Sevgili Salak

AYFER GÜRDAL ÜNAL DEĞERLENDİRMESİ

Aşkın Bey, iyi sabahlar. Saat 1.00, kitabı bitirdim.

Fazla sert be Aşkın Bey, fazla sert, en azından benim ruhum için. Sizin kitabınız olmasaydı, ben bu kitabı okumazdım. Kan, cinayet, argo, aşağılama, yalan, sahtekarlık, ensest, hepsi var. Başarılı olan tarafı diyaloglar, çok sahici ya da en azından öyle geliyor insana. Sonu da çok beklenmeyen bir şekilde bitiyor. O da ilginç, zekice. Ama sevgisizliğin bu boyutu insanı üzüyor, hasta edecek gibi oluyor. Kısa, yoğun, hızlı. Bu özelliğiyle çabucak okutuyor, ama geride kalan lezzet tuzlu kan ve deşilmiş bağırsak lezzeti.

İşte bunları düşündüm Aşkın Bey. Umarım sizi incitmedim, ama sahici fikrim budur. Dilerim bir an önce bir de umut dolu iş çıkarırsınız. Bir de şunu merak ettim: Bu âlemden insan tanıdınız mı? Nasıl argoyu öyle oturtabildiniz? Daha güzel şeyler söyleyebilmek isterdim, hem de çok isterdim, bana kızmayın.

Ayfer Gürdal Ünal, Yazar

 

Sevgili Ayfer Hanım, inanın, kitabın yorumlanmasıyla ilgili beklentim yazdıklarınızdan daha “yüksek” değildi. Sevgili Salak’ın “aykırı” olduğunun farkındayım. Sert olduğunun da… Ama kitap, toplumumuzun bir kesiminin yaşadıklarına / düşündüklerine ışık tutmuyor da değil. Hayatın hemen her anında yan yana geldigimiz insanlar var Sevgili Salak’ta. Muhatap olmasak da, ortak paylaşımlar kurmasak da bu tip insanlar İstanbul’un kaldırımlarında volta vuruyor. Birbirine “naber lan anasını s…min çocuğu” diye hitap eden, ardından gevrek gevrek gülen minibüs şoförleriyle, değnekçilerle; kadına sadece cinsel bir obje olarak bakan erkeklerle vs. dolu bu coğrafya. Kanımca, günlük gazetelerin 3. sayfa haberleri bile Sevgili Salak’tan çok daha ürkütücü ve çok daha karanlık. Bu anlamda yazı ne kadar hayatın içinde olmalı veya ne kadar ütopik kalmalı, tartışılır.

Bilmem okudunuz mu, Gohor’larda ve Aykolik’te en uç anlamlarında sevgiye ve sevgisizliğin açtığı yaralara yer verdim. Keza henüz yayımlanma şansı bulamayan Olağan Mucizeler de aynı minvalde oluşturulmuştu. Buradan hareketle sevgi olgusuna gereken özeni verdiğimi düşünüyorum. Ancak, ülkemin yerli yerine oturamamış değerler sistematiği içinde bu söz ettiğim çalışmaların hiçbiri gereken değerlendirmeye tabi tutulmadı / tutulamadı.

Anladınız ya, Sevgili Salak biraz da benim edebiyat dünyasına isyanımdır. O isyanın doğurduğu bir yaramaz çocuktur. Ve aslında, sizinkine benzer eleştiriler alacağını öngörerek arka kapak yazısını bile o minvalde seçtiğim bir çalışmadır da. Hatırlayın, ne diyor Maho arka kapakta: “Ulan, yemin ediyorum, ben okusam, bırak şairi, yazar olurdum kızım! Boru değil, yazar! Hem benim şu düşündüklerim var ya, üşenmeyip yazsam şimdi meşhurdum anasını satayım! Vallahi bak, roman olurdu kızım aklımdan geçenler. Ha, millet, ‘Bu ne be? Böyle roman mı olur?’ derdi belki. Ama ben her şeyi düşündüm Nilay. Onlara derdim ki, ‘Ne ulan’ derdim. ‘Hayat sadece sizin aklınızdan geçenler mi’ derdim. ‘Ne şaştınız oğlum? Bizimki gibi hayatlarda böyle cümleler debeleniyo anasını satayım’ derdim. Ha, hatta, ‘Biz sizin yok saydıklarınızız’ derdim abi.”

Merakınıza yanıtım: Gençliğimde Taksim’in arka sokaklarında, tam da bu minvalde cümleler kuran insanların arasında da yer aldım, içeride neler olup bittiğini merak ederek girdiğim travesti barlarında da. Oralarda süregiden hayat ve ilişkiler bizim için fazlaca basit çoğu zaman ve fazlaca da kaba, ama yok sayamayacağımız kadar da gerçek her biri. Yazı neyi anlatmak istediğinize göre biçimlenerek kalıba akıyor zaten.

Eleştirinize bayıldım ve çok da sevindim. Bir gerçek var: Kimse sizi ya da eserinizi sevmek zorunda değil. Benim için önemli olan da desteksiz övgüden ziyade, samimi eleştirilerdir. Demeye çalıştığım şu: Kırılmak ne demek… Kitabımla ilgili yorumda bulunmanız benim için onurdur.

Sonsuz sevgi ve saygılarımla…

Aşkın Güngör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir