MESİH'İN KLONU

Her şey 1958 yılında İsrailli arkeolog Yardena Alexander’ın Kubbetüssahra’daki inanılmaz keşfiyle başlar. Arkeolog yüzlerce yıldır mitlere esin kaynağı olan Kutsal Kâse’yi bulmuştur ve rivayet edildiği gibi Kâse’nin içinde M.S. 33’te Golgota tepesinde çarmıha gerilen kişinin kanı vardır. Yani, Hıristiyan öğretisine göre Hz. İsa’nın; İslam inancına göre “Hz. İsa olmayıp, Allah katından bir ilimle yüzü ona benzetilen biri”nin…

 

Roman bu ikilemden hareketle Kutsal Kâse’deki kan tortusundan alınan DNA ile klonlanacak kişinin “gerçekte” kim olduğu sorusunu hem bilim kurgusal, hem de fantastik normları kullanarak sorgular. Yanıtları irdelerken de yine yüzlerce yıldır her Sami dinde dillendirilen; kitaplara, incelemelere, makalelere konu olan kıyamet rivayetlerini referans alır…

 

Hemen her kıyamet senaryosunda insanların evrensel tüm kötülükleri simgeleyen figür olan Deccal’ın etkisine gireceği söylenir. Deccal kitlelerce kutsanacak, peygamberliği kabullenilerek izinden gidilecektir. Hatta insanlık onu binlerce yıl dilinden düşürmediği bir sıfatla anacaktır: Mesih!

 

Peki yirmi birinci yüzyıl insanı nasıl ve ne gerekçeyle tarihin tozlu sayfaları arasındaki peygamberlik makamını kabullenecek, bir insanın kutsallığına inanacaktır? Roman günümüzdeki pek çok şey gibi bunun da ancak bilimin referansıyla mümkün olacağını iddia eder.

cArleone

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

YORUMLAR

  • KÜNYE

    Kitap Adı: Mesih’in Klonu / 2. Basım

    Basım Yılı: Kasım 2012

    Türü: Roman / Fantastik / Alternatif Tarih

    Sayfa Sayısı: 560

    Kapak: Aşkın Güngör

    Yayıncı: Postiga Yayınları

     

    Kitap Adı: Mesih’in Klonu / 1. Basım

    Basım Yılı: Kasım 2007

    Türü: Fantastik Roman

    Sayfa Sayısı: 520

    Kapak: Aşkın Güngör

    Yayıncı: İnkılâp Kitabevi

  • ARKA KAPAK

    “TANRIM! TANRIM! BENİ NİÇİN TERK ETTİN?”

     

    Binlerce yıla yayılan dehşet bu sözlerle başladı. Bundan iki bin yıl önce. Şimdi de dünyayı kıyamete sürükleyecek son savaş yaşanıyor. Ve felaket size bir nefes kadar yakın!

     

    Öyleyse, Amerika’nın Mesih’ine selam durun!

     

    Kutsal Kâse’deki kandan alınan DNA örneği ile klonlanan Mesih yeniden yeryüzünde yürüyor ve dünyaya aydınlık günler vaat ediyor! Selam durun!

     

    Peki ama bu “yeniden doğum” kıyameti tetikleyecek küresel bir planın parçası olabilir mi? İsa’nın Golgota’da çarmıha gerilmesiyle başlayıp Tapınak Şövalyeleri’nce korunan Kutsal Kâse’ye dek uzanan, Kubbetüssahra’yı, Beyaz Saray’ı, Marduk felaketini, Mehdi’yi ve hain havari Yahuda İskariyot’u barındıran bu öyküde karışık bir şeyler yok mu?

     

    Hayır! Hayır! Çünkü Amerika’nın Mesih’i aydınlık vaat ediyor!

     

    Bundan sonra İstanbul, Riyad ve New York’daki gibi katliamlar olmayacak! Güçlü güçsüzü ezmeyecek! Güzel günler gelecek!

     

    Çünkü Amerika’nın Mesih’i aydınlık vaat ediyor! Selam durun!

     

    Peki ama Amerika’nın “Yeniden Doğan Mesih” olarak lanse ettiği kişi gerçek İsa değil de tarihin karanlıklarında gizlenen çok büyük bir kötülüğün simgesiyse? “Mesih’in Yeniden Doğumu Projesi” dünya egemenliğine soyunan Amerika’nın son ve en önemli kozuysa?

     

    Hayır! Hayır! İnkâra sapmayın! Selam durun! Yeniden Doğan Mesih aydınlık vaat ediyor!

     

    O aydınlık ‘Kara Urbalılar’ın ardında saklı olsa da, ‘Gerçeğin Kulları’ sözde aydınlığı gerçek aydınlığa çevirmeye çalışsa da, bir Mehmet dünyayı değiştirmek için duvarların ardına hükmetse de, Yeni Doğan, Son Doğan’a evrilse de aydınlık geliyor, er ya da geç.

     

    Şimdi ya da sonra…

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    16 Haziran 33

    Kudüs yakınları

     

    İsa penceredeki kalın örtüyü aralayıp dışarı baktı. Her eğimine gölgelerin başka bir tonunu sürünen uçsuz bucaksız araziden ve uzaklarda geceye karışmış gibi görünen ağaçlardan başka şey göremedi. Yıldızların çakadurduğu engin göğe çevirdi yüzünü. Bu gece, diye geçirdi aklından, hüküm gerçekleşecek.

     

    Geri çekilerek odayı süzdü. On bir öğrencisi yere serdikleri döşeklerde sessiz vızıltılarla uyuyordu –her biri diğerinden daha hevesli, daha kararlı, daha tutkulu on bir havari. Şu an aralarında olmayan on ikinci, yazılanın gerçekleşmesine sebep olacağını bilmeden kendini feda ediyordu.

     

    İsa ellerini açarak atalardan kalma bir dua okudu. Yüzüne sürdü avuçlarını. Tekrar pencereye sokularak dışarıyı süzdü. İlerilerde, ağaçların geceye karıştığı yerde gölgelerin devrildiğini gördü. Karanlığın küçük kızıl noktacıklarla delindiğini fark etti çok geçmeden. Bunlar geceden firar eden kızıl yıldızlar değilse, kalabalık bir lejyonun taşıdığı değneklerin ucunda sallanan meşale ve fener alevlerinden başka ne olabilirdi? İşte, diye düşündü, yazgının adımları yaklaşıyor.

     

    Geri çekildi. Uzun uzun ve belki de o güne dek olduğundan daha büyük bir sevgiyle süzdü rüyalarla sarmalanan öğrencilerini. “Uyuyun,” dedi. “Uyandığınızda Söz’ü yayacaksınız. Uyuyun... Duacıyım ki Tanrı küfre uğramaktan ve yakalanmaktan korusun sizi.”

     

    Kapıyı aralayarak dışarı çıktı. Eşikte durarak dikkatle baktı ufka doğru. Kızıl noktacıkların bir nebze de olsa büyüdüğünü ve gölgelerin göğe kaçışadurduğunu gördü. Daha var, diye geçirdi aklından. Ağır adımlarla avluya inerek kurnanın başına geçti. Binlerce yıllık bir ritüele uyarak yıkadı bedeninin açıkta olan bölümlerini. Saçlarını ıslattı. Bir kez daha kolaçan etti yaklaşanlarla aralarındaki mesafeyi. Tekrar içeri girdi. Olabilecek en hafif adımlarla ilerledi odanın köşesine. Parmaklarını kulaklarına değdirerek, “Söyleyeceğin her şeyi

    dinlerim,” dedi. “Ve itaat ederim emirlerine.” Binlerce yıldır süregelen saygı seremonisine uyarak ellerini karnının üstünde birleştirdi. Dizlerinin üzerine çöktü sonra. “Çünkü cümlendeki bir kelimeyim,” diye inledi. Eğilip yere dayadı alnını. “Baş koyarım yoluna.”

     

    Havariler döşeklerinde dönerken, ara sıra kayıp giderken gecenin yıldızları bir bilinmeze ve ufuktaki kızıl noktacıklar şekil kazanıp meşalelere dönüşürken, İsa bu hareketleri birkaç kere yineledi. Tam son kez doğrulmak üzereyken hissetti alışık olduğu titreşimi. Tüyleri diken diken oldu. Engellenmesi güç şekilde sarsılmaya başladı bedeni. Dizlerinden destek alarak, güç de olsa ayağa kalktı. Bir farklılık var, diye düşündü. Titreşim çok yoğun. Her zamankinden daha yoğun.

     

    Aynı anda çevresini saran her zerre özel ateşini ortaya saçtı. Gölgelere izin vermeyen aydınlık doldu odaya. Boşluk eğildi, büküldü, çalkalandı. Sayısız ışık noktacığı açılıp kapandı hızla. Hiçlik şekil aldı.

     

    İsa, Vahiyci’yle karşılaştığı her seferde olduğu gibi başka bir gerçekliğe itilir hissetti kendini. Zihnini bir taşkınlık kapladı. İçinde olduğu odanın da, etten kılıfının da dışına aktığını duyumsadı. Zamanın büküldüğü, akışın durduğu, çevresinde çakaduran ışık noktacıklarından başka her şeyin aslından uzak olduğu hissine kapıldı. Gözlerini kırpıştırarak bakmayı denedi yine de. Kısacık bir an saf aydınlıktan başka şey göremedi.

     

    Sonra usulca biçimlendi aklındaki resim. Işıklı noktacıkların şekil verdiği silüetleri ayrımsadı. “Kudretin dört görünümü,” dedi heyecanla. “Hepiniz mi buradasınız?”

     

    “Evet İnsanoğlu,” dedi silüetlerden biri. “Hüküm saati gelip çattı.”

     

    “Biliyorum,” dedi İsa. “Kalem’in yazdığının gerçek olacağı gün... Ama neden birlikte geldiniz?”

     

    “Çünkü dönüşte yanımızda olacaksın,” dedi diğer silüet. “Vakti gelmeyen nesneyi Kudret’e döndürmek için dördümüze gerek var.”

     

    “Gidiyor muyum?”

     

    “Evet, ama dönmek üzere gidiyorsun İnsanoğlu.”

     

    İsa yüzünde yer eden masum tebessümden pay almalarını umar gibi baktı uyuyan öğrencilerine. “Ya şakirtler?” dedi.

     

    “Onlar kalacak.”

     

    “Romalılar geliyor ama...”

     

    “Korunacaklar.”

     

    İsa kabullenişini belli ederek gülümsedi. Dönüp son kez baktı geriye. Sessiz sözcüklerle veda etti. Ağır adımlarla ilerledi sonra. Işıklarca biçimlenen dört silüetin arasına girdi. “Nereye?” dedi gözlerini kapamadan önce. Gelen yanıtın dört ağızdan aynı anda çıkmasına rağmen tek sese sahip olduğuna yemin edebilirdi.

     

    “Üçüncü göğe.”

     

    Aynı anda boşluk titreşti. Beyaz ışık noktacıkları göz kamaştıran bir evrim geçirerek yeşile döndü. Dört silüeti ve ortalarında duran İsa’yı kavrayan hava genleşti. Yeşil kıvılcımlar saçıldı çevreye ve güneye bakan penceredeki örtüye değenler hariç hepsi hemen söndü. Yaşamaya çalışır gibi son kez coştu aydınlık. Sonra oda bir kez daha gölgelerin oldu.

     

    Hiçbir şeyden habersiz uyuyan havarilerden biri, Yurtsever diye de anılan Simun Barnabas, rüyasının en derinindeyken bir ses duydu. “Üçüncü göğe,” deniyordu sanki. Gözlerini araladı. Çevreye saçılan yeşil kıvılcımları ve akıl almaz bir aydınlığın parlayıp sönüşünü gördü. Pencerelerdeki örtülerden birinin içten içe yandığını fark etti derken. Kalkıp söndürmeyi düşündü. Gereken iradeyi bulamadı bedeninde. Aklına kalın bir sis perdesi örtülmüş gibiydi.

     

    Simun Barnabas bu hali öyle garipsedi ki yeşil kıvılcımların da, akıl almaz aydınlığın da, yanan perdenin de ancak

    rüyasına özgü olabileceğine hükmetti. “Uyuyorum,” diyerek onayladı kendini. Üzerindeki ince örtüyü çekiştirerek sol yanına döndü.

     

    Bir rüyaya özgü olduğu varsayılan kalın perdeyse, ruhlarındaki nefret ve hırs tarafından tutuşturulan insanların kaderini imlercesine içten içe yanıyordu.

  • METİN KARADEMİR / OKUR YORUMU

    Bugün itibarıyla Mesih’in Klonu’nu bitirdim. Âdet olduğu üzere (tabii büyük keyif alarak) yerli bir yazarın kitabını bitirir bitirmez yorumumu göndermek istedim. Hele bu kişi sizin gibi okurunun yorumunu merak eden bir yazarsa insan daha bir istekle yazıyor.

    Bu aralar ben de doktora tezimle uğraştığımdan roman okumaya eskisi kadar zaman ayıramıyorum. Yalnız yüksek okuma hızım ve türe hakimiyetim sayesinde yine de çok uzamadan kitapları bitirmeye çalışıyorum.

    Kitabı bitirince giriş kısmında yer alan bir eleştiriyi hatırladım. “Bu kitabın best seller olmamasını anlamak mümkün değil” gibi bir ifadeydi sanırım. Gerçekten de en azından ülkemizde rahatlıkla best selller olacak bir kitap. Aksiyonu, gerilimi, iyi yazılmış diyaloglarıyla adeta sinematografik bir şekilde yazılmış kitap. Üstüne üstlük dinler tarihi, biyoloji gibi alanlardan da belli ki iyi bir kaynak araştırması yapılmış.

    Bir de hoşuma giden birkaç ayrıntıyı vermeden geçmek istemiyorum. Kitabın başında tespitler ve ikircikli durumlar verilmişti. Bu bana tez yazdığım için hemen “araştırma kısmında” yer alan bir bölümü çağrıştırdı ve çok hoşuma gitti. Zaten hikâye de bu ikircikli durum ve çatışmadan dallanıp budaklanıyor.

    Bir de kitap sanırım üç ana bölüme ve alt bölümlere ayrılmıştı. Buradaki bölüm başlangıçlarında kutsal kitaplardan yapılan alıntılar hem  bölümün habercisi oluyor (bölümle ilgili ufak bir ipucu veriyor)  hem de insana kutsal bir alanda olduğunu hatırlatıyor ve insanı tuhaf bir biçimde ürkütüyordu. İsa Mesih, Mehdi ve Deccal’ın canlı kanlı karşımızda olduğu fikri, onların bilinmez tarihlerine tanıklık yapıyor düşüncesi bile zaten yeterince heyecan verici. Mesela Dan Brown kitaplarında ben bu düzeyde heyecanlanmamıştım. Çünkü bir şekilde o kutsallık atfedilen olay ve kişilerin günümüzdeki temsilcilerini takip ediyorduk. Buradaysa olay tamamen dinleri ve onların en önemli mitlerinin kişilerini karşımıza çıkarıyor. Benzer bir heyecanı The Man from Earth filminde yaşadığımı hatırlıyorum. Anlatıcının İsa olduğunu anlayan karakterler kadar ben de heyecanlanmıştım. İşte bu kitap da bana böyle bir heyecanı yaşattı.

    Bu arada ne kadar kitabın içini de okusam kapak her zaman satın alma davranışımı etkiliyor. Kitabın kapak tasarımı ve karakterin gözündeki kabartmaya bayıldım.

    Kısacası sadece bilim kurguya meraklı okurların değil aksiyon ve gizem peşinde olan tüm okurların keyif alarak okuyabileceği bir kitap bence Mesih’in Klonu.

    Metin Karademir, 17 Şubat 2017, Kişisel Yorum

  • MEHMET MOLLAOSMANOĞLU / YAZAR (KİŞİSEL YORUM)

    Mesih’in Klonu’nu okuyorum, yarıladım sayılır… Düşüncelerimi yazmazsam heyecanımı dindiremeyeceğim için bu mesajı yolluyorum size…

     

    Dan Brown, Koontz, Grange vb. yazarların romanlarının pek çoğunu okumuş, dinler tarihini ta Sümerlere kadar incelemiş olan ben, Mesih’in Klonu ile hayatımın şaşkınlığını yaşıyorum. Neden biliyor musunuz? Ben bugüne kadar bu kadar iyi bir roman okumadım. Edebiyatı, gerilimi, karakterleri, psikolojik çözümlemeleri ve konusu ile kitaba kilitlendim, hapsoldum… Nasıl bazı filmlerin bazı sahneleri ömür boyu akıldan çıkmaz şekilde hafızalara yerleşiyorsa Mesih’in Klonu’nda da böyle bir sürü bölüm var. Örnek vermem gerekirse İstiklal Caddesi katliamı unutulacak gibi değil…

     

    Tabii romanınızı okurken bir yandan şunu da düşünmeden edemiyorum… Böyle bir eser yayınevlerini neden heyecanlandırmıyor? Neden tanıtım için uğraşılmıyor? Dünyada ilgi görecek, Hollywood’a senaryo olabilecek böyle bir eser neden hak ettiği yerlere gelemiyor? Anlamam mümkün değil.

     

    Sonuç itibariyle, hayranlıkla okuduğum Mesih’in Klonu için size teşekkür etmek istedim. Hepsi bu…

     

  • M. İHSAN TATARİ / YAZAR (KAYIP RIHTIM)

    Yıllardan beri ağzımıza pelesenk olmuş bir soru vardır: Türkler neden yabancı yazarlar kadar kaliteli macera romanları kaleme alamıyor? Eğer siz de sıklıkla bunu dile getirenlerdenseniz  size bir müjdem var, çünkü Mesih’in Klonu bu alandaki hasretimizi her anlamda dindirmeyi başarıyor.

     

    Bugüne dek Aşkın Güngör’ün pek çok yazılı eserini okudum; kitaplar, hikayeler, denemeler ve hatta şiirler. Hepsinden de ayrı bir tat, ayrı bir keyif aldım. Ama hiçbiri Mesih’in Klonu kadar keyif vermedi bana. Kendisi sadece Aşkın Güngör’den okuduğum değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi macera kitaplardan biri.

     

    Yeniden Doğan

     

    Yıl 2035… Teknoloji almış başını gidiyor. Tofaş Ankalar saatte 400 km hızla otobanlarda cirit atarken holografik telefonlar da konuştuğunuz kişiyi anında gözlerinizin önüne seriyor. Yine de insanlar mutlu olmaktan çok uzak. Çünkü 20 yıl kadar evvel Mayaların kehaneti gerçekleşmiş ve Marduk gezegeni dünyayı tam anlamıyla bir kıyamete sürüklemiştir. Bu da kıyamet haberleriyle büyüyen, üstüne üstlük kıyamete yakın bir felakete şahitlik eden huzursuz ve de inançsız bir toplum çıkarmıştır ortaya. Bugüne, geçmişe, geleceğe ve hiçbir dine inanmayan hatta varlıklarını bile unutan insanlar… Boşluğunu hissettikleri, unuttukları bir şeyler vardır elbette ama ne olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile yoktur.

     

    Derken, bir gün, Amerikalı bir bilim şirketi ortaya çıkıyor ve Kutsal Kase’deki kan örneğini kullanarak Hz. İsa’yı klonladıklarını ilan ediyor. Üstüne üstlük Mesih’in şu anda otuz bir yaşında olduğunu ve tüm dünyaya kucak açacağını da ekliyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi Mesih, Beyaz Saray’da bir konuşma düzenliyor. Hıristiyanlığın tek geçerli din olduğunu, Tanrı’nın oğlu İsa’nın da herkesi doğru yola davet ettiğini söylüyor bu konuşmasında.

     

    Tahmin edebileceğiniz gibi tüm dünya şoka uğruyor. Hıristiyan toplumlar coşkuyla diğerleriyse şaşkınlıkla çalkalanıyor. Bu doğru olabilir miydi? Hz. İsa gerçekten de yeryüzüne mi dönmüştü? İncil’in sözünü ettiği yeniden doğum mucizesi bu muydu? Peki ya diğer dinler? Onlar birer safsatadan mı ibaretti? Tüm bu sorular kafalarda yankılanıyor, kimse gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilemiyordu. Bir kişi hariç…

     

    Endişeye mahal yok

     

    Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum; hem yukarıda anlattığım girizgah yüzünden hem de kitabın işlediği konu ve isimler yüzünden ister istemez kafalarda bazı soru işaretleri oluşabilir. Konu din olduğunda bu çok normal. Fakat Aşkın Güngör’ün kurgu kadar, bu hassas noktaya da azami önem gösterdiği çok açık. Kitapta ne Müslümanlığa ne de diğer dinlere karşı en ufak bir hakaret, inkar ya da alay yok. Aksine, yazar dinler arasındaki farklı inanışları çok güzel analiz edip onları çok başarılı bir kurguyla birleştirmeyi başarmış. Kurgu. Kitabın bize sunduğu şey tam olarak bu, içinde geçenleri gerçeğin yerine koymadığımız sürece zararsız bir olgu. Diğer fantastik öğeler için de aynı şey geçerli değil mi zaten?

     

    Tarihin karanlıkta kalmış noktalarına mantıklı yaklaşımlar getiren, gelecekte geçen heyecan dolu bir macerayı bu varsayımlarla başarılı bir şekilde birleştiren bir roman Mesih’in Klonu. Bir yandan yeryüzüne tekrar dönüş yaptığı iddia edilen Mesih’in yaşadıklarına, bir yandan Cesur Kadaşman ile Murat Yenitürk adlı iki gencin maceralarına, bir yandan Mehdi’nin (a.s.) saf ve yalın gerçeği insanlara gösterme savaşına, diğer yandan da Hz. İsa’nın, 12 Havarinin, Magdalı Meryem’in ve hatta Tapınak Şövalyeleri’nin başından geçen olaylara şahit oluyoruz bölüm bölüm, sayfa sayfa, kelime kelime. Tüm bunlar büyük bir ustalıkla, tıpkı bir nakkaşın hünerli parmaklarıyla oluşturduğu bir nakış gibi işleniyor kitapta. Öyle ki sayfaların nasıl aktığını, zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyor, bazı yerlerde kalbinizin heyecandan küt küt atmasına mani olamıyorsunuz okurken. Hani bitmesini hiç istemediğiniz ama merakınıza yenik düşüp satırları gözlerinizle silip süpürmeye devam ettiğiniz kitaplar vardır ya… İşte Mesih’in Klonu da kelimenin tam anlamıyla onlardan biri.

     

    Yazarın kitaba başlamadan önce pek çok konuda araştırma yaptığı, her ayrıntıya azami önem gösterdiği ve yazım aşamasının uzun yıllar ve büyük emek aldığı (4 yıl) okuduğunuz her satırda kendini belli ediyor. Sizi temin ederim, bu eseri kütüphanenizdeki Da Vinci Şifresi tarzı kitaplarınızın yanına koymaktan gurur duyacaksınız.

     

    Zirveyi hakkeden bir yapıt

     

    Hiç şüphe yok ki Aşkın Güngör ileride de pek çok başarılı esere imza atacaktır. Ve yine şüphe yok ki Mesih’in Klonu onun başyapıtlarından biri olarak anılmak için zirveyi her zaman zorlayacaktır. Çünkü bu eserin hakkettiği unvan bu. Bir başyapıt…

     

    M. İhsan Tatari, 12 Ocak 2013, Kayıp Rıhtım

     

  • MEHMET MOLLAOSMANOĞLU

    Ülkemizde, özellikle orta yaşın altındaki, genç okur diyebileceğimiz büyük bir kitle muhtemelen bilgisayar oyunlarının da katkısıyla kurgu/gerilim türündeki filmlere ve romanlara epey ilgililer… Ve bu ilgilerinin sonucunu, Best-seller olmuş, dünya edebiyatının Türkçe çevirilerinin en çok satan olmasından anlamak mümkün.

     

    Gel gör ki bu arz talep çerçevesi içerisinde Türk yazarların bu türdeki eserlerinin çok ilgi gördüğü söylenemez. Altında yatan sebeplerden en önemlisinin, genç yerli yazarların gerilim-kurgu türündeki eserlerinin özgün olmaması, edebiyatının kötü olması, sonuçta okuyucuyu tatmin etmemesi olduğunu düşünüyorum.

     

    Elbette bu durum aradaki birkaç iyi eserin de gözden kaçmasına neden olabiliyor. Kendimden biliyorum, adına kapağına inanıp aldığım bir yığın kitabı, yarıya bile gelmeden kütüphaneme kaldırdığım o kadar çok ki!  Bu psikolojiyle, evvelinde okumadığım bir yazarın eserini inandığım bir tavsiye olmadıktan sonra almamaya, okumamaya karar vermiştim.

     

    Mesih’in Klonu, tam da böyle bir anımda yazar dostum Ümit İhsan tarafından önerildi. Bu tarzda çıkan eserleri, gerek ilgili web sitelerinden, gerekirse online kitap satışı yapan ticari mecralardan takip ettiğimden romanı ismen biliyordum.

     

    Ve ilk satırından itibaren beni içine hapseden, ‘insan öğrendiği sürece vardır’ sözünü anlamlı kılan, bu yeni okumama başladım. Elbette başlangıçta dinler tarihi ve öncesine olan ilgimin bu kitabı severek okumama neden olduğunu düşünmedim değil. Ancak devamında, siyasi ve dini entrikaların içerisinde günümüzden tapınakçılara kadar giden bir zaman aralığında cereyan etmiş olayların kurgusu ve anlatımını görünce her kesimden okuyucuyu kısa sürede avucunun içine alabilecek bir roman olduğuna ikna oldum.

     

    Konu her ne kadar çarmıha gerilmiş İsa’nın kanının Meryem tarafından bir kâseye alınması, bu kâsenin yüzlerce yıllık macerası ve o kanın günümüzde klonlanması etrafında dönüyor olsa da işin rengi biraz değişik… Aslında çarmıha gerilen İsa değil… En baştan anlıyoruz ki, on iki havarisinden birisi olan Yahuda’nın kalleşliği sonucu, Romalıların yakaladığı İsa, ilahi bir müdahaleye maruz kalıyor ve çarmıha giden, İsa görüntüsündeki kalleş Yahuda oluyor.  Yazarın kurgusu burada Kuran’la paralel…

     

    Peki, Meryem’in Mesih’in kanı olduğunu zannederek alıp sakladığı bir kâse kan ne olacak? Yazar bunun yanıtını peşinen veriyor; klonlanan İsa değil, şeytanın maşası Yahuda’nın ta kendisi… Şeytan, İsa’nın göğe yükseltilmesi ve yerine Yahuda’nın çarmıha gerilmesiyle kaybettiği savaşı Meryem’i kandırarak bir kâse kanı iki bin yıl sonrasına taşımasıyla ikinci raundun galibi oluyor. Ya da oluyor mu? Kitabın sonunu getireceksiniz, ben söylemem.

     

    Ana tema bu olsa da aslında iyiyle kötünün mücadelesi sayfa sayfa kendisini hissettiriyor.  Kötülük görecelidir denemeyecek kadar keskin ve sarsıcı olaylar okuyanı geriyor, düşündürüyor. En çarpıcı örneği verelim: Amerikalı psikopat suçlulardan devşirilen bir grup kara urbalı, önce Türkiye’de İstiklal Caddesi’nin kalabalığına dalıyor ve önlerine gelen herkesi kılıçtan geçiriyor. Sonra aynı senaryo Suudi Arabistan ve Amerika’da sahneye konuyor. Amaç belli, katliamları İslami gruplara yıkmak… Ne kadar güncel ve her kesimden okuyucunun ilgisini çekecek kadar merak uyandırıcı değil mi? Kötülüğün aklı zorlayan sınırlarda gezinen daha pek çok olay var. Hepsi buraya sığmaz.

     

    “İyilik de var” demiştim, o zaman Mehdi’den bahsetmek gerekecek.  Mehdi’nin etrafındaki inançlı ve cesur dostları ile ona babalık yapıp büyüten Abdullah’ın kötülüğe karşı verdikleri amansız mücadele tüyleri diken diken edecek kadar sahici. Evet, sahte Mesih’in karşısında hakiki Mehdi var ve o bir Türk. Okuyucu hiçbir gelişmeyi yadırgamıyor, her şey yerli yerinde, bir avantür filmde karşılaşılacak heyecanla iyi kahramanlara kalpten alkış tutuyor. O denli…

     

    Elbette bu kadar çok iç içe geçmiş konunun kahramanı da bol. Bu yüzden ‘bu kimdi’ türünden karışıklıklar yaşamamak için kahramanların adlarını akılda sıkı tutmakta fayda var. Gerçi yazar ilginç isimlerle (Cesur Kadaşman, Leylak Semerci, vb.) bu dezavantajın etkilerini azaltmaya çalışmış, faydalı da olmuş.

     

    Sonuç itibariyle, bazı eserleri anlatmak zor gelir; bir ana tema vardır ancak yan konuların da ana tema kadar önemli olduğunu fark edersiniz, hangisini öne çıkaracağınızı bilemezsiniz.  Kahramanın birinden bahsedip diğerini atlarsanız, bahsettiğiniz eksik kalır. Aklınızda kalan onlarca etkileyici sahne yahut diyaloğu kelimelere dökmek istersiniz, ağzınızla kuş tutsanız anladığınızı hakkıyla anlatamayacağınızı hissedersiniz. Velhasıl bazı eserleri kelimelere dökemezsiniz, yalnızca anlarsınız.

     

    Mesih’in Klonu da işte böyle bir roman. Okurken farklı tatlar tecrübe etmek istiyorsanız buyurun… tavsiyemdir.

     

    Mehmet Mollaosmanoğlu, 15 Ocak 2013

     

    KAYNAK: YAZARIN KENDİ BLOĞU

     

  • BAHATTİN CEYHAN / TÜRK FANTASTİK EDEBİYATI SİTESİ

    Önden bir kaç küçük sıkıntılı durumu arz edeyim, kitabın güzelliklerini anlata anlata bitirebileceğime pek inanmıyorum. Bildiğiniz Edgar Allan Poe ise silin, Stephen King ise silin veya bir başkası ise silin. Bu kitabı okuyun sonra bir daha düşünün. Haksız mıyım?

     

    MESİH’İN KLONU

     

    İlk sıkıntı: Şimdi ben ne okuyacağım? Evet sevgili Aşkın Güngör söyle bana bunun kadar güzel bir kitabın var mı, yada bana önerebileceğin bir basamak ötesi? Sıkıntı şudur ki; kitap bittikten sonra bir süre başka kitaba yönelemeyeceksiniz veya benim gibi fantastik kurgu’lara kilitlenmişken tür değiştirmek zorunda kalacaksınız. Kitabın tadını, hazzını başka bir romanda bulamama düşüncesini atlatana kadar bu psikolojik problemi yaşacaksınız.

     

    Bunun haricinde kitabın giriş kısmında önemsiz bir ayrıntı vardı, bir Türk Amerikan ağzıyla konuşuyordu, zira pek zararı yoktur. Sonra bir tane daha vardı diyecektim ki bu kurgu hatasının aslında ufacık bir heyecanlı bir anlatımı sunmak için profesyonelce hazırlanmış bir kurgu olduğunu anladım. Hemde şimdi, bunun kurgusal bir hata olduğunu yazacakken.

     

    Kitap tam anlamıyla bir şaheser. Alırken düşünmediğim bir kitap. Kapağı gerçekten etkileyici, belki bu yüzden düşünmeden aldım kitabı. İşin güzel tarafı kapak tasarımı da Aşkın Güngör’e ait. Kitabı bir arkadaş tavsiyesi ile almadım tamamiyle arka kapak yazısı, kapak fotoğrafı ve sevgili Gio’nun kapakta yazan sözleriyle. Ama bunların arasında beni onu almaya en çok iten kesinlikle kapak tasarımıydı. Peki diyeceksiniz ki neden bu kadar bekledin, kitap çıkalı ne uzun zaman geçti. Bu konuda kötü bir etken olarak kitabın ismiydi beni kitaptan soğutan. Bahsetmek istediğim mesele şudur: Bildiğimiz bütün iyi yabancı yapımlar Hristiyan sempatizanlığı üzerine kurulmuştur. Buna bir çok kitap ve film örneği verebilirim. Beni yıllardır yabancı yazınlardan uzaklaştıran iki nedenden biri budur. Lakin kitabı okuduğumda önyargılarım beni fena tökezletti.

     

    Beni yabancı yazınlardan iten diğer sebep şu: Biz yazamaz mıyız, neden türk mitlerinin yunan mitleri, fransız, ingiliz, amerikan ve hatta şimdilerde hollywood mitlerinden eksik kalır yanı ne? Milliyetçi bir anlayışım olduğunu düşünmeyin, ben daha fazla kendimi hümanist bilirim. Zira benim tarihim daha güçlü daha harika mitlerle gizli saklıdır halen… İşte bu kitap benim tarihimi, yabancıların anlattığı tarihin üstüne koymuş. Bu kitap Tutku filminden esinlenmiş sanırsam. Ama kesinlikle daha fazla araştırmayla ve Türk tarihinde anlatıldığı haliyle üste çıkan Türk karakterle kurgusunu ilerletiyor. Şunu size garanti ediyorum bu kitaptan sonra yabancı yazınlara, filmlere başka gözle bakacaksınız.

     

    Kitaba tekrardan geri dönelim. Kitaba bir tür adı vermek zor, ama imdadımıza Sadık Yemni yetişir burada. TekinsizX evet onun tabiri bu. Kitap tam anlamıyla melez; Fantastik, Polisiye, Bilim ve o mükemmel ara öyküleriyle Tarih. O mükemmel ara öyküler dedim, işte o ara öykülerden birinde kendimi Tutku filmini başka bir ağızdan, başka bir kurgu ile izlerken buldum. Kitap kendi evreninde başka ilerlerken bir ara öykü sizi tarihsel bir havaya sürüklüyor. O ara öykülerde tarih değil de fantastik bir şeyler arıyorsunuz ama yazar sizi şaşırtıyor, okuduğunuz satırlar sadece tarihi kurguyu anlatıyor.

     

    Hatırlarsanız ‘Kurtlar Vadisi Irak’ filmi Amerika da yasaklanmıştı. Nedeni Amerika’nın kötülenmesi değil miydi. Yıllardır ülkemizde pek çok dini cemaatçe lanse edilen şeytan Amerika tekerlemesini, neredeyse bütün partilerin alt kollarında anlatılan Amerika’nın oyunları hikayelerini daha etkileyici daha gerçekçi bir biçimde sunmuş yazar. Amerika bilim olarak çıkıyor karşımıza, Türkiye ise fantastik kahramanı ve polisiye bir filmin başrollerini kahramanın sağ kolları olarak karşısında. Aslında bu bakıma koca bir ana fikri var kitabın; Sızlanmaktansa bir şeyler yapmalı.

     

    Kitap hikayenin ortasına atıyor sizi. Bir başlangıçta olmanıza rağmen bir anda gelişme bölümünde olduğunuzu hissediyorsunuz. Ara öykülerle kitabın düşünülen başlangıcı sıkıcılıktan çıkarılmış çok daha güzel bir şekilde anlatılıyor. Bir aralar moda olan derin devlet-lik, paralellik tarihin tozlu sayfalarından kitabın sonu olan 25 mayıs 2014’e kadar kah arka planda kah en göze batacak yerde çıkıyor karşımıza. Yani anlayacağınız üzere kitabın başlangıcı hiç mi hiç sıkıcı değil.

     

    Ara öykülerin karakterlerinin iç dünyalarını bile yaşıyorsunuz kitapla. Kitapta kah kahramanın iç yaşamındasınız, kah baş düşman Mesih’in klonunun içinde…

     

    Kitabın gelişme bölümü mükemmmel gizemlerle dolu. Bir anda ortaya çıkan hiç tahmin etmediğiniz gizemler sizi oldukça şaşırtıyor. Bu bağlamda  sonuç bölümüne ulaşana kadar, kitabın beklenen islamiyet anlatılarındaki hali ile bir kıyametle sonlanacağını hayal ediyorsunuz. İyi saklanan gizemler ikinci kitap beklentilerini son sayfalara kadar saklıyor.

     

    Çok güzel aksiyon sahneleri var kitapta. Sahneler diyorum, kitabı mükemmelliğe yakınlaştıran bir özelliği. İyi betimlemeler ve harika aksiyon sahneleri bazen sizi kitaptan koparıp hayaller diyarında bırakıyor. Bir anımı anlatacağım: Bir bölümde kahramanımız ablukaya alınmış civar ışıklandırmalar iptal edilmiş bir evden çıkıyor karşısında yüzlerce Sat komandosu Zülfikarla saldırıyor onlara. Kitabı bıraktım müziğe ve hayallere bıraktım kendimi. Rocka-Ben Ağlasam Da çalıyor arka planda ve tam şarkının o sonda yavaşladığı kısım başladığında okudum o satırları bir kaç dakika boyunca hayallerimdeki filmi izledim müziğin harika uyumu ile.

     

    Sonuç bölümüne gelmeden kitabın sahne değişimlerinden bahsedeceğim. Zira sonuç bölümünde bu sahne değişimleri harika kullanılmış. Gelişme bölümünde de var bunlardan ama sonuç bölümünde sürekli var. Kalbiniz güp güp atarak okuyorsunuz kitabı, tam heyecanın ortasında hop diğer sahne. Orası farklı mı orası da ayrı bir heyecan, tam zurnanın zırt dediği yerde hop diğer sahne. Harika olmuş, o bölümleri okumak ayrı bir zevkti.

     

    Gelelim sonuca, kesinlikle beklediğiniz sonuçlarla karşılaşmıyorsunuz. Kitap burada sizi bir daha şaşırtıyor. ‘Olasılıklar Düzlemi’ terimini ilk okuduğum cümledeki beklentilerimi düşünüyorum, kesinlikle çok daha farklı bir şey karşınıza çıkacak. Ve öyle temiz bir son yok, kötüler yok olmuyor tümüyle, hatta aslar halen ayakta, daha güçlüler. Ve iyiler yorulmuş, daha büyük kayıplarla koca bir şoktalar. İşte o beklediğiniz kıyamet sahnelerinin küçük bir denemesini okuduğunuzun farkına varıyorsunuz son satırlarda. İsa tahmin edilen şahıs değil. Kitabın sonunu okuduğunuzda ikinci kitap hayalleri başlayıveriyor. İkinci kitabın iplerini çekmeye başlıyorsunuz.

     

    Kitaplar ve müzikler özdeşleştirmeyi pek severim.

     

    Giriş kısımları için:

     

    Keny Arkana- Sans Terre D’asile

     

    Bengü-Son Nokta

     

    Gökhan Özen-Aşk En Çok Bize Yakışır

     

    Tarihi iki ara öykü için:

     

    Sagopa Kajmer/Kolera-Merhametine Dön

     

    Kolera/Mozole Mirach-Sevemedim Vedaları

     

    Kesha-Hungover

     

    Gelişme kısımları için:

     

    Linkin Park-Castle Of Glass

     

    Gece-Derbeder

     

    Manga-Hepsi Bir Nefes

     

    Sagopa Kajmer-Onları Da Anlıyorum

     

    Emre Aydın-Belalım

     

    Sonuç için:

     

    Rocka-Ben Ağlasam Da

     

    Kolpa-Gurur Benim Neyime

     

    Model-Levla Vazgeçti

     

    Kitapla özdeşleşen müzik kesinlikle Rocka-Ben Ağlasam Da.

     

    Bahattin Ceyhan, Türk Fantastik Edebiyatı

     

    ORİJİNAL BAĞLANTI: SİTE

  • GIOVANNI SCOGNAMILLO / ARAŞTIRMACI YAZAR

    Aslında kitabın sonuna az kaldı, ama yorumlamak için çokça malzeme var, final sürpriz olacaktır.

     

    İtiraf edeyim ki yazarlığınızı sayenizde keşfettim ve çok memnun kaldım Türkiye’de Dan Brown tarzı bir yazarın bulunduğunu öğrendiğim ve tadını aldığım için.

     

    Evet, romanınız başka bir ülkede çıkmış olsaydı dolar veya avro milyoneri olurdunuz. Her şeyden önce konu gerçek bir buluş, yaklaşım hem siyasal hem inançsal göndermeleri ile doğruları listeliyor, kaynak araştırması ise örnek bir çalışma.

     

    Sizi candan kutluyorum

  • BURAK ELDEM / YAZAR

    Mesih’in Klonu, son yıllarda Türkiye’de yayımlanan en ilginç ve en “merak tetikleyici” romanlardan biri. İyi bir noktadan yola çıkılarak 2030′ların dünyası ve tabii Türkiye’si, yazarın çizdiği çok çarpıcı tablolarla tanımlanmış ve daha başlardan itibaren etkili bir atmosfer yakalanmış. Kitabın akışı içinde geriye, hatta bazen günümüzden iki bin yıl önceye dek yapılan küçük gönderme ve yolculuklar, ana kurguyu besleyen ve merak duygusunu artıran faktörler olarak devreye giriyor ve hikayenin bütününü daha da ilginç hale getiriyor. Bu noktada, ayrıntıların da çok iyi tasarlandığını ve okurun zihninde kitabı okurken aşama aşama gelişen alternatif açıklamalar için dikkate değer ipuçları verdiğini söyleyebilirim.

     

    Marduk’la Randevu’ya ilişkin sohbetlerde sürekli olarak, asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken konunun, 2012 sonrasındaki dönüşümler ve bunun sosyal, siyasi sonuçları olduğunu vurgulamaya çalıştım. Etkili ve istikrarı sarsacak bir doğal faktörun devreye girmesinin, üç bin altı yüz yıl önce dönemin güçlü sosyal yapılarını nasıl sarsıp dönemsel bir kaosa yol açtığından; bugünün görece çok daha kalabalık, teknolojik olarak gelişmiş, ancak kaosa ve krize daha fazla açık dünyasında, benzeri bir durumun günlük hayatı nasıl etkileyeceğinden söz ettim. İşte Mesih’in Klonu, böyle bir gelişmenin sonrasında oluşacak dünyanın resmini yapıyor ve 2030′larda bunun yaratacağı, tetikleyeceği siyasi, ekonomik gelişmeler üzerine, dikkate değer bir varsayım sunuyor.

  • MAVİSEL YENER / YAZAR

    Mesih’in Klonu’nun alt yapısında her şeyden önce uzunca bir okuma serüveni yattığı belli. Aşkın Güngör tarih kitaplarını ve yaygın dinlerin kutsal kitaplarını incelemiş. Kurguyu Marduk efsanesi ile ilişkilendirmesi ilginç. Mesih’in gelişi ve Marduk’un gelişi metaforu incelikli işlenmiş.

     

    Aslında Mesih’in Klonu’nda pekçok ara “hikaye” var. Bu da başlarda “ayrıntı” gibi görünse de hepsinin gerekli ara geçişler olduğu açık. 2034 yılı anlatılarıyla ilintili olarak Mesih’in kopyalanmasına kadar geçen süreç anlatılıyor ilkin. Çarmıhtaki İsa’nın kanıyla doldurulan kasenin peşinden koşuyoruz, ister istemez Tapınak Şövalyelerine uzanıyor konu. Klonamanın bilimsel damarı da gözardı edilmemiş bu arada. Mesih’in çevresinde birleşen bir grup, Amerika ve planların uygulamaya sokulma girişimleri…

     

    Mesih’in Yeniden Doğumu Projesi çok ilginç sonuçlara yelken açıyor ve kitabın sonunda umulmadık bir final… (Elbette söylemem, okuyun, görün!)

     

    İtiraf etmeliyim ki kitap “zor” bir kitap. Okurun farklı kaynaklardan beslenmeden bu kitapla buluşması düş kırıklığı yaratabilir onda. Örneğin Marduk konusundan yola çıkılıp, siyasal ve ekonomik güçlerin bunu kullanması, her zamanki gibi çıkar gruplarının, bundan da yararlanmaya çalışması, dinler tarihi…vs.

     

    Aşkın Güngör’ün Gohor dizisini okuyanlar onun sonsuz düş gücünü ve akıcı dilini iyi bilirler, işte bu düş gücünün yarattığı Mesih’in Klonu, bilim kurgu hayranlarının çok seveceği bir kitap. Aşkın Güngör’ün eline, yüreğine sağlık.

     

    Bu bahane ile ona bir soru sorayım: Acaba Gohor’da tasvir ettiği o kent, Marduk sonrasına insanları hazırlayacak kent midir?

  • ÜMİT İHSAN / YAZAR

    "O gece yapayalnız iki kadındılar hanede: Anneyle kız, gündüzle gece, yıldızla kara bulut, bakireyle fahişe... Aynı adamın kutsal kaderine ağıt yakan adaştılar da hem: Kaderle kader, elemle elem, gözyaşıyla gözyaşı, Meryem'le Meryem..."

     

    Aşkın Güngör’den Mesih'in Klonu...

     

    Hep merak etmişimdir: İnsan böyle bir paragrafı hangi kafayla, hangi boyuta geçerek, neyle beslenerek yazmıştır. Yani bir insan bir başkasıyla aynı miktarda oksijen soluyarak, yanı miktar beslenerek ve bizimle aynı ortamda yaşayarak bunları yazabilir mi? Tam olarak inanamıyorum...

     

    Hâlâ okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim: MESİH'İN KLONU…

     

    Ümit İhsan, 3 Aralık 2012

  • BURCU BİLİCİ / OKUR

    Bir solukta okudum Mesih’in Klonu’nu. Bilim kurgu ve benzer şekilde isimlendirilen kitapları ben Aldoux Huxley Cesur Yeni Dünya ile keşfetmiştim. O günden beri de bu anlamda sistemli bir okuma çabası içine girdim. Sizin kitaplarınızdan haberliydim ve okunacaklar listesine almıştım.

     

    Mesih’in Klonu beni çok etkiledi. Kurgu çok çok iyi. Yalnız bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama kitabın belli bir yerine kadar karakterler ve olayların gerçekleşme sıraları biraz karışık sanki… Sonrasında geri dönüşler toparlanıyor ve çok heyecanlı bir hale bürünüyor. Betimlemeler bana orada olduğum izlenimini verdi ve bunu fark ettiğimde gülümsedim çünkü sizde bilirsiniz ki her romanı okurken onun içinde yer aldığımızı düşünmeyiz.

     

    Ben kitabı okurken biraz da tarih içinde buldum kendimi… Uzun zamandır düşünmediğim Maya uygarlığını tekrar açıp okuma ihtiyacı hissettim, karakterler hakkında nette biraz araştırma yaptım. Uzun zaman önce okuduğum Marduk’la Randevu 2012′yi anımsadım. Ve bence bir romanın başarısı araştırma yapmaya teşvik etmesiyle de değerlendirilebilir.

     

    Bunun yanında beni asıl ilgilendiren şeylerden biri de dil ve dilin kullanılışı. Bu anlamda ciddi bir özen içinde oluşunuz beni çok mutlu etti. Gündelik dilin kullanılışı okuyucuyu hiç yormuyor. Kullanılan cümleler çok vurucu ve istenilen etkiyi yaratıyor.

     

    Mehmet Dilemma ve Mesih İsa baskın karakterler olsa bile ben Ahmet Cansal’ın korkutucu gücünden çok fazla etkilendim. En çok etkilediğim sahneler ise İstiklal Caddesi ve Riyad katliamıdır ki anlatımı sahiden beni sarstı, tüylerim diken diken oldu.

     

    Velhasıl kelam emeğinize ve bilgi birikiminize sağlık…

  • ÖZGE BİRİCİK / OKUR

    Mesih'in Klonu benim için 2007'nin sürpriz kitaplarından biriydi. Hiç ummadığım kadar kaliteli bir kurguyla kotarılmış, yer yer tarihi roman yer yer de aksiyon romani olarak akan, gizemci, ilerici, benzersiz okuma keyfi sunan bir roman.

     

    Demliyim ki piyasada bolca bulunan ve edebi zayıflıklar nedeniyle okunamayan komplo kitaplarından biriyle karşılaşacağım düşüncesiyle almıştım. Oysa yazar beni daha ilk sayfalarda şaşirtmayı başardı, ortaya Türk edebiyatı için benzersiz bir eser koyduğunu kanıtladı.

     

    Mesih'in Klonu bir film gibi kesintisiz akıyor. Elden bırakmak çok güç. Tarihi bilinmezlere inanılmaz bir mantıkla ışık tuttuğu yetmezmis gibi, bilimsel birçok konuyu da inanılmaz bir sadelikle aktarıyor.

     

    Yazdıklarımın bir övgü silsilesi gibi ilerlediğinin farkındayım, ama bir sosyoloji eğitmeni olarak üniversitedeki öğrencilerime de önerdiğim bu romanı baska türlü okurlara tanıtmam mümkün değildi.

     

    Yazarı ve yayıncıyı kutluyorum.

     

    Özge Biricik, Kitapyurdu.com Yorumu, 12 Eylül 2008

  • HALUK HEPKON / RADİKAL KİTAP

    Son yıllarda gerek dünyada gerek ülkemizde komplo teorileri etrafında şekillenen anlatılar çok tutuluyor. Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi’yle başlayan bu yeni türü sınıflandırmak son derece zor görünüyor. Aşkın Güngör’ün Mesih’in Klonu da bu türden çalışmalardan. İslam’daki çarmıha gerilenin İsa peygamber olmadığı inanışından yola çıkan Güngör, Marduk’lu, Tapınak Şövalyeli, Kutsal Kase’li, Mehdi’li bir hikâye anlatıyor. Kurgusu fazlasıyla Hollywood filmlerini hatırlatan anlatının kahramanları Amerikan dizilerinden fırlamış gibi konuşuyor, küfür ediyor ve şiddetle haşır neşir oluyorlar. Ne diyelim, meraklısı için çekici olabilir.

     

  • MELEK GÜNGÖR / YAZAR

    Mesih’in Klonu’nu bir solukta okudum. Doğrusu geçmişten gelen söylencelerle günümüz dünya ahvalini ve özellikle Türkiye’nin bugün içinde olduğu durumu çok güzel harmanlamışsınız. Kitabı okuduktan sonra onu neden kitapçıların bilim kurgu değil de politik kurgu reyonunda bulduğumu daha iyi anladım. Kitapta yer alan toplu katliamların icra şekli ile ABD’deki Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırı arasında ironik bir paralellik var. İçimizdeki düşmanın ABD’yi mekân tutup işini becermeye çalışması da bunun ayrı bir parçası. Çok iyi bir gözlemci olduğunuzu düşünüyorum.

     

    Kitabınızın hak ettiği ilgiyi göreceğine eminim ve ileride bir filme konu olacağını sanmaktayım.

     

  • BİLGİN ADALI / YAZAR

    Bu gece ölürsem sebebim Mesih’in Klonu’dur. Hâlâ onu okuyorum. Yarıladım. İtirazlarım, eleştirilerim saklı – onlar yazar gözüyle. Okur gözüyle baktığımda, bu kitabın “best seller” olmamasını anlayamıyorum. Hayal gücü inanılmaz zengin. Kurgu bir film kurgusu gibi (uzattığın yerlere itirazlarım hep saklı), öykü çok sürükleyici.

     

  • BOZCİN / OKUR (KAYIP RIHTIM)

    Başından sonuna takılmadan okunabilecek sürükleyici bir kitap. Kullanılan ustalıklı dilin yanında bir yerli kitabın da inanılmaz yaratıcılık içerebileceğini hayretle görüyorsunuz.

     

  • MEHMET ERDOĞAN / YAZAR

    Merhaba Aşkın, Mesih’in Klonu adlı harika kitabınızı ikinci kez okudum. Belki de ilgi alanım içinde olduğundandır diye düşünüyorum, çok beğendim. Türkiye’de değil de yurt dışında bir yazar olsaydınız, sanırım hemen filme çekilirdi. Sizin Dan Brown’dan neyiniz eksik Allah aşkına? Yineliyorum, harika bir çalışma. Umarım senaristlerden, yapımcılardan birinin dikkatini çeker bir gün. Sizi bu güzel çalışmanızdan ötürü kutluyorum. Devamını bekliyorum.

  • ESRA İLTER DEMİRBİLEK / YAZAR - ÇİZER

    Güçlü kalemiyle Aşkın Güngör’den nefis bir eser: Mesih’in Klonu… Okurken kendimi bir Hollywood filminin setindeymiş gibi hissettim. Geçmişte ve günümüzde yaşadığımız bazı olaylar bize aslında herşeyin önceden planlanmış bir senaryo olduğunu düşündürmüyor değil. Mesih sandığınız kişi sanıldığı gibi değilse? Dünyayı kurtarmak adına yapılanlar ya dünyanın sonunu getirecek olaylar ise ? Herşeyi sorgulatan bu eseri yapımcılar göz ardı etmemeli ve bu sadece bir kitap olarak kalmamalı.

     

  • BİGGEEE / OKUR

    Ne zamandır kitap okumuyordum. Başladığımda sıkılıyor, konsantre olamıyor, bırakıyordum. Geçen gece Erdek'e gidince bir kitapçının önünde aldım soluğu. Üç tane kitap aldım. İlki Aşkın Güngör'ün Mesih'in Klonu, İkincisi Petra Hammesfahr'dan Korkulu Bekleyiş, sonuncusu da Cengiz Erşahin'in Gerçek Sır adlı kitabı.

     

    İlk olarak Mesih'in Klonu adlı kitaba başladım. Konusu: ikibinli yıllarda İsa klonlanıp tekrar hayata getirilir Kutsal Kâse'den alınan kanla. Lakin denildiği gibi İsa dünyaya iyilik, barış, kardeşlik değil, bunların tam tersini getirecektir. Çünkü o kan İsa'nın değil, onu 30 gümüş karşılığında satan havarilerinden Yahuda'nın kanıdır. Bu basit bir özeti lakin kitap beklemediğim kadar iyi kurgulanmış. Dan Brown tarzı var biraz. Bölüm bölüm anlatılmış.

     

    Bu tarz kitapları çok seviyorum ben. Din, tarih, bilinmeyenler, sırlar, dinler tarihi (İslam hariç) kesinlikle bayılıyorum böyle şeylere. Bir de kitabı okurken hoşuma giden cümlelerin altını çizmeyi çok seviyorum. Mesih'in Klonu'nda altını çizdiğim yerler:

     

    Kılıçlar iniyor, gürzler savruluyor. Kollar uçuyor havaya, kafalar kesiliyor. Birbirine sarılıyor parçalanmış bedenler. Köşede bir orkestra var. Kara urbalı çalgıcılar. Gözlerinin olması gereken yerde kızıl alevler oynaşıyor. Başlıyor müzik. Kimi kolsuz, kimi bacaksız, kimi başsız cesetler dans etmeye koyuluyor. İpleri dolanan kuklalar gibiler. Hepsinin yüzünde kanla çizilmiş kalın palyaço dudakları. Başı olmayan bir genç kızın bedeniyle dans eden bir adam tanıdık, çok değişmiş ama tanıdık. İkiye ayrılan başı nedeniyle gözleri çok uzak birbirinden. Bu nedenle olsa gerek, bakışları bir garip. Yaklaşıyor. Elleriyle iki yandan bastırarak kapıyor başındaki yarığı. Kemikler birbirine değdiğinde sinir bozucu bir çıtırtı duyuluyor. (...)

     

     

    Sadece adama karşı içinde beliren devasa kini alt etmeyi diliyordu. Kin duyuyordu, evet, çünkü adamın varlığı nedeniyle uyuyamıyor, başucunda dikilen tanrının mızmızlanmalarını dinlemek zorunda kalıyordu. Eğer o aşağılık adam olmasa tanrı da burda olmayacaktı. (...)

     

     

    İnsanın ağzı yüreğinden taşanı söyler. (Luka 6:45)

     

     

    Acının gözleri vardı, ateşin dili. Acı görür, ateş yalar. Evet, ateş şeytani diliyle gerçekten yalıyordu. Deriler sıyrılıyordu o zaman, etler kavruluyordu. Nasıl da kötü kokuyordu ölüm. (...)

     

     

    Demek ki insan ölümünün gelişini hissedemiyordu. İnanılır gibi değildi .O gün ölüyordun ama ne sabah kalkarken, ne tuvalete giderken, ne duştayken, ne de evden çıkarken farklı bir şeyler hissediyordun. Diğer günlerden farklı olmuyordu öldüğün günün. 'Hoşça kal hayatım, akşama görüşürüz'. Korkutucuydu bu. Hazırlıksız oluyordun. Öykünün sonunu çağrıştıran şeyler yaşanmıyordu. Sonuna gelinen bir romanın sayfaları gibi azalmıyordu hayatın sayfaları. Bir filmin bitişine hazırlanır gibi bileğindeki saate bakarak hayatın bitişine hazırlanamıyordun. 'Hoşça kal hayatım, akşama görüşürüz... Ama sahi, bu akşamüzeri öleceğim, beni bekleme, yemeği ye sen.' (...)

     

     

    Not: Bayağı yeri çizmişim ama çok can alıcı cümleler var.

     

    Biggeee, 12 Ağustos 2009, biggeee.blogspot.com

comments powered by Disqus
istatistikleri görün