Dünyanın Neden Mesih'in Klonu'na İhtiyacı Yok *

 

Başlıktaki göndermeyi anladınız sanırım. Eh, anlamayanlar için kısa bir girizgâh yapmak da boynumuzun borcu tabii:

 

Christopher Reeve gibi, neredeyse Tanrı tarafından Süperman'i canlandırmak için yaratıldığı düşünülecek kadar rolüne oturmuş bir adamın ardından yeni Süperman Brandon Routh'u tanıyacağımız; Bryan Singer yönetiminde 2006 yılında çekilen Süperman Returns (Süperman Dönüyor) filminde, hırçın, huysuz, inatçı ama iyiler iyisi Lois Lane'i yıllardır tutkuyla istediği Pulitzer ödülüne kavuşturan makalenin başlığıdır gerçekte bu — ve tabii aslı şöyledir: Dünyanın Süperman'e neden ihtiyacı yok?

 

Kripton'la ilgili araştırma yapmak üzere dünyayı kendi haline bırakarak çekip giden Süperman'in beş yıl süren yokluğu sırasında Lois Lane yaşadığı hayal kırıklığını Süperman karşıtı bir makaleye dönüştürmüş, insanlığın gereksindiği umuda kavuşmak için bir yarı-tanrıya değil, kendi kutsal ruhunun kılavuzluğuna başvurması gerektiğinin altını çizmiştir.

 

Bu makale, yukarıda da değindiğim gibi, yazarının kişisel kırgınlığından, hayal kırıklığından, terk edilmişliğin hüznünden beslenmişse de, insanlığa yeni ve bağımsızlığa yönelik bir bakış açısı önermeyi de başarmıştır — Pulitzer'i almasının gerekçesi de budur zaten.

 

İşte, ben de yıllar süren bir emek sonrası tamamladığım ve raflarda yerini aldığı andan itibaren elbet bir gün göze batacağına inancımı koruduğum Mesih'in Klonu'nun iki buçuk yaşına yine sessiz sedasız ulaşması sonucu aynı hislerle kotarıyorum bu yazıyı — ve müjde, Pulitzer falan beklemiyorum.

 

Mesih'in Klonu, zihnim beni yanıltmıyorsa 2005 yılının başlarında yaşadı fikirsel doğuşunu. BU Yayınevi'nde Yazı İşleri Müdürü görevimi sürdürdüğüm sırada, doğaüstü konulara benimkine denk — ve belki de daha fazla — bir ilgiyle yaklaşan sevgili dostum Ali Aydın'la yaptığımız bir sohbet sırasında — Hz. İsa'yı, Kutsal Kâse'yi, İsa'nın Kefeni'ni, çarmıha gerilmeyi ve yeniden doğumu konuşuyorduk — yazarların pek iyi bildiği o kıvılcım zihnimde çakıp söndü. İlk başta bir soru şeklindeydi: Hain havari Yahuda İskariyot peşine taktığı Roma lejyonunu Mesih'in barındığı barakaya götürürken neler hissetmiş olabilir? Bu öylesine kışkırtıcı bir soruydu ki kurgusal olasılıkların zihnime yığılmasına ve tarihin — ve daha da fazlası, mitolojinin — bulanık sayfalarından fırlayan Yahuda'nın zihnimde fink atmaya başlamasına neden oldu. Üstelik, aralıksız şunu söylüyordu: Beni yazmalısın! Öykümü yaz-ma-lı-sın!

 

Böylece, Mesih'in Klonu'nun yazılan ilk cümlesi şu oldu:

 

"Yahuda İskariyot yüzyıllar sonra yazılacak olan Müjde’yi okuma şansına erişseydi şüphesiz her şeyin metinlerde anlatıldığı şekliyle yaşanmış olmasını dileyecekti. Çünkü o zaman karşılaşacağı ölüm daha kısa, daha acısız, böyle bir şey mümkünse daha katlanılır olacaktı. Oysa cebindeki otuz gümüşlük kesenin ruhunu neden rahatlatmadığını sorguladığı kısacık anların dışında o gece hâlinden pek de şikâyetçi değildi. Bir lejyon askerin önünde hızlı adımlarla yürüyor, onlarca değneğin ucunda sallanan meşalelerle fenerlerin ustaca eğip büktüğü gölgesini takip ediyordu."

 

Yazarın kurguyla imtihanı tuhaf bir mücadeledir. Ben yayınlanan tüm kitaplarımdan daha fazla Mesih'in Klonu'nda deneyimledim bunu. Örneğin, ilk olarak yazdığım ve kitabın girişi olmasını planladığım bu cümleler, kurguya yaptığım müdahaleler sonrası ancak 85. sayfada yer bulabildi kendine, açıklayıcı bir "Ara Metin" olarak. Zaten Mesih'in Klonu yeniden kurgulanan ve tüm imkansız olasılıkları yaşanabilir kabul eden bir alternatif tarih kitabıydı bana kalırsa, her ne kadar Radikal Kitap'taki eleştirisinde kitabı yerleştirecek bir alan bulamadığını göğsünü gere gere söyleyen Haluk Hepkon bunu anlamasa da.

 

İşte, hızlı bir manevrayla edebiyatımızın yüksek değerlerine geçiş yaptık: Eleştiri — ya da başka bir ifadeyle, birinin gözüne batmayı nasılsa başaran tanınmamış yazara ait şanslı kitabın boyunun ölçüsünü alma aşaması. Baylar bayanlar, işte, zurnanın zırt dediği yer burası!

 

Gelişmiş ülkelerdeki meslektaşlarının aksine Türkiye'de yazarlar telif ücretleriyle zengin olmaz — adı Elif Şafak, Orhan Pamuk, Tuna Kiremitçi, Canan Tan, Orkun Uçar, Turgut Özakman değilse tabii. Benim gibi hayatını sürdürmek için sevdalısı olduğu yazıyı üretmekten başka işler de yapmak zorunda olan görünmeyen yazarlar bu nedenle gereğinden çok daha fazla önem verir eleştiri müessesine. Çünkü o müessese, ne yazık ki ülkemizde okura ulaşmanın birincil koşulu olan basın dünyasının ilgisini kitaba çekmeye yarayabilir. Tamam, kabul, her zaman gerçekleşmez bu. Yere göğe konamayan eleştirilere sahip kitapların bin adetlik satışa yine de ulaşamadığı pek çok örnek vardır, ama manzaraya bir de diğer taraftan bakarsanız, basının köşe sahibi kalemşörlerinin değinmeye karar verdiği hemen her eserin çok satan halini aldığını da görebilirsiniz.

 

Bu önemli mi? Çok satan olmak yani. Edebi lezzetin genellikle en az satan kitaplarda barındığını söyleyecek okurlar için elbette değil. Ama hayır, böyle bir genelleme yapacak değilim. Yani, az satan bütün kitaplar edebi bakımdan harikadır, martavalına kendim inanmazken sizin inanmanızı sağlamakla zaman harcamayacağım. Abesle iştigal olur bu. İyisi mi, şöyle bir denklemde orta yolu bulalım: Okuruna ulaşamamış, bu nedenle bilinmeyen pek çok harika kitap raflarda çürüyorsa da, çok satan ve hakikaten ustaca kaleme alınmış, çok iyi edebi eserler de var. Yani, çok satan iyi eserler olduğu gibi, az satan kötü eserler de fazlaca mevcut dünya edebiyatında.

 

Öyleyse, soruyu, çok satan olmak önemli mi, halinden çıkarıp şöyle düzenlemekte fayda var sanırım: Çok satan kitap yazmak yazar için önemli mi? (Zurnanın bir kez daha zırtladığını siz de duydunuz mu?)

 

Size, öğretmenliğin kutsal olduğunu söylediler; şairlerin tanrısal olduğunu; yazarların erdemli olduğunu; imamların, hahamların ve papazların Tanrı'yla aranızdaki bağ olduğunu; sanatkârların duyarlı olduğunu — listeyi uzattırmayın bana, biliyorsunuz işte, böyle bir yığın safsatayla kutsallaştırdı insanların bir kısmı kendini ve birilerini. Oysa kutsal olan bu kılıflar değil, yaptığınız şeyi yapma gerekçenizdir. İnsanlığa gerçekten artı değerler katmaya niyetli olan bir tornacı — bir bakkal, bir muhasebeci, bir ebeveyn — kendini kutsallaştırmaktan haz duyan öğretmenden de, şairden de, yazardan da, imam, haham ve papazdan da, sanatkârdan da daha kutsaldır. Hatta bir adım ileri giderek şunu söylemek bile mümkün ki, hayatına yansıtmaktan mahrum olduğu tüm iyi niyetli şeyleri gün yirmi dört saat geveleyip de kendi yaşamında uygulamayandan daha ikiyüzlü bir varlık yoktur.

 

Yani mi? Yanisi şu: Bendeniz, çok satar olmak benim için önemli değil, diye ahkâm kesen ikiyüzlü yazarlar güruhundan olmayı reddediyorum. Kabul, bu cümleyi gerçekten büyük samimiyetle söylemiş adamlar ve kadınlar var, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar  gibi başyapıtlar kaleme almayı başaran J. D. Salinger gibi, ama sayılarının çok olduğuna inanasım gelmiyor. Çok satar olmanın benim için önemli olmasından sanırım. Çünkü, satılan her kitabım, yazdıklarımın hakkıyla yorumunu yapabilecek bir okura ulaşması olasılığını etkileyecek. Tanrı aşkına, bunu hangi yazar istemez? Bir çeşit mastürbasyon gibi kendimi tatmin etmek için yazmıyorum ki. Zihnimizin bağlı olduğunu varlığım kadar net bildiğim Ortak Bilinç'e doğruluğuna inandığım şeyleri aktarabilmek adına yazıyorum, okunmak ve bilinmek için. Beklentilerim bu doğrultudayken azıyla yetinmek bana göre değil. Eh, yetinenlere de mütevazı yaklaşımları nedeniyle şapka çıkardığımı söylemeden geçemeyeceğim.

 

Ama, hayır, yanlış yorumlanmayı da istemiyorum tarafınızca. Çünkü yazdıklarımın gerçek okurunu bulduğuna tanık olmuş biri olarak şanssız da addedmiyorum kendimi — anlayacağınız, bakın, nasıl da hak ettiğim değeri bulamıyorum, hadi, hep birlikte bana acıyalım, yazısı değil bu. Bu, daha çok, beklentilerim gerçekleşmese de daha iyisini yapabilmeye çalışıyorum, yazısı. Ancak tam da bu nedenle sitemkâr biraz da. Hayır, okuruna değil; eleştiri kıstaslarını yayınevinden gelecek reklam parasına göre belirleyen basına, kitabın ruhuna erişmek yerine yüzeysel okuma yapmayı tercih eden eleştirmene, metne derinlikli bakmaktan yoksun eleştiri sistemine ve tabii, kendime. Sanıyorum, bu aşamada gereken de bu.

 

Yukarıda da değindiğim gibi, aslında Mesih'in Klonu "gerçek okur"unu bulmayı başardı. Bu gerçek okur sayısı iki elin parmaklarını geçmese de oldu bu — ki, okurundan sağlam bir geri dönüş almayı başaramayan pek çok yazara kıyasla bu konuda kendimi şanslı varsaymam bile mümkün. İzninizle, o geri dönüşlerin birkaçına bakalım şimdi:

 

Kitap Yurdu'ndaki Mesih'in Klonu sayfasının altına kitabın okuru Özge Biricik şunları yazmış:

 

Mesih'in Klonu benim için 2007'nin sürpriz kitaplarından biriydi. Hiç ummadığım kadar kaliteli bir kurguyla kotarılmış, yer yer tarihi roman yer yer de aksiyon romanı olarak akan, gizemci, ilerici, benzersiz okuma keyfi sunan bir roman.

 

Demeliyim ki piyasada bolca bulunan ve edebi zayıflıklar nedeniyle okunamayan komplo kitaplarından biriyle karşılaşacağım düşüncesiyle almıştım. Oysa yazar beni daha ilk sayfalarda şaşırtmayı başardı, ortaya Türk edebiyatı için benzersiz bir eser koyduğunu kanıtladı.

 

Mesih'in Klonu bir film gibi kesintisiz akıyor. Elden bırakmak çok güç. Tarihi bilinmezlere inanılmaz bir mantıkla ışık tuttuğu yetmezmis gibi, bilimsel birçok konuyu da inanılmaz bir sadelikle aktarıyor.

 

Yazdıklarımın bir övgü silsilesi gibi ilerlediğinin farkındayım, ama bir sosyoloji eğitmeni olarak üniversitedeki öğrencilerime de önerdiğim bu romanı başka türlü okurlara tanıtmam mümkün değildi.

 

Yazarı ve yayıncıyı kutluyorum.

 

Aynı sayfadaki bir başka geri dönüş de Aynur Gürsu adlı okur tarafından yapılmış:

 

Bu kitabı çok beğendim. Aşkın Güngör'ün okuduğum ilk kitabı ve ister istemez hayran kaldım. Fakat kitap öyle bir bitti ki sanki devamı olacakmış gibiydi... Acaba kitabın devamı olacak mı, ya da var mı? Ben aradım fakat bulamadım...

 

Bir diğer popüler kitap satış sitesi olan Idefix'teki Mesih'in Klonu sayfasında yer alan okur yorumları da biri hariç övgülerle dolu. Övgülerin metni deşmek yerine kısa beğeni cümlelerinden oluşmasını göz önüne alarak sadece "Vaktinize Yazık" başlıklı olumsuz eleştiriyi burada paylaşmayı tercih edeceğim:

 

"5 kişinin bol keseden 10 puan vermesine (sanki Barış Manço'nun çocukları var karşılarında, 10 puan 10 puan ve Aşkın şampiyon) ve arka kapağın ilgimi çekmesine kanıp, hevesle alıp ite kaka zar zor bitirdiğim bir kitap oldu. Size diyeceğim odur ki, burada gördüğünüz yorumlar ve verilen puanlar gerçeğe en ufak bir yakınsama göstermiyor bile.

 

Tamam, konu ilgi çekici ama çok yavan işlenmiş. Tamam iyi kötü bir edebi anlatım katılmak istenmiş, ama sayfalar akmıyor. Olmamış diyor 10 üzerinden 4 veriyorum."

 

Okurundan geldiğini hesaba katarsak, ben buna da "hayır" demiyorum. Beğenenler kadar beğenmeyenler de deşsin kitabı, ama mümkün mertebe diğer okur adaylarına doyurucu fikir vermek adına yapsın bunu.

 

Başka kitap satış ve tanıtım siteleriyle, bloglarda da çeşitli eleştiriler var kitapta ilgili. Ulaştıklarıma Mesih'in Klonu'na ait blogda yer vermiştim. Hatta tanıdığınız yazarların değerli eleştirilerine de ulaşabilirsiniz orada. Dileyen buraya tıklayıp ilgili sayfaya gidebilir.

 

Ben son olarak sizinle, türün üstatlarından Giovanni Scognamillo'nun lütfettiği değerlendirmeyi paylaşmakla yetineceğim:

 

"(...) Aslında kitabın sonuna az kaldı, ama yorumlamak için çokça malzeme var, final sürpriz olacaktır. İtiraf edeyim ki yazarlığınızı sayenizde keşfettim ve çok memnun kaldım Türkiye'de Dan Brown tarzı bir yazarın bulunduğunu öğrendiğim ve tadını aldığım için. Evet, romanınız başka bir ülkede çıkmış olsaydı dolar veya avro milyoneri olurdunuz. Her şeyden önce konu gerçek bir buluş, yaklaşım hem siyasal hem inançsal göndermeleri ile doğruları listeliyor, kaynak araştırması ise örnek bir çalışma. Sizi candan kutluyorum. (...)"

 

Sanıyorum, sözü nereye bağlayacağımı anladınız. Okurlarının tamamına yakını tarafından beğeniyle karşılanan; Giovanni Scognamillo, Burak Eldem, Sadık Yemni, Mavisel Yener, Melek Güngör gibi edebi donanıma sahip yazarlarca olumlu yaklaşılan Mesih'in Klonu'nun basın tarafından görünmemesinin nedeni... Benim aradığım bu.

 

Türkiye'de yayınlanan ve komplo teorisi kitabı diye sınıflandırılan, maalesef pek çoğuna "paçavra" demek zorunda kaldığım onlarca kitaptan ayrı bir yerde durması için aylarca bilgi araştırması yaptığım; sayfalarının arasında genetik teknolojinin, tarihsel kurgunun, bilim kurgunun, gelecek öngörüsünün yer aldığı; başka türlüsünü bilmediğimden hemen her cümlesini ince ince tasarlamaya gayret ettiğim bir kitabın — hele ki değindiği İsa Mesih ikilemi, Kutsal Kâse teoremi, Amerika'nın dindarlık silahı, Deccal'e ve Mehdi'ye atmaya çalıştığı modern bakış nedeniyle hiç değilse bilinir olması gereken bir kitabın — suskunlukla çevrelenmesinin nedeni ne?

 

Başka sekilde sorarsak — Dünyanın Mesih'in Klonu'na neden ihtiyacı yok?

 

Her ay çok daha kaliteli onlarca benzer kurgunun rafları işgal etmesinden mi, bendenizin lüzumsuz beklentisini karşılayacak yetkinlikte olmamasından mı?

 

Aşkın Güngör, 19 Nisan 2010

 

 

 

 

comments powered by Disqus

 

istatistikleri görün