Düşlük

ŞEHR-İ MUAMMA

Yolcular da taşıyabilir o özürlü sevdaları ceplerinde parkalarının ve götürebilirler fazla kullanılmış anılarıyla birlikte uzaklara. Yeni şehirler yeni umutlar mıdır eskimiş yollarla taşındığımız, ya da yerinde beklemekten başka hiçbir şey yapmayan o şehirlere attığımız ilk adım onları yenilemeye yeter mi?

İlk görüşün gizli bir acısı vardır, akşamüstlerini sarmalayan o muğlâk hüzün gibi. Taze bakışların büyüsüyle yenilenmez yılların eskittikleri. Çocuk ya da yetişkin, erkek ya da dişi, kalın ya da ince parmakların değdiği camekânları parıldatamazsın gözlerinle. Beyaz kireçle gençleştirilmeye çalışılan ihtiyar binalar yenilenmez. Kenarları aşınan kaldırımlar fark etmez bile ağırlığınla birlikte ilk bakışın merakını taşıyan gözlerini sırtladığını. Yollar mağrur ilerleyişine aralık vermeden uzar gider senden bihaber. Baharsa, ağaçlar sadece kendileri için donatır dallarını yaprakla, sen umurlarında değilsindir; güzse, yine sana adanmamış bir ayrılıktır dalla yaprak arasındaki. Sigara senin dudaklarında tutuşturulmuş olmanın keyfini duymaz, her hangi birisindir dumandan medet uman. Çocuklar içinse, dar sokaklarında oynadıkları tek kale futbol maçını, iki kuru ağaca tutturdukları naylon ipi file kabul ederek oynadıkları voleybolu, kukayı, ortada sıçanı, yakan topu engelleyen “düşüncesiz bir salak”sındır.

Şehir, ne misafir etmekten onurludur seni, ne de onun sınırlarında olmaktan duyduğun yenilenmiş umutları önemser. Bir şehr-i muamma değildir bu. Umutlarını her sabah bir kez daha yenilemeye meraklı yüz binlerce insanın her gece sokaklarına bıraktığı hayal kırıklarıyla kör olmuştur gözleri, yüreği nasırlıdır ve eskimiş bir kartpostaldır şehir artık, ne kendini sever, ne adını.

Oysa sen bu şehre her şeye yeniden başlamak için gelmişsindir. Yeni bir şehir yeni başlangıç, yeni bir başlangıç yeni bir hayattır. Sadece bu başlangıcı hayal ederek kaçmışsındır aşinalığı altında sıkıldığın kentten. Sadece bu başlangıç için selam vermişsindir bu şehre ve sadece bu yüzden doldurmuşsundur parkanın ceplerini umutlarla, anılarla ve izlerini silemediğin eski sevdalarla. Seni hayata yeniden dört elle sarmıştır bu yenilenme, ama yeniliği kendi içinde başlatman gerektiğini unutmuşsundur nedense.

Yeni yenilgilere boyun eğecek bir şehirlisindir artık, onlardan birisindir: Eksilen umutlarını her sabah yeniden doğurmaya çalışan bir divane.

Kendine bile itiraf etmediğin yakarılardır artık elinde kalan: Tanrı’ya yakarırsın, yıllar önce onu reddettiğini unutarak; şehre yakarırsın, duymalıdır sesini; yaşama yakarırsın gerçek etmesi için (n’olur gerçek etmesi için, lütfen gerçek etmesi için) umutlarını; kadere yakarırsın, önemsemeyerek böylesi bir düzenin sadece masal olduğunu iddia ettiğin eski zamanları… Ama senden başka sesini duyan yoktur ve bir süre sonra kendi sesine bile tıkarsın kulaklarını.

Artık acıyan yanlarını kesip atman gerekmektedir. İki ucu keskin bir kamaya dönüşen, başkalaşan hayallerini kullanırsın. Kan akmaz. Soyut bir kesiştir bu, ama yok etmeyi başaramaz korkularını.

Şehirdeki her suret acımasız bir kurttur bu saatten sonra. Öldürücü bir silah haline getirmeye can attığın bakışlarını üzerlerine çivilersin, çünkü enseni yakan alazlı nefesleri vardır onların kalabalıklarında, hiç kimseye (kendilerine bile) saygı duymayan hoyrat bedenleri vardır ve körleştirdikleri gözlerine yansıtmadıkları kirli pençeleri vardır bir de.

Üzerine samimiyetsizlik zırhını geçirir, koluna riyakârlık kalkanını takarsın. Hiç birine güvenmemelisindir, hiç kimseyi sevmemelisindir, kurtlar sevilmemelidir, sevdiğine karşı temkinli olmaktan vazgeçtiğinde apansız bir saldırıya uğrayacağından korkarsın. Tedirginlik çekmez leş kokulu parmaklarını yüreğinden. Sıcaklığına ve dostluğuna ihtiyaç duyduğun bir sevgili değil, cinsel açlığını doyuracak bir et yığını ararsın.

Belki sevmişsindir bir zaman, gerçekten sevmişsindir paylaşmak duygusuna yürekten hizmet ederek, ama bu mümkün değildir artık, kurtlar izin vermez, eski masum aşklarını içinde derin hüzünler duyumsayarak hatırlarsın.

Saldırılardan korunmak için sığındığın duvarlar, cicili bicili ama ruhsuz eşyalarla doldurduğun ev dostun değildir, konuşmaz, duymaz, paylaşmaz en acısı, dertlerini, sevinçlerini… Bu kahredici yalnızlığa çok fazla dayanamazsın. Tartışacağın pek bir şey kalmamıştır kendinle: Ya ömür boyu sessiz dört duvar arasında kurtlardan korkarak yaşayacaksındır, ya da dev dalgalı bir umman gibi kapının hemen ardında acımasızca bekleyen sürüye karışacaksındır.

İçinde barınan son çocuğu boğarak sokaklara çıkarsın. Fark edilmemek için ürkütücü bir kurt maskesi geçirirsin yüzüne, onlar gibi davranırsın. İçinden parça parça gider seviler, sevgiler, umutlar… Kararırsın.

Sonra bir gün ararsın kendini —eski kendini (hani şehrin acımasız kurtlarından korumak için bedeninin en uzak kıyısına bıraktığın kendini: Aslını, sen olanı, senden olanı), ama bulamazsın. O, aranızda asırlar olan eski bir dosttur artık. Maskeni çıkarırsın. Altında gördüğün dondurur kanını: Bu sana ait olan eski suret değildir, bir kurt sırıtır yüzüne aynalarda. Korkarsın. Senden bir şey kalmamıştır o yüzde artık. Kurtsundur. Her şeyinle (bakışlarınla, tavırlarınla, göz çukurlarında kıvrılan yangın ışıklarıyla, hırıltılı soluklarınla) bir “can emici”sindir artık.

Maskeyi fırlatıp atarsın, ihtiyacın kalmamıştır, tüm benliğine işlemiştir çünkü o. Ağlamak istesen de ağlayamazsın. Seni taze kurbanlar bekler. Canlar emmek için sokaklara çıkarsın. İçindeki sevgilerle besleneceğin acemi sevgililer ararsın kendine. Sahte gülücüklerinin tuzağına düşen körpe dudakları ısırır, parçalarsın. Özürlü sevdalar doğurur kinin, kandırışın, dokunuşlarla ve etle kısıtladığın sözde aşkın… Oysa o, dudaklarını parçaladığın birileri, körpe aşklarıyla şehvetini beslediğin birileri, o acemi âşıklar bu şehre her şeye yeniden başlamak için gelmiştir.

Ve bilirsin, yolcular da taşıyabilir o özürlü sevdaları ceplerinde parkalarının ve götürebilirler fazla kullanılmış anılarıyla birlikte uzaklara…

 

Aşkın Güngör, Kasım 1996

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir