GOHOR’LA BİR BAYRAM AREFESİ / HAYAL KAHVEM

0
35

Aşkın Güngör’ün epeyce bir arama sonucunda edindiğim Gohor Kıyametten Sonra adlı kitabı kaç gündür masanın üzerinde öylece duruyordu. Hem elimde okuduğum iki kitap vardı. Hem de Gohor’un 500 sayfalık bir roman olması biraz ürkütmüştü beni doğrusu. Daha önce yazarın hiçbir kitabını okumamıştım. Satın aldığımda Gohor’dan birkaç sayfa okumuştum okumasına, üstelik dili de hoşuma gitmişti, ama gene de korkmuştum. Ya beğenmezsem devamını, ya sıkılırsam…

Böyleyim işte. Kitabın hakkını verebilmem için önce karşılıklı biraz bakışmamız, kitabın bana alışması, evin havasını soluması, bizden biri olması, hatta durduğu yerde demlenmesi lazım. Öyle girişemem ‘illa okuyacağım’ diye. Kitabın “Beni oku!” demesi lazım. Kitaplarla arkadaşlığım böyle. O nedenle kitap cimrisiyim işte. Kıyamam ya kimselere vermeye, ödüm kopar biri benden kitap isteyecek diye. İnsan arkadaşını hiç ödünç verebilir mi? Ben vermem. Böyle!

Dün gece, bayram arefesi… Annem olmaması sebebiyle biraz hüzünlüyüm. Ama kabulleniyorum tabii… Yaş ilerledikçe yaşanacak kayıplar. Anne ölümü de bunlardan biri ne yazık ki. Neyse… Tam masanın yanından geçerken baktım, Gohor gözümün içine içine bakıyor. Usulca aldım elime. Oturdum battal koltuğa. Ayaklarımı topladım altıma. Başladım Gohor’u okumaya. 24. sayfasına gelmiştim ki yanağımdaki yaşları hissettim. Ağlıyor muyum ne? Olamaz! Yıllardır kitap okurken ağlamadım. Kemalettin Tuğcu öykülerinde kaldı en son ağlamalarım. Üstelik Gohor bir bilim kurgu roman değil miydi? Peki bu gözlerimden dökülen pıtır pıtır yaşlar niye?

Ergenlikte, bazı çocukların kemikleri uzarken acı duyduğunu okumuştum. O denli acı hissediyorlarmış ki, ilaç kullanmaları gerekebiliyormuş hatta. Tuhaf gelmişti ilk duyduğumda. Çünkü ne kendimde hatırlıyordum böyle bir durumu, ne de çocuklarımda yaşamıştım. Belki acı vardı da diğerlerinin hissettiği gibi şiddetli değildi. Yaşamın hay huyu içinde karambole gelmişti bizimkiler belki, kim bilir? Demek ki büyümek acı çekmekle ilintiliydi. Sadece fiziki acılar değil, hissi acılar da büyütmez, olgunlaştırmaz mı zaten insanı? Benim yaşımdakiler Kemalettin Tuğcu öyküleriyle büyümüştür. Kemalettin Tuğcu’nun üvey anneli ya da üvey babalı, ya da yoksulluk içinde acı çeken çocuk hikâyelerini okurken ağladığımı ya da boğazımın düğümlendiğini hatırlarım. Sonraları düşünmüşümdür, çocuklara küçük yaşta acı vermek, keder hissettirmek doğru bir şey midir, diye.

Şimdi, bu yaşımda, o kitapları iyi ki okuduğumu düşünüyorum. Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsünü düşünsenize söz gelimi… Kaşağıyı kırıp, kardeşi kırmış gibi söylemesi… Yani kardeşe iftira atma vaziyeti. Kardeşin bunu kabullenmemesi, yalancılıkla itham edilmesi, ceza alması, baba tarafından azarlanıp küçük görülmesi, hastalanması ve öykünün sonunda, suçsuz olduğunu söyleyemeden ölmesi… Gerçeği itiraf edemeyen ağabeyin hissettiği acı ve pişmanlık… İşte bu öykünün sonunda okuyucu, ne kadar kızsa da çocuğa, ne kadar “hain ağabey” gibi görse de onu, ömür boyu çekeceği vicdan azabını resmen içinde hisseder ve ölen kardeş kadar ağabeye de acır. Öykü bunu okuyucuya geçirir. Acıtır insanı.

Peki, edebiyatın insana acı, keder hissi vermesi kötü bir şey mi? Değil bence. İnsan bu öyküleri okudukça acıyı, merhameti, şefkati, vicdan azabını, insana dair tüm duyguları öğrenmeye başlar. Kederdeki zevki tattırır bu öyküler insana, yalnızlık hissini törpüler. Acı ve keder paylaşılır olur. Her şeyden güzeli, acı ve keder anlaşılır olur.

Şimdi Gohor’a dönüyorum: Gohor tam zamanında dost olmuştu bana. Tam efkarlı anımda gözüme gözüme bakmıştı. “Bir dostun sıcaklığına ihtiyaç duyuncaya değin sessizliğe sığın. (…) Yalnızlığı sessizlikte bulacaksın, kendini de yalnızlıkta,” diyordu Bay Öhh kitapta. Ben de ondan öğrendim, saklamayacağım. “İnsan kendini dinlemeyi öğrenmeli,” diye devam ediyordu çünkü kitap.

Bir zamanlar, annesi hayattayken, evlerinde yine aynı eşyalar olduğu halde kendini daha varsıl hissettiğini söyler Gohor. Baraka daha büyük görünmektedir sanki annesi hayattayken. Yaşadığı şehir de dünyadan daha büyüktür hatta… Oysa, annesi… Ölmüştür… Ne zaman ki annesi ölmüştür, duvarlar daralmaya başlamıştır. Belki de baba ve oğulun acısı ve yalnızlığı büyüdüğü için küçülmüştür baraka, ya da hep böyle küçüktür de, annesi sağken kocaman sevgisi genişletiyordur onu belki de, kim bilir?

“Oysa anneler ölmemeliydi. Anneler uzaklara gitmemeliydi. Çocuklar yalnız hissettiğinde kendini, ya da ter içinde kalktığında korku dolu bir uykudan, ya da düşüp de kanattığında bir yerlerini, sıcak kucağında avunacağı bir annesi olmalıydı – taze bahar dalları gibi umut veren, asırlık çınarlar gibi öğütleyen bir anne,” diye devam edince roman… Üstüne, annesi öldüğünde tüm dünya seslerden arınıp, kar ‘anne anne’ diye yağmaya başlayınca… Yanağımdaki sıcacık gözyaşlarını o anda hissettim işte…

Evet, ağlıyordum! Yazar, Gohor’un hislerini okura geçirmeyi becerebilmişti. Bu şahane bir şeydi. Peki, hayattaki en değerli şeyini kaybeden biri, bir daha mutluluğu yakalayabilir miydi?

Kitap tam Gohor’un kederini aktardığı anda okura, hooop atlıyor yeni bir paragrafa ve bu sorunun cevabını gene Gohor veriyor: “Ben, kendi adıma, kuşlarda buldum mutluluğu. Onlarla dost oldum,” diyor ve roman umut dolu bir kurguyla devam ediyor.

Daha çok başındayım kitabın. Ama dün akşam kitapla yaşadıklarımı anlatmak istedim. Bu kitap uzun zamandır okuduğum en güzel anlatım dili olan eserlerden biri. Aşkın Güngör’ün bu romanı yetişkinler dışında çocuklara da şiddetle tavsiye edilmeli. Benimle acıyı paylaşan dostumu unutabilmem mümkün mü? Gohor her zaman en sevdiğim kitaplarımın arasında olacak. Kesin!

Vildan Ceyhan, 5 Nisan 2010
Paylaş

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.