Kader seçtiğimiz bir şey midir, yoksa bir ömür boyu yaşayacaklarımız  ilahi katlardaki bir kitapta mı yazılıdır?

 

Hayatın gözlere görünenlerle sınırlı olmadığını bilen küçük bir çocuk…

 

Hayalet karısına yazdığı mektupları güvercinlerin bacağına bağlayarak cennete gönderen ihtiyar bir adam…

 

Bir eli gerçek dünyada, diğer eli düşler âleminde olan, hem genç hem ihtiyar, hem ölü hem yaşayan bir kadın…

 

Kimine göre gencecik bir kız, kimine göre yakışıklı bir genç adam görünümündeki Azrail…

 

Ve tüm bu sıradışı kişilerin soluklandığı, bildik giz perdelerinden arınmış efsunlu bir kent: İstanbul.

 

* * *

 

“Aşkın Güngör’ün Olağan Mucizeler’i yaşamın gizleri adına şifrelerle dolu. Bu şifreler karşınıza roman boyunca çıkıyor. Kimi zaman bölüm başlarına yerleştirilen harflerin gizemler barındırdığını fark ediyorsunuz, kimi zaman da metnin evrensel bir sır taşıdığını.

 

Kurgunun sarmal yapısı ilgi çekici. Gerçek dünyanın kurgusal olanla iç içe geçmesi, düşlerin gerçeklere, gerçeklerin düşlere dönüşmesi metaforu, başarıyla işlenmiş. Taşıdığı tüm gerçeküstücü ögelere karşın, metnin söylemeye çalıştığı şey kabul edilebilir: Hayat olağan bir mucizedir.

 

Açık yüreklilikle söylemeliyim ki, Aşkın Güngör’ün kalemi de mucizeler yaratıyor. Peki olağan mucizeler mi bunlar? Orasını bilemem!”

 

Mavisel Yener, Yazar

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

  • TRT İSTANBUL RADYOSU GECENİN İÇİNDEN PROGRAMI/ 4 EYLÜL 2008

     

     

    4 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan, Metin Hamalosmanoğlu’nun sunduğu programda Olağan Mucizeler’in yanı sıra biraz edebiyat, biraz da gündemdeki konular konuşuldu. Yukarıdaki oynatıcıya tıklayarak söyleşiyi dinleyebilirsiniz.

  • TRT İSTANBUL RADYOSU GECENİN İÇİNDEN PROGRAMI/ 24 AĞUSTOS 2009

     

     

    24 Ağustos 2009 tarihinde yayınlanan programda Olağan Mucizeler, Gohor, bilim kurgu ve “hayat” konuşuldu. Yukarıdaki oynatıcıya tıklayarak söyleşiyi dinleyebilirsiniz.

  • EKŞİ SÖZLÜK / ICEFLOW

    aşkın güngör’ün bir kitabı. ilk baskısını 2008’de crea yayınları’ndan yapmış. bendeki astrea yayınları’ndan çıkan 2009 baskısı..

     

    geçtiğimiz günlerde okuduktan sonra okumak için biraz geç kaldığımı düşündürttü bana. fantastik olarak tanımlanan bir romandan duygusal öğeler beklemeyenler için şaşırtıcı.. bir parça romantizm, bir parça spiritüalizm, bir parça hüzün ama hepsinden öte “saf haliyle sevgi” odaklı bir roman olmuş olağan mucizeler.

     

    — sürprizbozan —

     

    hemen her kadim kültürde bir şekilde yer bulmuş “hayat ağacı” kavramını, yazarın ele alış ve konuya yediriş biçimi ise romanda altına imzamı attığım yer oldu. hayat yolunun şekillenişi tartışmalarında “kader mi kişisel seçimlerimiz mi” gibi birbirine zıt ve birbirini çürüten iki kavramın bu akıllıca izahatininin -doğru bulup bulmamak bir yana- romanda kullanılış biçimini ben sevdim.*

     

    — sürprizbozan —

     

  • KİTAPYURDU.COM YORUMLARI

    “Valla Aşkın Güngör çok iyi bir yazar. Hiç sıkılmadan, bir saatten biraz fazla bir zamanda bitirdim… Çok akıcı… Güzel hikâye.” —Ali İhsan Calip, 8 Haziran 2009

     

    “Yalnızlığı, aşkın, sevginin ağrısını, sevgiyi, şefkati böylesine anlatan bir kitap için ne denir bilemiyorum. Aşkın Güngör olmadık yerlerde duygusal ve derin cümleler kurma becerisiyle harikalar yaratmış. Ayrıca diğer kitabı Gohor’dan da bahsetmiş olması kitaba incelik katmış. Bence okunması gereken bir kitap.” —Semmaa, 10 Mart 2011

     

  • IDEFIX.COM YORUMLARI

    “Bugüne dek kader olgusunu açıklamaya çalışan çok kitap yazıldı ama Olağan Mucizeler bir yapboz gibi bozup yeniden kurguladığı kendine has zekice uslubuyla neredeyse tüm bu kitapların yapabildiğinden daha iyisini yapıyor…

     

    Soluk kesici, çarpıcı, sarsıcı son bölümler kitabı Türk edebiyatının klasikleri arasına sokacak düzeyde desem yeridir.

     

    Yazarın şiir gibi akan bir dili var ve inanılmaz akıcı… Son yıllarda okuduğum türk diline en hakim yazar olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

     

    Herkese tavsiye ettiğim bir romandır…” —Selin77, 11 Ekim 2010

     

  • KÜNYE

    Kitap Adı: Olağan Mucizeler

    Basım Yılı: Nisan 2008 (1. Baskı), Eylül 2009 (2. Baskı)

    Türü: Fantastik Roman

    Sayfa Sayısı: 152 (1. Baskı), 200 (2. Baskı)

    Kapak: Aşkın Güngör

    Yayıncı: Crea Kitap (1. Baskı), Astrea Kitap (2. Baskı)

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    Kimse biriktirmedi gözyaşlarını ikimizden başka, kimse âşık değildi kaldırım kıyılarında can çekişen güz yapraklarına ve kimse bitimsiz görünen deryanın ardındaki denizkızı adalarına inanmıyordu. Sadece biz, yüreklerinde buzdan oyulmuş kısraklar taşı yan ve o kısrakların beynimizde çı nlayan kişnemelerinde gizli anlamlar arayan iki sergüzeşt olarak, iki Simurg Kuşu olarak, iki masal çocuğu olarak (ki, ‘bir varmış, bir yokmuş’ doyuruyorlardı bizi yoksul hanelerimizde, yıldızlar düşerken yağmurun eteklerine takılıp) inanıyorduk başkalarının burun kıvırdığına.

     

    Seni ilk gördüğümde ışıklarla oynayan bir kuğu gibiydin. Yağmur suyunun yoldaki akaryakıt artıklarıyla el ele vererek oluşturduğu renkler paletinin kıyısına diz çökmüştün. Gözlerinde ıssızlık olan gencecik bir kızdın. Suya bakıyordun. O renklerin sulara yeşil gözlerinden yansıdığı sanrısına kapılmıştım. İçinde volkanlar patlayan bir gençtim ben de o zamanlar, senden fazla büyük değildim. Bej renkli, fırfırlı eteğinden sıyrılıp bükülerek yere konmuş, çamurlanmış beyaz dizlerin birer kara delik gibi çekti beni. Kıyına sürüklendim. Gözlerini çevirdiğinde yalnızlığım mı çekti beni sana, bilmem ama gülümsedin. Belki de ilk günden bizi birbirimize doğru iten gizemli birer el vardı. Sen eksik yanını bekleyen bir genç kız, ben eksik yanını arayan bir delikanlı… Dertlerimize umar olmak gayesinden de öte, birbirimizi tamamladık.

     

    Biliyorsun, bir gölge gibi girdim hayatına, gittiğin her yerde izledim seni, uzaktan uzağa sevdim. Düşlerime kattığım bir gerçektin sen. Sığıntı olduğum teyze evinde kurduğum hayalleri renklendirirdin. Uzun zaman, masallardan payıma düşen bir nazeninden başka şey değildin. Sonra hayatıma girdin, yaşamı güzelledin. Nasıl desem, ah Biricik, her şeyimdin: Oyuncağım, sahibim, masalım, düşüm, gerçeğim… Sana duyduğum sevdayı keski belleyip benliğimi biçimledin. Bir gün kendime baktığımda seni gördüm. Değişime uğramıştım. Sana dönüşmüştüm. Ve gariptir genç yüreğimdeki öfkelerin (hani, yoklukla beslenen ve gün be gün insanı biraz daha isyankâr yapan öfkelerin) büyük bölümünün törpülenmiş olmasına da seviniyordum. Çünkü daha katıksız sevebiliyordum seni yüreğin dinginliğinde.

     

    Kimse bizim kadar ‘iki’ olamazdı. İç içeydik. Seni benden koparsalar ‘hiç’ kalırdı. Ben senden asla kopamazdım. Zaten yıllar sonra bizden başka şey de kalmadı. Sadece ‘biz’ vardık. Kâinatın aşılmaz duvarları ardındaki gerçekler kadardık. Hiçtik. En çok birbirimiz olduğumuz an birbirimizi yitireceğimizi ne bilirdik? Sen bende yitirdin seni; ben öylesine sendim ki artık ‘ben’ değildim. Ve birbirimizi, kendimizi sever gibi sevecek kadar küçülemezdik.

     

    Gittin. Göremediğim kanatlar takındın ihtiyar bedenine. Sadece gençlere ait gülücükler ürettin. Gençleştin. Yeni bir sevgili edindin kendine, alev kanatlı Azrail’i seçtin. Ah, biliyorum, uzaklıklar yaraştı bize! Aşk ile ne güzel yandık! Ne harika küller kaldı bizden geriye!

     

    Şimdi usul usul soluklanan ağır yaralı mektuptan başka bir şey değilim. Bu sitem yüklü mektupların her birinde sana olduğu kadar, Azrail’e de seslenmekteyim.

     

    Ah Münevver, bu hayat köşe kapmaca… Yaşamın muğlak sokaklarında daha fazla nesne için mücadele eden de var, kendine elle tutulandan öte tinsel menziller seçen de. Öyle ki yaşanacak her şeyi yaşamış, kendini hayatta tutacak her şeyi yitirmiş bir ihtiyar olarak ben, yanına gelmekten, ölümün buruk şarabını içmekten, yorgun damarlarımdaki kanın kurumasını dilemekten başka şey beklemez oldum. Ne var ki seni delice kıskandığından mıdır nedir, Azrail yakarılarımı duymazdan geliyor. Sabredecek gücüm kalmadı.

     

    Ey Azrail! Ey, kuzguni ölüm kentlerinin sorguçlarındaki gümüş çerçeveler içinde sureti kazılı olan yakışıklı melek! Günahı tanımasına fırsat vermeden yanına aldığın onca çocuğa, kar öbekleri arasında donmasına seyirci kaldığın yığınlarca evsize ve tüm bildikleri analarından ‘hayat’ emip hınzırca oyunlar oynamak olan kedi yavrularına, kısaca, hiç suçluluk duymadan nihayete erdirdiğin bunca yaşama rağmen beni duymazdan geliyorsun. Kendimi öldürecek kadar gözü kara değilim! Seni bekliyorum. Gelmiyorsun!

     

    Her şeyden geçtim, her şeye doydum. Kimsesiz çocukların daracık bir pencere camı ardından yıldızları izlerken mazideki annesiyle babasının sıcaklığını özlemesi gibi ölümü özlüyorum. Ölümün sunacağı suskunluğu özlüyorum. Sevgilimi, Biricik’imi, eşimi, eşsizliğimi özlüyorum.

     

    Yaşam ellerimi bıraktı. Küstük birbirimize. Yeni dostumu bekliyorum, ey Azrail, ulu melek, ölümü bekliyorum. Beni Biricik’e götürecek raylardan bağımsız treni bekliyorum.

^ YUKARI GİT

istatistikleri görün