İKİ KİTAP: GOHOR CAM KENT VE GOHOR KURTLAR YOLU / BİLGİN ADALI / CUMHURİYET KİTAP

Okumaya başladığında elinden bırakamıyor insan. Güzel kurgulanmış çok ilginç bir roman.

Bilimkurgu romanlarda sıkça rastladığımız bir teması var: O hep korktuğumuz nükleer savaş felaketi yaşanmış dünyamızda. Yeni bir düzen kurulmuş çok uzun yıllar sonra. Bir fanusun içinde, yeni toplumsal yapı oluşturarak, uygarlığın nimetleriyle yaşayan, o fanusun dışında, sınırlı olanaklarla, biraz ilkel ama doğal bir yaşam sürdüren iki ayrı topluluk var. Egemen olan fanusun içindekiler. Bir gün dışarıdan içeriye, aykırı bir oğlan girer, ve… Ve olaylar başlar…

Ray Bradbury’den Asimov’a pek çok usta bilimkurgu yazarının kitaplarını okudum bugüne kadar. [1] Aşkın Güngör’ün Gohor’u, gerçekten her şeyiyle güzel bir bilimkurgu romanı. Daha önce okuduğum batılı bilimkurgu yazarlarının çoğuyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir roman.

Gohor iki cilt halinde yayınlanmış. İlk cilt Cam Kent’te, genç Gohor’un yeryüzündeki bildiğimiz düzeni altüst eden büyük savaş sonrasında ortaya çıkan yaşama biçimlerinden biri olan, kırsal alanda, doğal, köy ortamı içindeki yaşamı sergileniyor. Yoksul ve olanaksızlıklar içinde de olsa, kitabın yeğlediği, okuyucuya önerdiği yaşama biçimi bu. Ancak, genç Gohor bir yolculuğa çıkıyor. Yolculuğun ilk durağı, kitaba adını veren Cam Kent. Burası bir fanus içinde, doğal iklim koşullarından vb. tümüyle arındırılmış yapay bir kent.

Gününgülü (doğal köy ortamı) ve Cam Kent Ramelya, Arthur C. Clarke’ın “The City and the Stars” (Kent ve Yıldızlar)[2] kitabını anımsattı bana. Orada da, büyük savaşlar ve yıkımlar sonrasında oluşup gelişmiş iki ayrı yaşam biçimi vardır. Fanus içindeki kentte sonsuz yaşam olanağı kazanmış ama duygudan, heyecandan büyük ölçüde yoksun insanlar ve doğal ortamda ilkel koşullarda ama doğallıklarıyla yaşayan insanlar.

Gohor’un ilk yolculuğu, okuyucuyu doğal ortamdan koparıp fanus içindeki yapay yaşama götürüyor. Birbiriyle çelişen bu iki ortamı bir anlamda karşılaştırıp sevgiyle buluşturuyor. Fanus altındaki yapay düzenin, sevgiyi yok ettiği noktada, o sevginin peşinden koşan iki (aslında üç) gencin yapay düzene başkaldıran bir grupla buluşması ve Fanus’un dışına çıkıp ellerinden alınan robot dadının[3] bulunması ve geri getirilmesi kararıyla son buluyor romanın ilk cildi.

İkinci cilt Kurtlar Yolu, Ramelya’dan başlayan ve ilk ciltte yalnızca söylenti olarak sözü edilen, farklı biçimlerde yaşayan (ya da artık yaşamayan) insan topluluklarının keşfedildiği uzun bir yolculuğu anlatıyor. Ana tema “sevgi” bu yolculukta. Bir robotun insanlara duyduğu, aslında mekanik bir bozukluktan kaynaklanan sevgiyle başlıyor her şey. Kendilerini seven robota aynı duygularla bağlı olan iki genç (üç kişi ve minik bir robot da katılıyor onlara) güç bir yolculuğa çıkıyorlar ve yalnızca söylencelerde adı geçen, bildiğimiz uygarlığın çöküşüyle ortaya çıkmış, yukarıda değindiğim köy-kent yapısının çok dışında kalmış yaşama biçimleriyle karşılaşıyorlar. Uzun bir yolculuğun ve gerçekten ilginç serüvenlerin sonunda Gohor… Bırakın onu da yazmayayım. Okuyucu, okuyarak keşfetsin.

Özellikle ikinci kitapta, sevgi de; sevgisizlik de doruk noktada… Gününgülü’nde sevginin zaferini, Ramelya’da ise özellikle politik çıkarlara dayalı sevgisizliğin egemen olduğunu açıkça görüyoruz.

Takıldığım iki nokta var, onları belirtmeliyim: Kitabın başında, oyunları, davranışları, dünyayı algılamalarıyla 6, 7, en çok 8 yaşlarındaki çocukların davranışlarını sergileyen çocuklar, özellikle baş kişi Gohor, fanusun altındaki kente girdikten sonra yirmili yaşlara girmiş ya da girmek üzere olan gençler gibi davranışlar sergiliyorlar. Oysa, iki kitap arasında bir zaman sürekliliği var, zamanda sıçrama yok.

Takıldığım ikinci şeyse, kitap içinde, kullanılan kişi ve yer adlarının okunma güçlüğü. Bunların anlamsızlığına açıklık getiriyorsa da yazar, ses benzeşmelerinden yararlanarak okunması daha kolay, daha akılda kalıcı isimler kullanabilirdi. Kullanılan adların çoğunda, yabancı dillerde bile insanların dilini zorlayacak birbiriyle çok uyumsuz sesler var. Dikkatli bir okuyucu, ikinci kitabın (Kurtlar Yolu) 136. sayfasında buna ilişkin bir açıklamayı yakalayabilecektir: “İsimlerin ne önemi var ki? Birisini ifade etmesini dilediğin bir sıfatı al, parçala, hecele, ters yaz, düz yaz, olsun sana isim.” Güngör burada, isimlerle, evirmece (anagram) yoluyla verdiği iletilerin ipucunu vermiş. Gerçekten de adlar irdelendiğinde (özellikle ikinci kitapta), heceleri tersine okuyarak anlamlı sözcüklere ulaşabiliyorsunuz. Birkaç örnek: Edilnerrel – Delirenler, Aznamıc – Zamancı, Ubadyaın – Bu da aynı, Lügya – Gülay, Oramnınosun – Romanın sonu, Yavanaısın – Vay anasını gibi… Meraklı okuyucunun da bu oyunu keyifle oynayabilmesi için, çözdüğüm öteki adları yazmayacağım. Bu evirmece adlarla sanki bir alt metin oluşturuyor Güngör. Doğrusu bana pek ilginç geldi.

Aşkın Güngör, evrensel bir sevgi motifini iletmeye çalışıyor okuyucusuna. Garip bir duygu ama, sanki, sonraki kitaplarında, R. Tagore ve Hermann Hesse ile buluşacakmış gibi bir duyguya kapıldım “Gohor”larını okuyunca. Yalnız, belli ki ikinci cilt “Kurtlar Yolu”nu yazarken yorulmuş, ya da sıkılmış biraz. Öykünün üçüncü cildini oluşturabilecek olayların tümünü ve sonraki olayların nasıl gelişebileceği konusundaki ipuçlarını, ikinci cildin son iki sayfasında özetleyivermiş. Yazmak, ince bir danteli işlemek gibidir. Sabır ister. Aşkın Güngör’e biraz daha sabırlı olmasını öneririm. Sabır, özellikle işlediği evrensel sevgi, evrensel bütünlük gibi konularda onu geliştirecektir.

Bir de kınama: Gohor’ların “gençlik kitapları” etiketiyle yayınlanmış olmasını yadırgadım doğrusu. Hiç de genç sayılmayan ben bile çok severek okudum iki cildini de. Ben, duygu olarak genç kalabilmiş olabilirim ama, Gohor’lar da benim yaşımdaki bilim kurgu okurlarına seslenebilecek düzeyde kitaplar. Bence “gençlik” etiketiyle, genç olmayan okurlar dışlanmış oluyor. Niye ki? Dedim ya, ben severek okudum. Okumada yeni tatlar arayan herkese öneriyorum. En azından okuduğunuz kitabın “sınıflandırması” içinde “genç” olursunuz.

[1] “Lord of the Rings”, “The Dune” vb. yapıtlar, global ün kazanıp Hollywood malzemesi olmazdan çok önce benim başucu kitaplarım olmuşlardı, ikişer üçer kez okudum her birini aynı keyifle. Bu açıdan baktığımda, kendimi uzman bir bilimkurgu okuyucusu olarak niteleyebilirim. Unutmadan eklemeliyim, başlanmış, okul çantam çalındığı için onunla birlikte yitip gitmiş kocaman bir sarı defterde 1958’de yazmaya başladım ilk romanım (sanırım yarısı değilse bile çeyreği tamamlanmıştı) bir bilimkurguydu. O yıllarda Çağlayan Yayınevinin çıkardığı bir bilimkurgu dizisi vardı, sanırım on iki kitap çıktı o diziden, en hararetli okuyucularından biriydim. Yani kerameti kendinden menkul bir bilimkurgu uzmanı (ya da yargıcısı) değilim, bu konuya açıklık getirmek için kendimden söz ettim biraz…

[2] Şehir ve Yıldızlar adıyla İthaki Yayınevi tarafından basıldı Türkçe çevirisi. (1999)

[3] Burada, portresi çizilen robot dadının, Asimov’un robot dadılarından en azından birkaçında görülen “mulfunction” (teknik arıza diye çevireceğim bunu) nedeniyle insansı duygulara sahip olması, insan gibi davranması “bozukluğu”nun ustaca kullanılmış olduğunu belirtmeliyim. Robot gibi değil de insan gibi davranan, “bozuk” bir robot dadıdır Deyda. Asimov bu davranış bozukluklarını robot psikologları tarafından inceletir, ilginç sonuçlara ulaşır. Benzer robotları Ray Bradbury’de de bulabiliriz.

Bilgin Adalı, Cumhuriyet Kitap, 2005

Bir Cevap Yazın