Mesih’in Klonu

BİGGEE’DEN MESİH’İN KLONU HAKKINDA

Ne zamandır kitap okumuyordum. Başladığımda sıkılıyor, konsantre olamıyor, bırakıyordum. Geçen gece Erdek’e gidince bir kitapçının önünde aldım soluğu. Üç tane kitap aldım. İlki Aşkın Güngör’ün Mesih’in Klonu, İkincisi Petra Hammesfahr’dan Korkulu Bekleyiş, sonuncusu da Cengiz Erşahin’in Gerçek Sır adlı kitabı.

İlk olarak Mesih’in Klonu adlı kitaba başladım. Konusu: ikibinli yıllarda İsa klonlanıp tekrar hayata getirilir Kutsal Kâse’den alınan kanla. Lakin denildiği gibi İsa dünyaya iyilik, barış, kardeşlik değil, bunların tam tersini getirecektir. Çünkü o kan İsa’nın değil, onu 30 gümüş karşılığında satan havarilerinden Yahuda’nın kanıdır. Bu basit bir özeti lakin kitap beklemediğim kadar iyi kurgulanmış. Dan Brown tarzı var biraz. Bölüm bölüm anlatılmış.

Bu tarz kitapları çok seviyorum ben. Din, tarih, bilinmeyenler, sırlar, dinler tarihi (İslam hariç) kesinlikle bayılıyorum böyle şeylere. Bir de kitabı okurken hoşuma giden cümlelerin altını çizmeyi çok seviyorum. Mesih’in Klonu‘nda altını çizdiğim yerler:

Kılıçlar iniyor, gürzler savruluyor. Kollar uçuyor havaya, kafalar kesiliyor. Birbirine sarılıyor parçalanmış bedenler. Köşede bir orkestra var. Kara urbalı çalgıcılar. Gözlerinin olması gereken yerde kızıl alevler oynaşıyor. Başlıyor müzik. Kimi kolsuz, kimi bacaksız, kimi başsız cesetler dans etmeye koyuluyor. İpleri dolanan kuklalar gibiler. Hepsinin yüzünde kanla çizilmiş kalın palyaço dudakları. Başı olmayan bir genç kızın bedeniyle dans eden bir adam tanıdık, çok değişmiş ama tanıdık. İkiye ayrılan başı nedeniyle gözleri çok uzak birbirinden. Bu nedenle olsa gerek, bakışları bir garip. Yaklaşıyor. Elleriyle iki yandan bastırarak kapıyor başındaki yarığı. Kemikler birbirine değdiğinde sinir bozucu bir çıtırtı duyuluyor. (…)

Sadece adama karşı içinde beliren devasa kini alt etmeyi diliyordu. Kin duyuyordu, evet, çünkü adamın varlığı nedeniyle uyuyamıyor, başucunda dikilen tanrının mızmızlanmalarını dinlemek zorunda kalıyordu. Eğer o aşağılık adam olmasa tanrı da burda olmayacaktı. (…)

İnsanın ağzı yüreğinden taşanı söyler. (Luka 6:45)

Acının gözleri vardı, ateşin dili. Acı görür, ateş yalar. Evet, ateş şeytani diliyle gerçekten yalıyordu. Deriler sıyrılıyordu o zaman, etler kavruluyordu. Nasıl da kötü kokuyordu ölüm. (…)

Demek ki insan ölümünün gelişini hissedemiyordu. İnanılır gibi değildi .O gün ölüyordun ama ne sabah kalkarken, ne tuvalete giderken, ne duştayken, ne de evden çıkarken farklı bir şeyler hissediyordun. Diğer günlerden farklı olmuyordu öldüğün günün. ‘Hoşça kal hayatım, akşama görüşürüz’. Korkutucuydu bu. Hazırlıksız oluyordun. Öykünün sonunu çağrıştıran şeyler yaşanmıyordu. Sonuna gelinen bir romanın sayfaları gibi azalmıyordu hayatın sayfaları. Bir filmin bitişine hazırlanır gibi bileğindeki saate bakarak hayatın bitişine hazırlanamıyordun. ‘Hoşça kal hayatım, akşama görüşürüz… Ama sahi, bu akşamüzeri öleceğim, beni bekleme, yemeği ye sen.’ (…)

Not: Bayağı yeri çizmişim ama çok can alıcı cümleler var.

Biggeee, 12 Ağustos 2009, biggeee.blogspot.com

Bir Cevap Yazın