Kayıp Ruhlar Kulübü

NE EFENDİ NE DE KÖLE / AYŞE YAMAÇ / CUMHURİYET KİTAP

Kapak resminden doğaüstü varlıklarla tanışacağımın işaretlerini aldığım Kayıp Ruhlar Kulübü, ilk sayfaların birinde gördüğüm giriş cümlesiyle beni kendine bağlayıverdi: “Ne efendi ne de köle”…  Bilirsiniz, bir kitap ilk sayfalarında okuru bağlarsa bir daha bırakamaz elinden. Ben de bırakamadım  zaten.

“… Çıldıran biri umut da duyamazdı, değil mi? Oysa Levent hiçbir şeyi kalmasa da umudunun sürmesini istiyordu. Gerçek dünyaya dönme umudunun. Rüyaya ya da kabusa da hiç benzemeyen bu yapışkan şeyden uyanma umudunun…” cümleleri; umut tükenirse önce ekmek tükenir sonra yaşam, ilkesini benimsediğim için olsa gerek, derinden etkilemişti beni.

“BURADASIN KİBİR SAHİBİ” cümlesi, unuttuğumuz, yok ettiğimiz insanlık değerlerinin topluca bir eleştirisiyle karşılaşacağım fikrine kapılmama neden oldu; hemen arkasından gelen metinlerde de yanılmadığımı anladım. Yok ettiklerimizin yerine koyduklarımız, bunların bizi nasıl tükettiği, nerelere sürüklediği konusunda da epeyce sorguladım, kendimi de toplumu da… Nereden nereye düştüğümüzü düşündüm sonra uzun uzun:

“Gözlerinden yaşlar dökülen Levent dehşetle bağırmaya başladı. Yine sessizlik. Yine siyah böcekler. Ve yine mide bulantısı. Ama bu kez öyle yoğun bir dehşetle sarmalanmıştı ki, mide bulantısını dert edecek  durumda değildi. Zemin yaklaşıyordu. Düşmekte olduğu yerde gri irinlerle kaplanmış çalılar, inanması güç değişimler göstermiş korkunç hayvanlar ve kaplumbağanın rengarenk kabuğu ile dalgalanan karanlık gözleri görünüyordu.”

Kitabın sayfaları ilerleyip metnin alt okumalarını yaptıkça ve toplumsal aynamızdan baktıkça, benim de midem bulanmaya başladı. Okuduğum kitabın satırları değil, sanki kendi çığlığımdı:

“Of tanrım! Buna eminim. Eminim! Yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım. Dur biraz… Baktım mı? Aynada kendime baktım mı?”

Anne babaların çocuklarını yetiştirirken yaptıkları yanlışlar konusunda kendilerini sorguladığı, çocukların anne babalarının yanlışlarının bedellerini nasıl ödediği konusu da yer almıştı baş döndürücü bir serüven içerisinde:

“Yola attı ayağının birini. Yoğun trafik akışının ardındaki karşı kaldırıma baktı. Bulunduğu yerin aksine, oradaki tüm kadınlar annesi, tüm erkekler babasıydı. Hayata dair tüm kederlerden yalıtılmış bir yer miydi orası? Orası başka bir diyar mıydı? Orayı anladığında biçimlenen çocukluğuna ait saf aklı, aslında geçmiş zamanları gören bakışları mıydı? İşte böyle hızlı adımlarla geçmişte kalan güzel günlere ulaşılır mıydı?”

Yalnız bu kadar da değildi kuşkusuz! Mitolojik kahramanlara atıfta bulunan (Ra’nın Gözü), yalnızlığın yaralarını gösteren; hırsın, öfkenin, intikam duygusunun insanı nerelere sürüklediğini gözümüze sokan; bunu yaparken de akıcı bir dille ve soluk soluğa bir serüvenle anlatımın zenginleştirilip beni kendine bağlayan bir kitaptı elimdeki. Ama bir o kadar ürküntü verici, bir o kadar da mide bulandırıcıydı; çünkü aynada çırılçıplak kalmış insanlığın geldiği noktaydı satır aralarından belleğime sızıp beni rahatsız eden. Yaşamın gerçeklerini çıplak gözle görmeyi reddettiğimizdendi belki de bu kadar ürküşüm.

Kitabı bitirdiğimde, her insanın sırtına yapışık bir sülük görmeye başlamıştım. Yine de son sayfalarda gördüğüm bir cümle rahatlatmıştı beni:

“… Hala tek parçaydı. Az şey miydi bu?”

Ben de hala tek parçaydım; ama kitabın yedi kitaplık bir serinin ilki olduğunu bildiğimden, son kitabı okuduğumda tek parça kalabilecek miydim; bilmiyordum.

Aynanın gerisindeki sırda gizlenen insanlığın yaralarını görmek ve soluk soluğa, fantastik bir serüven yaşamak istiyorsanız, bu kitap tam da size göre; hem de Düşler Diyarı ve Gohor’dan tanıdığınız Aşkın Güngör’ün fantastik kaleminden… Bakmayın üstünde gençlik romanı yazdığına; yetişkinlerin de bu kitaptan farklı bir tat alıp kendilerini sorgulayacaklarından kuşkum yok.

Ayşe Yamaç, Cumhuriyet Kitap, 8 Mart 2012

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir