Küçük Prens ve Çizgi Romanı Üzerine Birkaç Kelam

 

Bilen bilir (bu saatten sonra bilmeyene öğretmek için çaba sarf edecek de değilim, o ayrı) Küçük Prens, Antoine de Saint Exupéry'nin kaleme aldığı, 1943 yılında yayınlanan ve yayınlandığı andan itibaren tüm dünyada geniş bir hayran kitlesine sahip olan (ki ilginçtir, kitabın hayranları çocuklardan çok yetişkinlerdir) bir çocuk kitabıdır. Kaliteli hemen her çocuk kitabının sahip olduğu metaforik yapısının yardımıyla, mesajını, okuyan her yaştan insan için farklı bir boyutta vermeyi başarır. Belki de yukarıda parantez içinde değindiğim "çocuklardan çok yetişkinler tarafından sevilme" hadisesinin nedeni de yetişkin okura yönelik daha fazla "alt mesaj" içermesindendir, kimbilir (Benim bilmediğim ortada).

 

Wikipedia bize Küçük Prens'in orijinal adının Fransızca Le Petit Prince olduğunu, hem yazar hem de pilot olan Exupéry'nin kitabı New York'ta bir otel odasında yazdığını söyler (Doğrusu iyi de yapar, yoksa bu hayati ayrıntıyı bilmemiz mümkün değildir).

 

Exupéry kitabı yazmakla kalmaz, aklındaki evreni ve bittabii ki karakterleri çizgiye de yansıtır. Anlayacağınız, Küçük Prens, yazarının betimlemeleriyle olduğu kadar çizimleriyle de hayat bulmuş, okurun zihninde de her iki olgunun kaynaşmasıyla hacimlenmiştir. Peki, iyi mi olmuştur? Şüphesiz. Exupéry'nin çizimleri sade, naif, ama her durumda çok samimidir. Yazının tam zıttıdır yani. Karışık mı anlattım? Şöyle izah etmeme izin verin: Küçük Prens'in metni alt anlamlarla yüklü metaforik bir yapıya sahipken çizimleri (neredeyse) kalemle yeni buluşan bir çocuğun gayretli çabasını yansıtırcasına samimidir. Yazıyla çizim arasındaki yapısal zıtlığın birbirini desteklemesiyle oluşan muhteşem bir yansıma çıkar ortaya. Sanki Exupéry, tam da kitapta anlatmaya çalıştığı gibi, "göze görünenin" değerini "kendisini tamlayan değerlerle "elde edebileceğini vurgulamaya çalışmıştır. "Bakın," demektedir, "bu çizgilerin bu denli sade olmasının nedeni, tek başına güzellik taşımamalarından kaynaklanıyor. Onları sizin için güzel kılan şey, aynı sayfaları paylaştıkları yazıların varlığıdır." Şüphesiz ki böyle bir varsayımsal cümleyi oluştururken olgular değişkenlik gösterebilir. Yani cümlenin yukarıdaki gibi değil de şöyle kurgulandığını da düşünebiliriz: "Bakın, bu metinlerin bu denli metaforik olmasının nedeni, tek başına güzellik taşımamalarından kaynaklanıyor. Onları sizin için güzel kılan şey, aynı sayfaları paylaştıkları resimlerin varlığıdır."

 

Şimdi izin verirseniz (ki hoş, vermiyor da olsanız yazmaya devam ediyorum) bu değerlendirmeleri yapmanın "tehlikeli sularda yüzmek" anlamına geldiğini söylemeliyim. Anlayacağınız, size "Küçük Prens hakkında bir iki kelam etmek" pek de zararsız bir eylem değil. Neden mi? Gayet basit: Küçük Prens kutsal bir metindir.

 

Evet, öyledir, abartmıyorum. Küçük Prens'in severleri metne ve şüphesiz (varsayımımızda da değindiğimiz gibi, metni anlamlı kılan) resimlere, kutsal metinlere özgü bir fanatizmle bağlıdır. Kendi zihinlerinde uzun yıllar önce değerlendirmelerini yapmış, kararlarını vermiş, o kararların değişmezliğini kabullenmiş ve hatta benliklerinin parçası haline getirmişlerdir. Öyle ki, kimileri için, Küçük Prens'le ilgili yapılacak her yeni değerlendirme abesle iştigal, her olumsuz yorum küfre eşdeğerdir. Bu şartlar altında Küçük Prens'e yönelik, içinde soru işareti taşıyan tümceleri sarfeden ya da kahramanı ve evrenini "kendi algısına göre" yorumlayan herkes Küçük Prens Cemaati'nin şimşeklerini üzerini çekebilir. Bu yazıyı allem edip kallem edip buralara dek getirmemin nedeni de benzer bir işe kalkarak Küçük Prens'i "kendi algısına göre" yorumlayan çizer Joann Sfar'ın ne denli tehlikeli bir iş yaptığına değinebilmek içindir. Sıkılmadan buraya dek okuduysanız buyurun, devam edelim:

 

Joann Sfar, yukarıda iki kez tırnak içinde imlediğim gibi Küçük Prens'i kendi algısına göre yorumlamış, okurların zihninde klasikleşmiş her olguyu yeniden yaratmayı denemiştir. Bu deneme yurtdışında ilgi de görmüştür doğrusu. Küçük Prens'in çizgi romanı Fransa'da altı ay gibi kısa bir sürede 110.000'lik tiraja ulaşmış, aralarında Türkiye'nin de olduğu 26 ülke eseri yayınlamak için telifini almıştır. Şüphesiz bu başarıyı sadece Sfar'ın muhteşem yeteneğine mal etmek mümkün değil. Günümüzde hemen hemen tüm dünya için kült ikonlardan biri haline gelen, kendi markasını oluşturan Küçük Prens'in sadece adının bile kitabın çok satarlardan olmasındaki en önemli itki olduğu yadsınamaz. Ancak bu önemli ayrıntı bile sanatın bir dalı olan çizgi romanı kullanarak (bir kez daha yineliyorum, kendi algısına göre) Küçük Prens evrenini yeniden biçimleyen çizer Joann Sfar'ın emeğine haksızlık etme hakkını doğurmaz. Evet beyler bayanlar, zurnanın zırt dediği yere geldik.

 

Küçük Prens'in çizgi roman olarak Türk okuruyla buluşmasından sonra sanal alemlerde bir çatışmadır sürüyor: Joann Sfar, Küçük Prens'in özüne ihanetle, ana metinde çok önemli olan kimi imgeleri geri planda bırakmakla ve hatta karakteri eciş bücüş, pörtlek gözlü, iğrenç bir yer mantarına döndürmekle suçlanıyor. Hayır, abartmıyorum, SUÇ-LA-NI-YOR! Çünkü en tehlikeli işlerden birini yaptı ve bir kutsal metni yeniden yorumladı. Bu küfürdür! Abarttığımı düşünüyorsanız Google'ı açın ve Küçük Prens çizgi romanıyla ilgili bir arama yapın, bakalım nelerle karşılaşacaksınız. Benzer bir tartışma üyesi olduğum Çocuk Yazını grubunda (öbek, öbek, öbek) da yaşandı, ama bu platformda söz konusu tartışmanın ayrıntılarına girme lüksüm yok. Dışarı yazı taşımış gibi olurum ki, Küçük Prens'e ihanet eden bir çizerin savunuculuğuna soyunmuş gibi görünürken bir de böyle bir suçlamaya maruz kalmamı istemezsiniz sanırım. Sadece şunu söyleyebilirim: Türk çocuk edebiyatına eserler veren çok yetkin isimler de Küçük Prens'in bu uygulamasından hiç ama hiç memnun değil. Haklılar mı? Bence değiller. Ama bu yazının girişinde değinmeye çalıştığım "yazı resim uyumuyla zihnin hacimlendirdiği Küçük Prens evreni"ni göz önüne alırsak (ki almamız kaçınılmaz) haklılar da... Ne karmaşık, değil mi?

 

Hayır, aslında değil. Bize bu sorunla ilgili çözüm yolunu bizzat Küçük Prens kitabı gösteriyor aslında. Buyurun:

 

"(...)İşte bu yüzden bir kutu boya kalemi ve birkaç kurşun kalem aldım. Benim yaşımdaki biri için, özellikle de altı yaşındayken yaptığı, içten ve dıştan iki boa yılanı resmi dışında hiçbir şey çizmemiş bir adam için yeniden resim yapmaya başlamak oldukça güç bir iş. Resimlerimin mümkün olduğu kadar gerçekçi olmasına çalışacağım. Ama bunu başarabileceğimden emin değilim. Bir çizim gayet iyi giderken, diğer bir çizim gerçeğine hiç benzemiyor. Küçük prensin boyu konusunda da hatalar yapıyorum. Bazen küçük dostum olduğundan daha uzun boylu, bazen de daha kısa görünüyor. Giysisinin renginden de emin değilim. Bu yüzden de elimden gelenin en iyisini yapıp, el yordamıyla iyi kötü bir şeyler çıkarmaya çalışacağım.

 

Bazı önemli detayları da yanlış çizebilirim, ama beni bağışlamalısınız. Küçük dostum bana hiçbir şeyi açıklamadı. Herhalde benim de kendisi gibi olduğumu sanıyordu. Ama ne yazık ki ben kutuya baktığımda koyunları göremiyorum. Belki de yetişkinlere bir parça benziyorum. Yaşlanıyorum.(...)"

 

Bu satırlar Exupéry'e ait ve Küçük Prens'in içinde yer alıyor. Çizer (ve tabii yazar) aklındakileri resme dönüştürürken yapabileceği hatalara değiniyor ve peşin peşin okurlarından bağışlanmayı diliyor. Üstelik bunu tam da şu cümleyle yapıyor: "Bazı önemli detayları da yanlış çizebilirim, ama beni bağışlamalısınız."

 

Konuyu buradan alıp çizgi romana bağlamamda sakınca olmaz sanıyorum. Çünkü şu soru konunun çizgi roman ayağını da bir nebze bağlıyor sanki: Bu bağışlanma cümlesini kuran kitabın yaratıcısı Exupéry değil de çizgi romanın yaratıcısı Joann Sfar olsaydı ne olurdu?

 

Alın size birkaç soru daha: Aylara, belki de yıllara yayılan bir çizim eylemini "tu kaka" deyip bir kenara atarken düşünmemiz gereken bir şey daha yok mu? Mesela "emek" gibi. Ki, yine bizzat Exupéry emeğin önemini şöyle nitelemeye çalışıyor eserinde:

 

"(...)Unutma, dedi tilki, gülün için harcadığın zamandır gülünü bu kadar önemli yapan.

 

Gülüm için harcadığım zaman... dedi küçük prens hatırlamak için...(...)"

 

Yoksa değerlendirmemizi kendi beğeni ve kabullenişimizle biraz fazla mı sınırlandırıyoruz? Joann Sfar Küçük Prens klasiğini alıp ondan bir başka başyapıt daha çıkardı da biz mi önyargılarımızın esiri olarak çabasını küçümsüyoruz?

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, Joann Sfar'ın kalemi kuvvetli. Çok yetenekli olduğu yadsınamaz. Planlar, karakterler, çizginin akıcılığı dört dörtlük... Exupéry'nin çizimlerinde boncuk gözlü bir yakışıklı olan Küçük Prens'in gözlerinin "abartılı" çizilmesi gerçekten radikal bir değişim ve bu denli yadırganmasını anlayabiliyorum, ancak bir de "çizer yorumu" diye bir şey var ki, onu ne yapacağız? Sfar kendi üslubuyla Küçük Prens'e yeni bir soluk getirmeyi denemek yerine Exupéry'nin çizimlerini bire bir kopyalayarak hazırlasaydı eserini, çok daha iyi bir şey mi yapacaktı? Belki. Ama böyle bir seçim çocuk okurlardan çok, Küçük Prens'ini zihninde yaşattığı gibi görmek isteyen biz yetişkin okurları mutlu edecekti. Evet, itiraf ediyorum, ben dahil. Ancak çocuklar (en azından büyük bir kısmı) durumdan hiç de şikayetçi değil. Yurtdışında altı ayda 110.000 satan kopyalardan söz etmiyorum. Küçük yeğenimin elinde büyük bir mutlulukla taşıdığı, sayfalarını çata çuta çevirdiği, resimdeki hemen her nesneyi minik parmağıyla işaret edip adını söylemeye çalıştığı, heceleyerek kendisine okuduklarımı büyük keyifle tekrarladığı Türkçe basılan Küçük Prens çizgi romanından söz ediyorum. Sanıyorum tam da burada yine Küçük Prens imdadıma yetişecek:

 

"(...)Asteroid-B-612 hakkındaki bu açıklamaları sadece büyükler için yapıyorum. Onlar şekillerden hoşlanır. Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz, asla en önemli soruları sormazlar. Size arkadaşınızın sesinin nasıl olduğunu, hangi oyunları tercih ettiğini, ya da kelebek koleksiyonu yapıp yapmadığını hiçbir zaman sormazlar. 'Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babası kaç lira kazanıyor?' gibi şeyler sorarlar. Ancak bunları bildiklerinde onu tanımaya başladıklarını düşünürler.(...)"

 

Sadede geleyim: Küçük Prens'in bu çizgi roman uygulaması (tüm yazı boyunca söylediklerime karşın) beni tatmin etmedi. Hayır hayır, kendi tuzağıma düşmüyorum. Bu çalışmanın son derece güçlü çizgilere sahip, derdini adam akıllı anlatan, (Küçük Prens'i zihninde "zaten" hacimlendirmiş olan okurları bir kenara ayırırsak) çocuk ve genç okurunu memnun edecek bir bütünlüğe sahip olduğu iddiasındayım hala. Ama tüm bu artı değerler bu kitaptaki Küçük Prens'in "benim Küçük Prens'im" olmasını sağlamıyor. Çünkü ben de (ne yazık ki) "şekillerden hoşlanan yetişkinlerden" biriyim ve yeniliğe fazlasıyla kapalıyım. Zihnimde (şüphesiz Exupéry'nin de isteğiyle) hacimlenmiş bir Küçük Prens var: Çalakalem çizgilerden oluşan, dingin duruşunda bile gizli bir enerji sezinlediğim boncuk gözlü bir çocuk. Yani zihnimde bir Küçük Prens şekli var ve o şekli eğip bükemiyorum, çocuklar gibi kabullenici olamıyorum. Çocukken sahip olduğum kabulleniş ve her şeyin olabileceğine dair taşıdığım inanç çok uzak görünüyor. Belki (ve hatta şüphesiz) Asteroid-B-612'den bile uzak. Şimdi tüm o güzel hisler ruhumun dibinde bir sır gibi duruyor. Bir... sır...

 

"(...)Bu gerçekten büyük bir sır. Sizin gibi, benim gibi küçük prensi sevenler için, evrenin kim bilir neresindeki bir koyunun bir çiçeği yemiş ya da yememiş olması çok önemli bir şeydir.

 

Gökyüzüne bakın. Kendinize 'Acaba koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi?' diye sorun. Bakın her şey nasıl da değişiyor.

 

Ve bunun neden bu kadar önemli olduğunu büyükler asla anlayamaz.(...)"

 

Aşkın Güngör, 5 Nisan 2010

 

 

 

 

comments powered by Disqus

istatistikleri görün