Düşlük

YAŞAMIN UYGUN YERİ

Uykum var.

Oysa kent sessiz çığlıklarla sızıyor içime.

 

(“Sessiz çığlıklarla mı?”

“Evet, sessiz çığlıklarla?”

“Bu duyulanlar ne öyleyse? Bu pazarcı bağırtıları; arkalarda kalan ana caddede can çekişen taşıt klaksonları; tarihin ve algının hiçbir zaman çözümleyemeyeceği öykülerini miyavlayan kediler; pencereden odaya sızan esintiyle usulca çarpan kapı; aklına gidemeden kulaklarında ölen şarkı: Geze geze yoruldum ben…”

“Biliyorsun nasıl bir sessizlikten bahsettiğimi…”

“Ah, evet, biliyorum. Anılarında konuşan saydam bedenlilerin lisanıdır sessizlik ve en kalabalık olduğunda şehir, sen en yalnız kişisindir.”)

 

Bir kez daha inandım ki yüreğinizi yüreğime tanıdık kılan şey hüzündür. Benzer dileklerle, benzer umutlarla, benzer yoruluşlarla biçimlediğimiz hüzünlerimiz var, birbirine yaren. Ayrıntılarda farklı, özde aynı yaşam yorumlarıdır belki bize maviyi paylaştıran.

Üstümde tembellik urbası, sakalımda bezginlik, yorgun kelimelerimle bir şeylerin hâlâ iyiye doğru değişeceğini kurgulamanın bile avuntu vermediği anlar yığını… Hiçbir yere ait değilim bugün. Evim de gurbet, yüreğim de…

 

(“Karşıtlıkta bulduklarını yine karşıtlıkta yitiriyorsun. Sen değil miydin şarkıların kuyruğua oturarak yıldızdan yıldıza gezen? Sen değil miydin umudun inatçılığından dem vuran? Hem, unuttun mu, her şey O’na aittir.”)

 

Aklım bulanıyor. Biliyor musunuz, doyasıya, içten, kocaman, masmavi bir kahkaha için çok uzun yollar yürümeyi göze alırdım şimdi. Nicedir ışığını gizlemeye meraklı bir hayat var çevremde. Gün tükensin diye yaşıyorum.

Aşk hayata sızacak mı ve umutlar gerçek olacak mı, bilmiyorum. İçine her türlü mobilyadan çok sevgi ve kabulleniş doldurulmuş bir minik evceğizde bedensel ve tinsel sevişmeler düşlemek çocukluk mu (ya da aykırı mı yaşamın maddesel yanına)?

Türk filmleriyle kandırıldığımızı çok önce kabullendim ben. İki ayrı hayatın ortak paydada buluşması bile masalsı, ama keşke mümkün olsaydı bu. Sevdanın yaşaması için biraz boyun eğebilmeli kişi, keskin yanlarını eğelemeyi başarmalı… İnancım o ki, gerçek bir sevdadan bahsediyorsak, mutluluk yârin mutluluğuyla doğru orantılıdır. Sevgiliyi mutlu kılmak için çabalamakta, onun mutluluğundan mutluluk duymaktadır çözüm (bunun içsel bir zorlamayla olmasından bahsetmiyorum ama. Yürekten, en içerden gelen bir histir bu; başka türlüsünü yapmak mümkün olmaz zaten).

Biliyor musunuz, tam da buydu dileğim: Yaşamdaki varlığıma yönelik bir sevgi, bir… bir aşk. Belki de biz evrensel tümlüğün yapısında yan yana düşmüşüzdür; yüreğimiz birbirine kapı komşusudur; bizden başkasının bilmeyeceği, bilse de önemsemeyeceği bir bütünlenmeyle biz olmuşuzdur; bireysel ruh-sevimizden hareketle Bütün’e sevgi duymaya başlamanın eşiğine gelmişizdir; tensel hazlardan sıyrılmış da beynimizin gizli odalarında sevişiyoruzdur…

Biliyorum ki yaşam her zaman lütufkâr değil ve insan ait olduğu yapıyı özümseyemeyerek, hatta çoğu zaman fark bile etmeyerek tükeniyor. Böyle bir bencilliğin, tüketime odaklanmış yapının çürütmesine şaşmamak gerek. Yine de, koyu karanlık olmadığımıza inanıyorum. Şiir denen şeyi icat eden de insan sonuçta. Ki kabul edersiniz, pek çok umut şiirin dallarındaki yemişlerle beslenmiştir.

Derin düşününce garipsediğim kimi şeyler oluyor hayata dair. İşte onlardan biri: İlginçlikler coğrafyasının, denizler ikliminin şehrime ırak bir yerlerinde doğdunuz. Özetle de olsa bildiğim bir yığın şey yaşadınız sizi siz yapan. Sevdiniz, sevildiniz, terk ettiniz, terk edildiniz, ağladınız, güldünüz ve sonra bir gün, sanal bir gezi esnasında, gözlerinize yansıyan isimlerden birini okumaya karar verdiniz. O ismi taşıyan kişi hayatınıza yabancıydı; siz onun hayatına yabacıydınız. Ama olması gereken olacaktı ve belki de… oluyor… kim bilir? İşte şimdi maddesine tamamen yabancı olduğumuz yaşamımızda iki yazı dostu olarak tinsel bir paylaşım içindeyiz. Hadi, gelin de uygun bir yerine koyun bunu hayatın.

Çoğu zaman (özellikle sabahları) pek de sevmem kendimi. Olabileceğim kişi değil de olduğum kişiyimdir ve insan her an barışık değildir kendiyle. Bilirim ki biraz daha fazla severek, biraz daha fazla çalışarak, biraz daha fazla inat ederek, biraz daha fazla irademle didişerek daha ak bir adam olabilirdim. Yapmadım. Ben olanla yetiniyorum şimdi.

Yine de mis kokulu bir çayın yanına bir sigara yakarak Pierreloti’den Haliç’e bakarken, kısacık bir an da olsa, “İyi ki varım, iyi ki kendimim, iyi ki bu bütüne aitim,” diye mırıldanabiliyorsam, hâlâ biraz maviyim ve hâlâ biraz umut var demektir.

Şimdilik veda…

Sizi düşlerinizin engin maviliğinde yakamozlar oluşturan ışıklara emanet ederim. Ah, tabii bir de yüreğinize…

 

Aşkın Güngör, 28 Mart 2003

Bir Cevap Yazın