SEVGİLİ SALAK

cArleone

Sevgili Salak, 2007 yılında Olgu Kitaplığı tarafından basılan bir “romancık”. Taksim’in arka sokaklarında geçen bir aşk ve cinayet öyküsünü anlatıyor. Ana karakterler Nilay adlı bir konsomatrist ve onun sığıntısı, yarı akıllı Mahsun. Kitap Mahsun’un bakış açısından anlatılıyor.

 

Sevgili Salak romandan ziyade bir romancık olduğundan kitaplaştırma süreci fazla uzun sürmedi. Diğer pek çok kitabıma oranla mucize denecek bir süratte ulaştım son sayfaya. Gerçi Mahsun’la Nilay zihnime baskı yapmayı, “öykümüz burada bitemez, devam etmelisin,” demeyi sürdürdü, ama hayır, o kadar da değil, yazının günahına yeterince bulaştığımı düşünerek devam kitabına girişmedim. Hoş, o girişimi gerektirecek bir talep de görmedi zaten Sevgili Salak. Kitap bin beş yüz kadar okura ulaşsa da, belli ki öykü başkalarında bende yarattığı etkiyi yaratmadığından suskunlukla çevrelendi.

 

Kitapla ilgili pek çoğu dostum da olan yazarlarla yaptığım yazışmaları aşağıdaki “Değerlendirmeler” sekmelerinde bulacaksınız. Kitabın geneli hakkında bu yazışmalar da size sağlam fikir verecektir sanıyorum.

GENEL BİLGİLER

DEĞERLENDİRMELER

YORUMLAR

  • ARKA KAPAK

    Bir konsomatris olan Nilay’ a beslediği tutkulu aşk Mahsun’a korkunç cinayetler işletecek mi, yoksa her şey saf bir aklın tehlikeli oyunlarından mı ibaret?

     

    Ulan, yemin ediyorum, ben okusam yazar olurdum kızım! Boru degil, yazar! Hem benim şu düşündüklerim var ya, üşenmeyip yazsam şimdi meşhurdum anasını satayım! Vallahi bak, roman olurdu kızım aklımdan  geçenler. Ha millet, “Bu ne be? Böyle roman  mı olur?” derdi belki. Ama ben her şeyi  düşündüm Nilay. Onlara derdim ki, “Ne ulan?” derdim, “Hayat sadece sizin aklınızdan  geçenler mi?” derdim. “Ne şaştınız o’lum? Bizimki gibi hayatlarda böyle cümleler debeleniyo anasını satayım,” derdim. Ha, hatta, “Biz sizin yok saydıklarınızız,” derdim abi.

  • KÜNYE

    Kitap Adı: Sevgili Salak

    Basım Yılı: Mayıs 2007

    Türü: Yeraltı Edebiyatı – Roman

    Sayfa Sayısı: 82

    Kapak: Aşkın Güngör

    Yayıncı: Olgu Kitaplığı

  • KİTAPTAN BİR BÖLÜM

    Var ya, babam olacak herif beni okutsaydı, kesin şair olurdum Nilay, kesin. Ne var zaten şair olmakta? O ibneler gibi iki laf parala, karşına çıkan herkese bi’ bok yiyo’muşsun gibi tepeden bak… Sonra da neymiş? Şairmiş! Hah! Ulan yemin ediyorum, ben okusam, bırak şairi yazar olurdum kızım! Boru değil, yazar! Hem benim şu düşündüklerim var ya, üşenmeyip yazsam şimdi meşhurdum anasını satayım! Vallahi bak, roman olurdu kızım aklımdan geçenler. Ha, millet “Bu ne be? Böyle roman mı olur” derdi belki ama ben her şeyi düşündüm Nilay. Onlara derdim ki, “Ne ulan?” derdim. “Hayat sadece sizin aklınızdan geçenler mi?” derdim. “Ne şaştınız o’lum? Bizimki gibi hayatlarda böyle cümleler debeleniyo anasını satayım,” derdim. Ha hatta “Biz sizin yok saydıklarınızız,” derdim abi. Ehe… Bu lafı da o şair ibnesinden duymuştum. Ama kim nerden bilecek ya.

     

  • YAZAR BAKIŞI / AŞKIN GÜNGÖR

    2007 yılında Olgu Kitaplığı tarafından basılan Sevgili Salak, Taksim’in arka sokaklarında geçen bir aşk ve cinayet öyküsünü anlatıyordu. Ana karakterler Nilay adlı bir konsomatrist ve onun sığıntısı, yarı akıllı Mahsun’du. Kitap da Mahsun’un bakış açısından anlatılıyordu zaten.

     

    Bir süre önce şunu fark ettim: Kitabın yazılma serüveni kadar, o serüvenden söz etmek de keyifliymiş. Bunca zaman önceliğimin yeni kurguları hayata geçirmek olduğuna inanmış, yazma sürecinden söz etmenin zaman kaybı olduğunu düşünmüştüm. Yanıldığımı itiraf ediyorum. Kitabı okuyanlara yazım sürecinden bahsetmek, hele ki posta kutumda konuya ilişkin yorumlarını görmek bir hayli keyifli.

     

    Öyleyse, Sevgili Salak’ın kısa yazım serüvenini ve okurlarından gelen birkaç yorumu aktaracağım bölüme geçelim, olmaz mı? Yalnız, “uyarmadı” demeyin, yan sekmedeki bölümler kitapla ilgili ciddi ipuçları içeriyor. Bütün yan unsurları çıkarıp da bu romancığa “yeraltı edebiyatına uygun aykırı bir cinayet anlatısı” diyebilirsek — ki, gördüğünüz gibi ben diyorum — kitabı okumadan aşağıdaki bölüme geçmenizi önermem. Çünkü o zaman Sevgili Salak bütün okuma cazibesini yitirecek, geriye de pek bir şey kalmayacaktır. Buraya kadar anlaştıysak ve mucize kabilinden Sevgili Salak’ı okumuş kitledenseniz, buyurun, devam edelim:

     

    İşin aslı, Mahsun’la Nilay’ın “iğrenç” ilişkisi ilk yazıldığında on A4 sayfasını geçmeyen kısacık bir öyküydü ve içinde sadece bir tane cinayet barındırıyordu. Sonra bir arkadaşımla Olgu Kitaplığı’nı kurmamız söz konusu olunca (bu başka bir hüzünlü öyküdür, bu nedenle başka bir zamanda anlatılmalı) aklıma gelen ilk fikir — nedense — Sevgili Salak’ı kitaplaştırmaktı.

     

    “Yarım akıllı Mahsun’la konsomatrist Nilay’ın öyküsünün ilgi çekeceğine neden inandın?” derseniz, bilmiyorum. Doğru bir karar olduğunu da iddia etmiyorum zaten — tamamı yazar dostlarımdan gelen aşağıdaki yorumları okuduğunuzda muhtemelen buna siz de ikna olacaksınız. Ama işte, yazı böyle bir şeydir. Bir ya da birkaç karakter zihninizde dolaşmaya ve yazılmak için baskı yapmaya başlarsa karşı koymak pek de mümkün olmaz. Öyleyse, bu “iğrenç” öykünün yazılmasına aracı olduğum için beni suçlamadan önce Mahsun’la Nilay’a kızmalısınız, başka zihinlere akmayı isteyerek beni zorlayan onlar çünkü, ben sadece yazıyı art arda dizen çaresiz kişiyim.

     

    Yukarıda da belirttiğim gibi, Sevgili Salak romandan ziyade bir romancık olduğundan kitaplaştırma süreci fazla uzun sürmedi. Diğer pek çok kitabıma oranla mucize denecek bir süratte ulaştım son sayfaya. Gerçi Mahsun’la Nilay zihnime baskı yapmayı, “öykümüz burada bitemez, devam etmelisin,” demeyi sürdürdü, ama hayır, o kadar da değil, yazının günahına yeterince bulaştığımı düşünerek devam kitabına girişmedim. Hoş, o girişimi gerektirecek bir talep de görmedi zaten Sevgili Salak. Kitap bin beş yüz kadar okura ulaşsa da, belli ki öykü başkalarında bende yarattığı etkiyi yaratmadığından suskunlukla çevrelendi (hay Allah, konu kitaplarımın gördüğü talep olunca bu kelimeyi amma yineliyorum, değil mi: Suskunluk).

     

    Yazarken farkındaydım, kitap ciltlenip elime geldiğinde de iyice emin oldum, Sevgili Salak benim tarzımın epeyce uzağındaydı. İçinde bolca argo vardı bir kere. Kitaplarımda başat olan umut, sevgi, aşk gibi olumlu kavramlar Sevgili Salak’ta olabilecek en aykırı şekillerde kendine yer bulabilmişti. Kitaptaki ana konu Mahsun’un Nilay’a beslediği saplantılı aşktı, tamam, ama o aşk da giysilerinden soyunmuş, geriye pek de makbul olmayan bir çıplaklık kalmıştı. Sanırım, yazar BA’nın iddia ettiği gibi, mizah dergilerinde sıklıkla okunan bir “bel altı edebiyatı türüne” de kaymıştı kitap biraz, o kadarından da emin değilim. Ama yine BA’nın, aynı yorumunda (ki, aşağıda okuyacaksınız) söylediği gibi çok satmadığını iyi biliyorum. Ve inanın, Mesih’in Klonu’nda olduğunun aksine, bu kez satmamak hiç umrumda değil. Çünkü daha yazarken Sevgili Salak’ın kaderinin “tam da bu” olacağının farkındaydım. Zaten Radikal Kitap’ta yer alan kısa eleştiri yanılmadığımı da kanıtladı:

     

    Aşkın Güngör’ün Sevgili Salak’ı, bir aşk hikâyesine dayanıyor. Fakat bu aşk hikâyesi romantik unsurlardan çok komedi unsurlarıyla oluşturulmuş. Kitabın özgünlüğü de bundan kaynaklanıyor.

     

    Roman, Mahsun ile konsomatris Nilay arasındaki aşkı hikâye ederken, olay örgüsü, aşırı derecede saf olan Mahsun karakteri üzerine kurulmuş.

     

    Mahsun, Nilay’a duyduğu aşk nedeniyle cinayet bile işlemeye hazırdır. Fakat her şey, saf Mahsun’un düşündüğü gibi gerçekleşmez. İşin içine, Nilay’in yaşadığı kötü bir çocukluk dönemi de eklenince, olay örgüsünün gerilimi de, Mahsun’un asla öngöremeyeceği şekilde gelişir. Mahsun, büyük bir oyuna alet olduğunu anlayacak, fakat kurtulmak için çok geç olduğunu görecektir.

     

    Hayır, haksızlık etmiyorum, bu yorum Sevgili Salak’ın hak ettiğinin ötesinde bir övgü de içeriyor bana kalırsa. Ama Mahsun’un yarım aklı nedeniyle yaptığı yorumları ve çıkarsamaları “komedi” olarak algılamak ilk andan beri garibime gitti, hâlâ da gidiyor. İşin içinde — Mahsun’un tüm şapşalca fikirlerine, iki yüzlü tavırlarına karşın — komediden çok acınacak bir yan bulduğumdan olsa gerek.

     

    Sözü çok da uzatmadan diğer değerlendirmelere geçeceğim. Bunlar elektronik ortamda yapılmış yazışmalar, hiçbiri yazılı – sözlü basında veya bir internet sitesinde yayınlanmadı. Tümü yazar dostlarımın lütfedip benimle paylaştığı görüşlerden oluşuyor. Ayrıca onların kimi yorumunun altında verdiğim yanıtları da bulacaksınız. Bu, Sevgili Salak’la ilgili zihninizde çizilecek resmi tamamlayacaktır diye umuyorum. Hazırsanız buyurun, devam edelim. Yandaki sekmeleri sırayla tıklayabilirsiniz.

     

    Bir de son not: Sevgili Salak‘ı yazarken yapmak istedikleri en iyi anlayan ve ipuçlarını okuma sırasında çözmeyi başaran sevgili Mavisel Yener oldu. Ayrıca sevgili Aytül Akal’ın değerlendirmeleri de son derece ayrıntılı ve derinlikli. O değerlendirmelere ayrı bir özen göstermenizi dilerim.

     

  • BİLGİN ADALI DEĞERLENDİRMESİ

    Aşkın, kızacaksın bana, biliyorum, ama diyeceklerimi açık açık söyleyeceğim yine de…

     

    30. sayfadan sonra baydı beni kitabın, kaldırıp attım. Başka işlerle oyalandım uzun bir süre, ama kafam hep kitaptaydı. Sonunda dayanamadım, bir görev duygusuyla yeniden aldım ve iki dakika önce bitirdim. Sabahın beş buçuğu…

     

    Leman, Limon, Lombak dergilerini hiç okumam. Arada bir rastladığımda şöyle bir göz atarım. Karanlık çizgilerle anlatılan seks ve cinayet öyküleri vardır onlarda. Hayaletler, ruhlar, kediler de girer araya. Onlardan biri olmuş Sevgili Salak. Arka kapak yazısıyla da öykünün tüm ipucunu vermişsin zaten. Hiç sevmedim.

     

    Yetenekli bir yazarsın sen. Böyle bir alanda gezinmek nereden geldi aklına? Bence Gohor’lardan sonra böyle bir kitap gelmemeliydi. Keşke böyle bir kitap çıkarmamış olsaydın. On yıl sonra sen de hayıflanacaksın bu konuda…

     

    Unutmadan: Büyük olasılıkla çok satar bu kitap. Ama Aşkın Güngör’den de çok şey götürür. Seni sevmem bile engel değil bu kitabı çok kötü bulmama…

     

    Bilgin Adalı,  Yazar

     

  • AYFER GÜRDAL ÜNAL DEĞERLENDİRMESİ

    Aşkın Bey, iyi sabahlar. Saat 1.00, kitabı bitirdim.

     

    Fazla sert be Aşkın Bey, fazla sert, en azından benim ruhum için. Sizin kitabınız olmasaydı, ben bu kitabı okumazdım. Kan, cinayet, argo, aşağılama, yalan, sahtekarlık, ensest, hepsi var. Başarılı olan tarafı diyaloglar, çok sahici ya da en azından öyle geliyor insana. Sonu da çok beklenmeyen bir şekilde bitiyor. O da ilginç, zekice. Ama sevgisizliğin bu boyutu insanı üzüyor, hasta edecek gibi oluyor. Kısa, yoğun, hızlı. Bu özelliğiyle çabucak okutuyor, ama geride kalan lezzet tuzlu kan ve deşilmiş bağırsak lezzeti.

     

    İşte bunları düşündüm Aşkın Bey. Umarım sizi incitmedim, ama sahici fikrim budur. Dilerim bir an önce bir de umut dolu iş çıkarırsınız. Bir de şunu merak ettim: Bu âlemden insan tanıdınız mı? Nasıl argoyu öyle oturtabildiniz? Daha güzel şeyler söyleyebilmek isterdim, hem de çok isterdim, bana kızmayın.

     

    Ayfer Gürdal Ünal, Yazar

     

     

     

    Sevgili Ayfer Hanım, inanın, kitabın yorumlanmasıyla ilgili beklentim yazdıklarınızdan daha “yüksek” değildi. Sevgili Salak’ın “aykırı” olduğunun farkındayım. Sert olduğunun da… Ama kitap, toplumumuzun bir kesiminin yaşadıklarına / düşündüklerine ışık tutmuyor da değil. Hayatın hemen her anında yan yana geldigimiz insanlar var Sevgili Salak’ta. Muhatap olmasak da, ortak paylaşımlar kurmasak da bu tip insanlar İstanbul’un kaldırımlarında volta vuruyor. Birbirine “naber lan anasını s…min çocuğu” diye hitap eden, ardından gevrek gevrek gülen minibüs şoförleriyle, değnekçilerle; kadına sadece cinsel bir obje olarak bakan erkeklerle vs. dolu bu coğrafya. Kanımca, günlük gazetelerin 3. sayfa haberleri bile Sevgili Salak’tan çok daha ürkütücü ve çok daha karanlık. Bu anlamda yazı ne kadar hayatın içinde olmalı veya ne kadar ütopik kalmalı, tartışılır.

     

    Bilmem okudunuz mu, Gohor’larda ve Aykolik’te en uç anlamlarında sevgiye ve sevgisizliğin açtığı yaralara yer verdim. Keza henüz yayımlanma şansı bulamayan Olağan Mucizeler de aynı minvalde oluşturulmuştu. Buradan hareketle sevgi olgusuna gereken özeni verdiğimi düşünüyorum. Ancak, ülkemin yerli yerine oturamamış değerler sistematiği içinde bu söz ettiğim çalışmaların hiçbiri gereken değerlendirmeye tabi tutulmadı / tutulamadı.

     

    Anladınız ya, Sevgili Salak biraz da benim edebiyat dünyasına isyanımdır. O isyanın doğurduğu bir yaramaz çocuktur. Ve aslında, sizinkine benzer eleştiriler alacağını öngörerek arka kapak yazısını bile o minvalde seçtiğim bir çalışmadır da. Hatırlayın, ne diyor Maho arka kapakta: “Ulan, yemin ediyorum, ben okusam, bırak şairi, yazar olurdum kızım! Boru değil, yazar! Hem benim şu düşündüklerim var ya, üşenmeyip yazsam şimdi meşhurdum anasını satayım! Vallahi bak, roman olurdu kızım aklımdan geçenler. Ha, millet, ‘Bu ne be? Böyle roman mı olur?’ derdi belki. Ama ben her şeyi düşündüm Nilay. Onlara derdim ki, ‘Ne ulan’ derdim. ‘Hayat sadece sizin aklınızdan geçenler mi’ derdim. ‘Ne şaştınız oğlum? Bizimki gibi hayatlarda böyle cümleler debeleniyo anasını satayım’ derdim. Ha, hatta, ‘Biz sizin yok saydıklarınızız’ derdim abi.”

     

    Merakınıza yanıtım: Gençliğimde Taksim’in arka sokaklarında, tam da bu minvalde cümleler kuran insanların arasında da yer aldım, içeride neler olup bittiğini merak ederek girdiğim travesti barlarında da. Oralarda süregiden hayat ve ilişkiler bizim için fazlaca basit çoğu zaman ve fazlaca da kaba, ama yok sayamayacağımız kadar da gerçek her biri. Yazı neyi anlatmak istediğinize göre biçimlenerek kalıba akıyor zaten.

     

    Eleştirinize bayıldım ve çok da sevindim. Bir gerçek var: Kimse sizi ya da eserinizi sevmek zorunda değil. Benim için önemli olan da desteksiz övgüden ziyade, samimi eleştirilerdir. Demeye çalıştığım şu: Kırılmak ne demek… Kitabımla ilgili yorumda bulunmanız benim için onurdur.

     

    Sonsuz sevgi ve saygılarımla…

     

    Aşkın Güngör

     

  • AYTÜL AKAL DEĞERLENDİRMESİ

    Bitti…

     

    İki kişilik oyun. Gerisi kan veren gölgeler ancak…

     

    Mahsun karakteri baştan sona çok iyi işlenmişti. İnandırıcı, gerçekçi bir karakter. Ürkütücü de.

     

    İşte tam bu noktada Nilay sorgulanmaya başlıyor. Aklı başında hiçbir insan Mahsun gibi ne yapacağı belli olmayan obsesif bir karakteri yanında taşımaz. Şizofreni ile delilik arasında gidip gelen biri Mahsun. İnsan olarak güven duyulması olanaksız. Şiir yazsaydı eğer, biraz akıtabilirdi belki içinin zehrini… Ve güzel de yazardı, Allah için…

     

    İşte, daha ilk bölümden itibaren Nilay’ı sorgulamam, Mahsun’u bir yana ayırıp da, asıl Nilay’ı izlemem bu yüzdendi. Neden? Nilay, neden? Son birkaç sayfada çıktı ortaya o neden… Güzel, böylece Nilay da birden ete kana büründü ve gerçekçi bir karaktere dönüştü romanda; yoksa pek yalnız kalacaktı Nilay, Mahsun’un başarılı karakter canlandırması karşısında, pek zayıf bir oyuncu olarak anılacaktı.

     

    Roman, iki ruh hastasının birlikteliğini çok iyi yansıtıyor. Gerçekten iyi yazılmış. Kimin kimden tehlikeli olduğunu sağlıklı bir beyin ayırt edebilir mi? Mahsun kadar salağı da, salaklığından nice canilikler yapabilir çünkü. Her iki karakter de tehlikeli aslında. Ama ikisi de hastalıklı birer ruh, üstelik cinayete meyilli. İşkenceye, şiddete değil, sadece öldürmeye odaklanmış caniler. Aslında sıradan okurların değil, psikiyatri uzmanlarının yorumlayabileceğı iki özel tip Nilay ve Mahsun…

     

    Peki, ruh hastasının adı neden Nilay? Neden karnı deşilen tiyatrocu Ümit? Öldürülen taksici Erhan kim? Yazarın hangi dönemde karıştılar yaşamına? Bu soruların yanıtları sizde Aşkın Bey…

     

    Aşkın Güngör’ün yaşamından sızıp pasif obsesif Mahsun’u yaratan ipucu hangisidir? Ve hangi gizli kırgınlık, akıl yitiminde bile kadın cinsini uyanık planların sahibi olmaya iten? Ve akıl oyunlarında aynı platformda, aynı çizgide de olsalar, kadını daha da şeytan kılan?

     

    Pekâlâ, fener ışığını yazarından çekip yine kitaba çeviriyorum: Kitabın gizemini sonuna kadar koruması gerek. Ama koruyamıyor. Nilay’ın kuşkulu davranışından değil, editörün sabırsızlığından… Arka kapaktaki yazı, hani “…yoksa her şey saf bir aklın tehlikeli oyunlarından mı ibaret?” cümlesi oyunu bozan. Onu okuyarak başladığında okur, kurgu, akıl oyunu olmaktan çıkıyor, sonu bilindik bir cinayet romanına dönüşüyor. Ben yarıya geldiğimde, kitabı evirip çevirirken o yazıyı okudum. Ve romanın sihri kayboluverdi.

     

    Bu kitabı yazdıran güdü ne idi, bunu çok merak ettim. Dil olarak da çok başarılı olduğundan, acaba böyle bir ortamda yaşadın mı ki, böyle bir sokak dilini yakaladın diye de merak etmedim değil… Sevgilerle…

     

    Aytül Akal, Yazar

     

     

     

    Diyalogların gerçekliği konusuna geleceğim hemen: Hayatım iki sınıfın arasında geçti. Argo düşünüp konuşanlar ve daha normal insanlar :) Özellikle, gençliğin “hayatı algılama” süreçlerinde merakımı gidermemi sağlayacak insanların arasında bulundum. Her çesit insanın yer aldığı bir bulamaçta. Kabul edersiniz ki, insan her yerden bir parça alıyor. Sanıyorum Sevgili Salak’ ta o kaba yan baskın olmak zorundaydı ve umuyorum öyle de oldu.

     

    Sevgili Salak ilk kez 1999′da kaleme alındı. On sayfalık kısa bir öyküydü o zaman. Yayınevlerinin (sevgiyle cebelleşen ve ana derdi sevgiyle sevgisizliği aktarmak olan) diğer çalışmalarımı reddedip durduğu bir gün şeytan tarafından dürtülerek kendi yayınevimi kurma kararı almam Sevgili Salak’ı tekrar ele almama yol açtı. Anlayacağınız, kadını şeytanlaştırmak gayesinde değildim Sevgili Salak’ı yazarken, daha girift şekilde, yazıyla ve durmadan sevgiye bulaşan kalemimle bir hesaplaşma ya da çarpışmaydı metni şekillendiren.

     

    Aslında hem sizin, hem de benzer şekilde BA’nın değindiği arka kapakla ilgili “ipucu” kaygısını hâlâ taşımıyorum. O kısacık yazının gerçekte katilin kim olduğunu açıkladığını sanmıyorum hâlâ nedense… Kaldı ki, öyleyse bile, asıl ipucu kitabın 30. sayfalarında, daha ilk cinayet işlendiğinde apaçık ortada aslında: Mahsun daracık tuvalet kapısından giren taksiciyi sırtından bıçakladığını düşünürken bir yandan da adamın gözlerinin nasıl dehşetle büyüdüğünü tarif ediyor. Bir adamı sırtından bıçakladığınız ilk anda gözlerini göremezsiniz. Aynı şey bıçakla işlenen ikinci cinayetten sonra da yaşanıyor hatta. Ya da daha keskin bir ayrıntı: Cinayetten sonra Mahsun’la Nilay arasında yaşanan bıçak diyalogları. Mahsun cinayet aleti olarak düşündüğü bıçağını alıp arka cebine koyuyor, yan odaya geçip ölüyü saracak bir yorgan getiriyor, hemen sonra Nilay’ın söylediği şey, “Adamın sırtındaki bıçağı çıkar,” oluyor. Biraz didişiyorlar, “sen çıkar, ben çıkarmam vs”. Ama sonra Mahsun adamın sırtındaki bıçağı çıkarıyor. Peki ya birkaç paragraf önce arka cebine koyduğu bıçak? Demek ki ortada iki bıçak var. Sanıyorum derdimi anlatabildim :)

     

    Sevgilerimi sunuyorum size . . .

     

    Aşkın Güngör

     

     

     

    Diyalogların gerçekçiliği ve inandırıcılığı bence hiçbir kitapta olmadığı kadar güçlü. Ancak bir iki cümlede dedim, “yok ya, bu laf bu adama uymadı.” Yani, o da laf olsun işte, uyuzluk edeceğiz ya.

     

    Ben Türk dizilerini izlemem. Buram buram sahte diyaloglar… Çok rahatsız oluyorum. Çoğu kitapta da öyle. Kahramanlar konuşmaya başlayınca, kaç uzaklara, çok uzaklara…

     

    Sokak aralarında hiç yaşamadım. Ama yaşasaydım, iç konuşmaların aynen Mahsun’unki gibi olacağını çok iyi biliyorum. Nereden? Onu bilmem işte. Sahtekârlık yok, sahtekârlığı anlarım, ondan herhalde…

     

    OP’nin SE mi ne, bir kitabını okumuştum. İç konuşmalarla doluydu. Ama insan iç konuşmasında öyle konuşmazdı. Konuşurken bile vurgu yapar, noktalama yapar insan, orada hepsi atlanmış. Kitap boyunca rahatsız olmuştum.

     

    Şiddeti sevmem. İnsanların öldürülmesini de istemem. Ama kitabı okurken rahatsız olmadım, çünkü çok inandırıcıydı, ayrıca o iki kişi vahşet olsun diye işlemiyordu cinayetleri. Bir de, sağ olsun yazarı bize öldürülenleri tanıtıp da sevdirmemişti yeterince, “geberip gitsin, bize ne,” rahatlığıyla okudum.

     

    Arka sayfa konusunda, “akıl oyunları” sözcüklerinin cazibesi yazarını avlamış olabilir, ama fıkranın başlığı son cümledeki espriyi verince fıkranın sonunda kahkahaların gürültüsü de az olur.

     

    Verilen ipuçlarına gelince… Özür dilerim. Valla billa. Bir – ikisini yakalamış olmakla birlikte, arka sayfayı okuyana kadar uyanmamıştım, yalnızca saf saf sorguluyordum Nilay’ı, “niye bu kadar korkusuz bu psikopat katilin yanında” diye. Özürüm de görmezden gelmiş olmam yüzünden. Hani yazarlar genellikle kendi eteğini toplayamadan döke saça son sayfaya koşup gider ya, “öyledir” diye, okur olarak ben de koşup gittim.

     

    Anlatabildim… Eminim.

     

    Aytül Akal, Yazar

     

     

     

    İşte bu iki iletiniz bugüne kadar çalışmalarımla ilgili aldığım en doyurucu, en derinlikli eleştirilerden oldu. Özellikle, “Öldürülen karakterlerin iki boyutlu işlenişindeki amacı anlayıp yazmanızla çocuk gibi sevindim,” desem yeridir. Yalnız, ev sahibi İlker hariç. O karakter diğer öldürülenlere oranla biraz daha belirgindir, ancak onda da toplumumuzun iğrenc iki yüzlü mahlûklarından biri resmedilir Mahsun tarafından (hani neredeyse bu kez tanımamanın değil, tanıyıp da cezasını bulmasından zevk almanın öne geçmesi gerekmektedir). İlker, hayatını aşağılık çıkarlardan besleyen ve gerçekten de Mahsun’un düşündüğü kadar “aşağılık bi’ herif”tir. Bunu Nilay’a tavrı da açık seçik ortaya koyar zaten. Bu insan tipine duyduğum kin biraz daha boyutlandırır bu nedenle İlker’i diğer ölenlere göre.

     

    Aşkın Güngör

     

     

     

    Haa, bir dakika, İlker’i atlamayalım: İlker “hariç” değil. İlker de umrunda değil okurun. Kötü bir adam olduğu için değil, hayır. Bu tür tanıtım bir formaya bile yayılsa, yine hayır. İlker’i tanımıyor okur. İlker tanıtılmıyor. Çünkü İlker’in duyguları yok. İlker’in geleceğe dönük hayalleri, yaşamdan beklentileri ve o güne kadar yaşam için yaptıkları… İlker yok. Ölürse ölsün yani, gebersin, okura ne? Dış yapısıyla tanıtılması okuru o karaktere bağlamaz, hayır. Erhan’dan ya da bir başka ölüden farkı yok. Haa, küfürbazdı; haa, parasını istiyordu… Ama bu İlker’i uzaktan tanıyacak herkesin öğrenebileceği bir şey. Gerçek İlker kim?

     

    Hatta Nilay’ı da çok fazla tanımıyoruz da, işte, salağın gözüyle, duygularını kullanarak onunla ilgili özdeşimimizi canlandırabilmiştik, sonra o anlattı geçmişini ve duygularıyla bir insana dönüştü.

     

    Aytül Akal, Yazar

     

  • MAVİSEL YENER DEĞERLENDİRMESİ

    Sevgili Aşkın,

     

    Görüşlerim maddeler halinde:

     

    1- Kitap boyunca seninle kavga ettim, affet, e mi? Aynen şunları söyledim:

     

    Ah Aşkın, arka kapakta her şeyi açıklamışsın zaten, bütün bunlar gerçek değilmiş, sadece hayal ürünüymüş hepsi, adam sonunda uyanacak ve kitap bitecek. Ah Aşkın, neden yazdın arka kapağa bunu?

    Ne yaptın sennn? Adam cebine sokuşturmuştu bıçağı, sen yeniden çıkarttırdın. Ah dikkatsiz Aşkın’ım benim! Neden okutmadın ki şunun son halini bana.

    2- Evet, aynen bunları düşündüm, kızdım, üzüldüm filan… Veeeee… Sonunda asıl “salak”ın okur (yani ben) olduğumu anladım elbette. Arka kapak da tamamen bir başka oyunun parçasıymış demek! Ah… İki bıçak varmış, tabii ya… İşte böyle sevgili Aşkın, zekice kurgulanmış bir kitap gerçekten de, beni “bile” faka bastırdı. “Bile” diyorum, çünkü dedektif romanlarıyla uğraşıyorum son zamanlarda, biliyorsun, o nedenle “benden bir şey kaçmaz” havasındaydım :)  Çok iyi, çoook, demek ki dikkatli okur da benim düştüğüm tuzağa düşecek, bu harika bir şey! Kurgu mükemmelliğinin yanı sıra, sokak dilini kullanmadaki başarından söz etmiyorum bile. İnan ki tek hata bile bulamadım. Her şey cuk oturmuş.

     

    3- İlle de isim koyma meraklısı değilim, ama sanki bana “novella”, ya da “uzun öykü” türüne daha yakın göründü bu kitap. “Belki Nilay’ın çocukluğundaki o tecavüz sahnelerini bir bölümde görebilseydik, birkaç bölümde geri dönüşler yapabilseydik, o zaman romana daha yaklaşır mıydı?” diye düşündüm. Ama bu da yazarın tercihidir elbette.

     

    4- Bilmiyorum bunu başka okurların da söyledi mi, ama metin boyunca elimde bir film senaryosu tutuyormuş gibi oldum. Yönetmen olup adamlara, “Sen şuraya, sen buraya,” diye direktifler vermek geçti içimden. Eğer ukalaca bulmazsan, sana bir öneri: Ne olursun, bunu bir senarist, filmci… bu işlerden anlayan birileri görsün, okusun. Harika bir film olur bu kitaptan.

     

    5- Kapak tercihin için de kutlamak istiyorum. Kızlar evde üstüne atladı, “Önce ben okuyacağım,” diye (Kaptırmadım tabii). Bu da tamamen isminden ve kapaktan kaynaklanıyordu.

     

    6- Bundan sonrasında reklam faslı gerek belki. O nasıl yapılır, benden iyisini biliyorsun, yıllardır bu işin içindesin. İlk aşama yüzde yüz başarıyla sonuçlanmış sevgili Aşkın, şimdi okurlara ulaşmakta sıra… Ah, birkaç kitap eki reklamı filan olabilse… Ee, birkaç röportajda da olmadık şeyler filan söylesen: “Cinsiyet değiştirdim,” desen, ne bileyim işte, “Yazarken Nilay’ın kıyafetlerini giyiyordum,” desen : ) Ama gamzen yok işte…

     

    7- Şaka bir yana, gerçekten tat alarak okuduğum kitaplardan biri olduSevgili Salak… Aa, şunu da eklemeliyim: Mahsun’u da Nilay’ı da sevdim ben… Bunu nasıl sağladın, bilmiyorum, ama ikisine de yakınlık duydum okurken ve asla onları “pislik insanlar” olarak değerlendiremedim. Dolayısıyla, sonunda ikisi için de üzüldüm (bu benim anormalliğim belki, bilemiyorum). (Tiyatrocu Ümit’e hiç üzülmedim tabii :)))

     

    Mavisel Yener, Yazar

     

  • KÜLTÜREL GÜNCEL DEĞERLENDİRMESİ

    Önce kitabı, sonra sitenizdeki bölümleri sırasıyla okudum. Okurken sarf ettiğim “Allah Allah, adam kalbinden bıçaklandı, ama bıçak şimdi sırtında!” tarzı sözlerin ne anlama geldiğini ben de tıpkı Mavisel Yener gibi son sayfalarda anladım. Galiba daha dikkatli bir okuyucu olmam gerekiyor :)

     

    İlk başlarda, kahramanların fazla argo konuşmaları ve kötü davranışlarda bulunmaları kitabı sizin değilmiş gibi gösteriyor (En azından Gohor ve Olağan Mucizeler’in ardından öyle geliyor). Ama ne de olsa “Yazının var olduğu bir dünyada her şey mümkündür” değil mi? :) Bir yazıda korsan olursunuz, bir başkasında ay ışığında parıldayan bir deniz yıldızı, bir diğerindeyse asla var olmamış/olmayacak bir kentin sıradan bir sakini… Her kitapta farklı bir kimlikle ortaya çıkmanız hayal gücü geniş bir yazar olduğunuzun açık bir delili.

     

    Ayrıca, özellikle son bölümlerde, asıl anlatılmak istenenin (Her ne kadar inkar etsek de böyle insanların var olduğunu ve bazı “olması gerektiği halde olmayan olgular”ın) farkına varıveriyoruz.

     

    Romanınız yapaylıktan tamamen uzak; acı verecek kadar gerçekçi. (Acı verecek kadar dememin nedenini önceki cümle belirttim.)

     

    Lafı dolandırmayayım: Sevgili Salak sıra dışı olduğu kadar etkileyici bir çalışma olmuş. Ayrıca hızlı okunması da ayrı bir avantaj sağlamış. Okuyucu fazla zorlanmadan, olayların içinde buluyor kendini. Ve bitirince, nasıl olup da çelişkileri birleştirip, sonunu önceden bilemediğine şaşıyor. İyi ki de öyle oluyor.

     

    Ben çok beğendim. Ellerinize sağlık.

     

    Yazma isteğinizi asla kaybetmemeniz dileğiyle…

     

    Mustafa Men, Kültürel Güncel

     

comments powered by Disqus
istatistikleri görün