Saydam yüzey fizik kurallarına başkaldırarak dimdik duran bir sıvı yığını gibi kenarlıklardan taşıp akıyor, o berrak yüzeyin ortasından çirkin bir çıban gibi uzanan yansıma geğirtiyi andıran sesiyle konuşmayı sürdürüyordu.

     

    “O kız özel bir güce sahipti. Anladın mı salak oğlum? Onun canını yaktın ve bu dehşetle yüzleşmeyi kabul etmiş oldun. Şimdi de kurtulabilmek için bedeli ödemen gerekiyor.”

     

    “Ne… Ne bedeliymiş bu?”

     

    “Gözlerini gözlerimden ayırma ve anla!”

     

    Levent bu söylenene itaat etmekten başka çaresi olmadığını biliyordu. Korkusu nedeniyle yere yıkılmak üzere olduğu hâlde hareketsiz durdu. Aynadaki aksinin korkunç gözlerine dikti gözlerini. Bacakları titriyor, kalbi boğazında atıyordu. Yansımanın duman gibi dağılmaya başladığını gördü. Rahat bir nefes almaya hazırlandı.

     

    Aynı anda çok tuhaf bir şey oldu. Levent akıl almaz bir hızla aynaya çekildiğini ve saydam yüzeyin arka tarafındaki tanımsız evrenden gerçek dünyadaki bedenine baktığını gördü. Boşlukta asılı duran bir aynanın karşısındaydı. Uğursuz bir aynaydı bu. Taşıdığı kötülük, kükreyerek yanan bir kömür sobasının çevresini saran ısı dalgaları gibi net biçimde hissediliyordu. Çerçevesi binlerce minyatür insan yüzünün üst üste yığılmasıyla oluşmuştu. Bu minyatür yüzler korkuyla haykırırken donup kalmış gibi görünüyordu.

     

    Levent dehşetle, burası Ayna Evren, diye geçirdi aklından. Bu tanımı neden yaptığını bilmiyordu. Tıpkı kaplumbağaya Kader Kaplumbağası demesinin, kaplumbağa bana yardım edemez, diye düşünmesinin nedenini bilemediği gibi.

     

    Hızla dönüp çevresine baktı. Ufka dek uzanan çorak bir vadide olduğunu gördü. Çok uzaklardaki dağ siluetleri bu çorak vadinin yolunu kesmeye çalışmış ama başarılı olamamış gibi silik görünüyordu. Toprak kül rengindeydi ve derin çatlaklarla lime lime olmuştu. Gökyüzü içten içe yanarcasına kızıl, turuncu ve maviydi. Renkler hızla iç içe geçiyor, ayrışıyor, tekrar birbirine karışıyordu. Gökyüzünün dalgalandığı hissi yaratıyordu bu. Bu dalgalanma topraktaki derin çatlakları dolduran gölgelerin de titreşmesine neden oluyordu. İçleri kana susamış lanetli yaratıklarla doluymuş gibi.

     

    Bir çıtırtı oldu. Levent korkuyla sıçradı yerinde. Ekseninde hızla dönerek çevresine baktı. Yakınından geçen çatlaktan dışarı uzanan minik bir pençe gördü. Demek ki yanılmamıştı. Çatlaklar yaratıklarla doluydu. Küçük yaratıklarla. Küçük ama kan emmeye alışmış korkunç yaratıklarla.

     

    Pençe sivri dört kancadan ibaretti. Bu kancaların korkunç bir yaratığın et parçalamaya yarayan tırnakları olduğunu anlamak için kâhin olmak gerekmiyordu. Levent hipnotize olmuş gibi bakıyordu o tırnaklara. Çatlaktan çıkacak korkunç, simsiyah bir yaratığın üzerine atlamasının an meselesi olduğunu biliyordu.

     

    “Yeter,” diye inledi. Ağlıyordu yine. “Tanrım, yeter! Uyanmak istiyorum!”

     

    Ama Tanrı’nın yanıtını değil, kahkahayı andıran tiz sesler duydu. Başka pençeler çıktı çatlaklardan. Onlarca, yüzlerce, binlerce pençe. Bu pençeler toprağı kavradı.

     

    Uğursuz aynaya döndü Levent. Onun içinden geçerek gerçek dünyaya geri dönebilir miydi? Of Tanrım, ne olur, ne olur, bunu yapabileyim!

     

    Uzandı. Aynanın sert yüzeyine çarptı parmakları.

     

    Ah hayır!

     

    Ayna geçit vermez görünüyordu.

     

    (…)

  • VATAN KİTAP / KASIM 2011

    Yedi kişi… Yedi kader… Yedi kayıp ruh… Yaşamın bir yerlerinde kesişecek yedi karanlık öykü…

     

    Uzun soluklu, tam yedi kitaplık Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinin başlangıcını oluşturan Ruhlar Kayboluyor bu yedi kişiye odaklanıyor.

     

    Pek de bildik kahraman çizgisinde olmayan kişiler bunlar. Zaafları, hayata veya kendilerine duydukları öfkenin neden olduğu olumsuz tavırları, kimisi pek de masum olmayan beklentileriyle kusurlu varlıklar hepsi. Ve bir ayağı bildik evrene, diğeri kâbuslar diyarına basan serüvenlerinde bir çeşit sacayağı görevi görüyor, evrenin dağılmasını önlüyorlar. Bunu bilinçli tercihle, kahramanca güdülerle yaptıklarını söylemek mümkün değil. Ana gayeleri kendilerini kurtarmak. Ama —kaderin tuhaf bir oyunu olsa gerek— kendilerini sadece bu boyutu değil, tüm varoluş boyutlarını etkileyecek bir komplonun içinde buluyorlar. Kısacası, bir ara boyuta sürükleniyorlar.

     

    Bildik dünyanın üstüne saydam kılıf gibi geçirilen bir boyut bu. Sokaklarda ateş gözlü dev kurbağalar, umut, mutluluk, huzur gibi olumlu duyguları emen sülükler, et yiyen bitkiler, devasa yarasalar, köpekle fare karışımı korkunç yaratıklar, iğrenç böcekler ve daha bir yığın vahşi yaratık fink atıyor. Normal insanlar tarafından görülemeyen bu yaratıklar kayıp ruhlar tarafından görülebiliyor. Dahası, yaratıklar için de diğer insanlara oranla daha fark edilir hale geliyor bu yedi anti-kahraman.

     

    Kitapta tanıtılan ilk kayıp ruhların dördü insan, biri cücü (Cüce değil, cücü. ‘Büyücü’ ile ‘cüce’ sözcüklerinin tuhaf bileşimiyle oluşan bir ad), biri bilinmeyen başka bir boyuttan gelen bir varlık ve sonuncusu da gölgelerin beden bulmasıyla oluşan bir gölge adam.

     

    Ruhlar Kayboluyor, bu insanlardan ilki olan Levent Akarsu’nun maruz kaldığı lanetle ve düştüğü bir kâbustan ‘Ra’nın Gözü’ olarak uyanmasıyla başlıyor. Onlarca sayfa boyunca, okuru da ters köşeye yatıran dehşetli bir sürü olay sonrası, Levent Akarsu kayıp ruhlardan ilki oluyor.

     

    İkinci ruh olan Melisa Çokeren’i namıdiğer ‘Hayalet’ olmaya iten olaylar Levent Akarsu’nun başına gelenler kadar dehşet verici değil. Melisa Çokeren son derece bildik bir sabaha uyansa da, yaşanan bir olay sonrası kendini ara boyutta buluveriyor. Sonrası hayatta kalabilmek için sürdürülen bir kaçış tabii.

     

    Hafızasını yitirdiği için kendi boyutunu hatırlayamayan ve geri dönebilmek için ne yapması gerektiğini bilmeyen üçüncü ruhun lakabı ‘Yabancı’. Bir yetmiş boylarında, ince, atletik vücutlu, yeşil tenli, uzun sivri kulaklı bir varlık. Onun kaderi de diğerlerinden pek farklı değil.

     

    Dördüncü karakter Hakan Can bir uzaylıyla iç içe geçerek karma varlık halini alan, dolayısıyla da ‘Kabuk’ namıyla anılan bir insanoğlu. Bir yandan kurtulabilmenin yollarını arıyor, diğer yandan eşleştiği uzaylıyı tanıdıkça değişen duygularıyla boğuşuyor.

     

    Beşinci kayıp ruhun lakabı ‘KeleBerk’. Ağzından çıkan kara kanatlı kelebeklerden kurduğu sürü onu diğerlerinden farklı bir rotaya itse de, başka bir boyutu olası kılamıyor. O da ara boyutun dehşetleriyle yüzleşmek zorunda.

     

    Düşler Diyarı ülkelerinden birinde başarısız mı başarısız bir büyücü olarak hayatını sürdüren Efendi Nüg, bildik dünyaya düşerek kayıp ruhların altıncısı oluyor. Kendi boyutunda bir yeteneksizlik abidesi olan beş yüz yaşındaki bu cücü, gerçek dünyada üstleneceği rolden habersiz, hemen her köşesinde dehşetin yuvalandığı sokakları adımlıyor. Ta ki, Gölge Adam’la tanışıncaya dek.

     

    Ve evet, yedinci ve —şimdilik— son ruh, Gölge Adam. Evrenle yaşıt bir kütüphanede bedensiz bir gölgeyken, nedenini kestiremediği olayların tetiklenmesiyle hacim kazanan ve diğerlerinin çevresinde toplanacağı bir varlık o.

     

    Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinin ilk kitabı olan Ruhlar Kayboluyor’daki karakterler bunlarla sınırlı değil. Tuhaf bir denizaltıyla kayıplara yardıma koşan gizemli bir adam, bir alkolik, lanetleri gerçekleşen bir genç kız ve daha nicesi sayfalar arasında dört dönüyor.

     

    Yedi sene önce yazımına başlanan ve ancak günümüzde tamamlanarak yayın aşamasına gelen binlerce sayfalık Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinde fantastik unsurların yanı sıra korku öğeleri de bolca yer alıyor. Okura da ilk kitap olan Ruhlar Kayboluyor’la bu tuhaf evreni ziyaret etmek kalıyor.

     

    Vatan Kitap, Kasım 2011

  • M. İHSAN TATARİ / KAYIP RIHTIM

    Bazen bir şeyi anlatmak gerçekten de zor oluyor. Hele ki gerçekten sevdiğiniz biri ve onun değer verdiği bir şey söz konusuysa… Neden mi bahsediyorum? Pek sevgili yazarımız Aşkın Güngör ve onun yeni kitabı “Ruhlar Kayboluyor”dan elbette. Ne yazarsanız yazın bir türlü yakıştıramıyorsunuz ne o yazara ne de el emeği göz nuru olan kitabına. Yine de bir yerlerden başlamak gerek.

     

    Ruhlar kaybolmaya başlasın

     

    Geçtiğimiz ekim ayında okurlarıyla buluşan “Ruhlar Kayboluyor” uzun soluklu bir seri olarak tasarlanan yedi kitaplık “Kayıp Ruhlar Kulübü”nün ilk basamağı. Bundan tam yedi yıl önce yazılmaya başlanmış ve ancak günümüzde yayın aşamasına gelmiş. Yedi ayrı kişiyi (ya da yazarının deyimiyle yedi ayrı ruhu) konu alıyor ve karakterlerin her biri birbirinden ilginç. Her ruh için ayrı bir bölüm bulunuyor ve kitapta toplam 14 bölüm var.

     

    Bir lanete maruz kalan ve alnında Ra’nın Gözü’nü taşıyan Levent Akarsu ilk ruh. Aynı zamanda ilk bölümün de başrol oyuncusu. Levent’in gücünü kazandığı kısımlardaki mekân ve karakter tasvirleri gerçekten çok başarılı. Okurken yazarın hayal gücünü takdir etmeden duramıyorsunuz. Bununla birlikte belki de anlatım olarak kitabın en zayıf bölümünü oluşturuyor bu sayfalar. Kahramanımızın aynı cümleleri sürekli tekrar etmesi ve bazı soruların yanıtını hiç olmayacak bir biçimde keşfetmesi okurken yerinizde hafifçe kıpırdanmanıza yol açıyor. Yine de olaylar merakınızı körükleyecek bir hızla gelişiyor ve bir çırpıda bölümün sonunda buluyorsunuz kendinizi.

     

    İkinci bölümde güne normal bir genç kız olarak başlayan fakat ‘Hayalet’ olarak devam etmek zorunda kalan Melisa Çokeren’le tanışıyoruz. Ardından soluğu ‘Yabancı’ isimli bir diğer kahramanın yanında alıyoruz. Kendisi bizim dünyamıza ait olmayan lakin buraya nasıl geldiğini de hatırlayamayan yeşil tenli, sivri kulaklı, ayak bileklerinde minik kanatları olan biri. İşte bu noktadan itibaren kitaba dair hissettiğiniz tüm olumsuz düşünceleri bir daha hatırlamamacasına üzerinizden atıyor ve kendinizi kurguya kaptırıveriyorsunuz.

     

    Sonraki bölümde bir uzaylıyla iletişime (ve çok daha fazlasına) geçen Hakan Can’ın hikâyesi başlıyor. ‘Kabuk’ lakaplı Hakan Can’ın ve uzaylı dostunun bulunduğu bölümler belki de kitaptaki en detaylı bölümleri oluşturuyor. Aşkın Güngör bir zamanlar Amerika ve Rusya’nın sürekli yarış halinde olduğu uzay araştırmalarına çok farklı ama inandırıcı olmayı başarabilen bir yaklaşım sunuyor bize burada.

     

    Ardından belki de kişilik olarak en derin işlenmiş karakter olan Berk Aydoğan ya da diğer adıyla KeleBerk ile tanışıyoruz. KeleBerk’in yaşadığı sorunları ve içinde bulunduğu psikolojik durumu çok iyi kaleme almış yazarımız. Sonrasında gelişen olaylar ve Berk’in aldığı radikal kararlar da bir o kadar güzel ve ilgi çekici.

     

    Altıncı ruhumuz ise bir ‘cücü’ yani cüce büyücü. Nüg isimli cücü, kardeşi Rög’ün aksine büyü sanatında hayli beceriksiz ve ne yaparsa yapsın, ne kadar çalışırsa çalışsın bu durumu tersine çeviremiyor. Beceriksizliğinin namı öyle yürümüş ki artık kendisine küçük büyücü kelimelerinin garip bir birleşimi olan ‘küçücü’ diye hitap etmeye başlamış insanlar.

     

    Yedinci ve –şimdilik– son ruhumuzun adı Gölge. O da en az diğerleri kadar enteresan bir karakter. Normal bir gölge olmaktan çıkıp yaşayan bir varlık haline gelmesini okumak da bir o kadar keyif verici.

     

    Şeytan ayrıntıda gizlidir

     

    Karakterler kadar olayın geçtiği dünya da hoşuma gitti. Dıştan bakıldığında bildiğimiz dünyaya benzese de aslında işler çok farklı. Bir ara boyut söz konusu ve normal insanlar burada olanları göremiyor. Fakat ara boyutun sakinleri insanları pek de güzel bir şekilde görüyor ve onlardan sonuna kadar faydalanıyor. Ruh emen sülükler, insan yiyen bitkiler, kan emici devasa yarasalar ve daha niceleri sokaklarda kol gezmekte. Onları görebilenlerse sadece kahramanlarımız. Yaratıkları görmeleri onlara avantaj sağlamıyor, tam aksine birer hedef haline getiriyor üstelik. Bu da bazı yerlerde aksiyonun neredeyse hiç dinmemesine neden oluyor.

     

    Kitapta pek çok ufak ama hoş ayrıntı da mevcut. Örneğin Nüg karakteri Aşkın Güngör’ün bir başka kitabı olan Düşler Diyarı’nın sakinlerinden. Nüg ile ilgili bölümü okurken önceki kitaba yapılan birkaç gönderme çarpıyor gözümüze. Nüg’e ait bir diğer ayrıntı da isminde saklı. Nüg ve kardeşi Rög’ün isimlerini yan yana koyup tersten okuduğumuzda ‘Güngör’ kelimesini yani yazarın soyadını elde ediyoruz. Bir başka minik ayrıntı da diğer kahramanların isimlerinde gizli. Eğer kitabın başındaki ‘Teşekkürler’ yazısına şöyle bir göz atarsanız Levent Akarsu ve Hakan Can isimlerinin aslında yazarımızın gerçek dostlarına ait olduğunu fark edeceksiniz. Hatta kitabın ilerleyen bölümlerinde Yiğit Değer Bengi bile çıkıveriyor sayfaların arasından karşımıza.

     

    Kitabın İstanbul’da geçmesi ve karakterlerin Türkçe isimler taşıması da bir başka önemli ve gurur verici nokta. Bildiğimiz yerlerde, alıştığımız mekânlarda sıra dışı şeylere şahit olmak gerçekten keyif verici. Sevgili Aşkın Güngör bizi sadece bu yerlere yazın dünyasında misafir etmekle kalmamış aynı zamanda ufak mesajlar da vermiş kitabında. Örneğin Beşiktaş sahilinin kirli denizine bakan ve kıyıya vuran poşetleri, sigara paketlerini ve izmaritler gören Melisa’nın düşünceleri gibi: “Belki de her şey insan olmakla ilgili. Ya da insan olamamakla.”

     

    Çizgi-romana olan tutkusunu da unutmamış yazarımız ve hâlâ çizgi-romanın çocuklar için olduğunu düşünen kesime gayet güzel bir cevap da sıkıştırmış satırlarının arasına.

     

    Eee? Bu bitti!

     

    Özetlemek gerekirse tutuk başlayan fakat kısa süre içinde gerek ilginç karakterleri, gerekse oluşturduğu alternatif gerçeklikle sizi kendisine bağlayan bir kitap “Ruhlar Kayboluyor”. Kısa süre içinde kendinizi kurguya öyle bir kaptırıyorsunuz ki 300 sayfayı ne zaman okuyup da bitirdiğinize hayret ediyor, daha fazlası için iştahla etrafa bakınmaya başlıyorsunuz. Şahsen ben bitirdiğim saniyeden itibaren serinin ikinci kitabını sabırsızlıkla beklemeye başladım. Olayların nasıl gelişeceğini merak ettiğim gibi sevgili Aşkın Güngör’ün yedi kitaplık bir kurguyu nasıl kaleme alacağını, kurgunun üstesinden nasıl geleceğini görmek de ilginç olacak.

     

    Keyifli okumalar dilerim.

     

    M. İhsan Tatari, Kayıp Rıhtım, Ocak 2012

  • AYŞE YAMAÇ / CUMHURİYET KİTAP

    NE EFENDİ NE DE KÖLE

     

    Kapak resminden doğaüstü varlıklarla tanışacağımın işaretlerini aldığım Kayıp Ruhlar Kulübü, ilk sayfaların birinde gördüğüm giriş cümlesiyle beni kendine bağlayıverdi: “Ne efendi ne de köle”…  Bilirsiniz, bir kitap ilk sayfalarında okuru bağlarsa bir daha bırakamaz elinden. Ben de bırakamadım  zaten.

     

    “… Çıldıran biri umut da duyamazdı, değil mi? Oysa Levent hiçbir şeyi kalmasa da umudunun sürmesini istiyordu. Gerçek dünyaya dönme umudunun. Rüyaya ya da kabusa da hiç benzemeyen bu yapışkan şeyden uyanma umudunun…” cümleleri; umut tükenirse önce ekmek tükenir sonra yaşam, ilkesini benimsediğim için olsa gerek, derinden etkilemişti beni.

     

    “BURADASIN KİBİR SAHİBİ” cümlesi, unuttuğumuz, yok ettiğimiz insanlık değerlerinin topluca bir eleştirisiyle karşılaşacağım fikrine kapılmama neden oldu; hemen arkasından gelen metinlerde de yanılmadığımı anladım. Yok ettiklerimizin yerine koyduklarımız, bunların bizi nasıl tükettiği, nerelere sürüklediği konusunda da epeyce sorguladım, kendimi de toplumu da… Nereden nereye düştüğümüzü düşündüm sonra uzun uzun:

     

    “Gözlerinden yaşlar dökülen Levent dehşetle bağırmaya başladı. Yine sessizlik. Yine siyah böcekler. Ve yine mide bulantısı. Ama bu kez öyle yoğun bir dehşetle sarmalanmıştı ki, mide bulantısını dert edecek  durumda değildi. Zemin yaklaşıyordu. Düşmekte olduğu yerde gri irinlerle kaplanmış çalılar, inanması güç değişimler göstermiş korkunç hayvanlar ve kaplumbağanın rengarenk kabuğu ile dalgalanan karanlık gözleri görünüyordu.”

     

    Kitabın sayfaları ilerleyip metnin alt okumalarını yaptıkça ve toplumsal aynamızdan baktıkça, benim de midem bulanmaya başladı. Okuduğum kitabın satırları değil, sanki kendi çığlığımdı:

     

    “Of tanrım! Buna eminim. Eminim! Yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım. Dur biraz… Baktım mı? Aynada kendime baktım mı?”

     

    Anne babaların çocuklarını yetiştirirken yaptıkları yanlışlar konusunda kendilerini sorguladığı, çocukların anne babalarının yanlışlarının bedellerini nasıl ödediği konusu da yer almıştı baş döndürücü bir serüven içerisinde:

     

    “Yola attı ayağının birini. Yoğun trafik akışının ardındaki karşı kaldırıma baktı. Bulunduğu yerin aksine, oradaki tüm kadınlar annesi, tüm erkekler babasıydı. Hayata dair tüm kederlerden yalıtılmış bir yer miydi orası? Orası başka bir diyar mıydı? Orayı anladığında biçimlenen çocukluğuna ait saf aklı, aslında geçmiş zamanları gören bakışları mıydı? İşte böyle hızlı adımlarla geçmişte kalan güzel günlere ulaşılır mıydı?”

     

    Yalnız bu kadar da değildi kuşkusuz! Mitolojik kahramanlara atıfta bulunan (Ra’nın Gözü), yalnızlığın yaralarını gösteren; hırsın, öfkenin, intikam duygusunun insanı nerelere sürüklediğini gözümüze sokan; bunu yaparken de akıcı bir dille ve soluk soluğa bir serüvenle anlatımın zenginleştirilip beni kendine bağlayan bir kitaptı elimdeki. Ama bir o kadar ürküntü verici, bir o kadar da mide bulandırıcıydı; çünkü aynada çırılçıplak kalmış insanlığın geldiği noktaydı satır aralarından belleğime sızıp beni rahatsız eden. Yaşamın gerçeklerini çıplak gözle görmeyi reddettiğimizdendi belki de bu kadar ürküşüm.

     

    Kitabı bitirdiğimde, her insanın sırtına yapışık bir sülük görmeye başlamıştım. Yine de son sayfalarda gördüğüm bir cümle rahatlatmıştı beni:

     

    “… Hala tek parçaydı. Az şey miydi bu?”

     

    Ben de hala tek parçaydım; ama kitabın yedi kitaplık bir serinin ilki olduğunu bildiğimden, son kitabı okuduğumda tek parça kalabilecek miydim; bilmiyordum.

     

    Aynanın gerisindeki sırda gizlenen insanlığın yaralarını görmek ve soluk soluğa, fantastik bir serüven yaşamak istiyorsanız, bu kitap tam da size göre; hem de Düşler Diyarı ve Gohor’dan tanıdığınız Aşkın Güngör’ün fantastik kaleminden… Bakmayın üstünde gençlik romanı yazdığına; yetişkinlerin de bu kitaptan farklı bir tat alıp kendilerini sorgulayacaklarından kuşkum yok.

     

    Ayşe Yamaç, Cumhuriyet Kitap, 8 Mart 2012

comments powered by Disqus
istatistikleri görün