Düşlük

İKİ ÖYKÜ KAÇAĞI

Yürekleri yamalı sevdalardan yorulmuş iki genç insandık — iki öykü kaçağı. Uzak kentlere hüzün taşıyan kara trenler gibi geçip gitmekte olan zamanın bir yerlerinde karşılaştık. Yorgunduk. Gizli acılar sinmiş gözlerimizle konuştuk ilk, kelimelerin yavan dizimleri geldi sonra. Birbirine söz vermekten kaçınan iki sevgili oluverdik.

İstanbul pervasızdı, bir dizginlenemez kartal gibi çırpıyordu kanatlarını — gürültüden, keşmekeşten, riyadan, yalandan, ihanetten oluşan kanatlarını — hızla. Çıkan fırtınada savrulmamak zordu, güçtü ayakta kalmak, hatta imkânsızdı, sımsıkı sarılacak bir dayanak bulamazsan eğer.

Aramıyordum, istemiyordum, taşıyamazdım yeni bir aşkı, Allah biliyor, ama güz — oynak mevsimlerin asil fahişesi — en dokunaklı yerime savurdu onu bir yaralı yaprakmış gibi. Reddedemedim. Dahası, söz geçiremedim yüreğime. En yalın halimle, en çıplak, açtım kendimi. Uğursuz karanlıklarla ortaklaşa gölgeler oluşturan ay ışıkları gibi serildim önüne.

Onu ilk gördüğümde griydi, ilk sevdiğimde mavi.

Uzak yolculuklardan dönmüş yorgun bir gezgin gibi kahvemi yudumluyordum. Gözüm yoldaydı. Gelip geçen yeni suretlerin bakışlarında el değmemiş yeni öyküler arıyordum. Biraz hüzündüm belki, biraz çocuk ve çokça yabancı. Onu gördüm. Akvaryumdaki balıklara benzettiği büyük camekânlı kafe içinde pinekleyen insanlara göz atarak geçiyordu, yanında bir kadın ve sarışın bir kız çocuğu. Kısa saçları muzip tavırlarla örtüyordu ezgili yüzünü. Bir yanılsama değilse gördüğüm, gülümsüyordu.

Aynı masayı paylaştığım dosta döndüm. “Bu kızı tanıyorum,” dedim. Zihnimdeki karmaşık düşüncelerin arasından çıkaramadım onu. “Bir yerlerden tanıyorum,” dedim, “ama nereden?” Bilemedim.

Genç bir fahişeyi öper gibi sömürdü dost sigarayı, kahvesinden içti. “Boş ver,” dedi sonra, “Hatırlasan ne değişecek?”

Hak verdim.

Her şeyi tüketecek bir son vardı önümde: Gidecektim. Yeni şeylere olanak yoktu. Eskittiğim her şeyi anı heybeme doldurup yollara düşecektim. Kaçış yoktu.

Ama tam, “unuttum” dediğim anda karşıma çıktı yine. Saçları hâlâ muzipti, yüzü hâlâ ezgili ve sesinde kanat çırpan sevimli kırlangıçları gördüm konuştuğunda.

Kimdi?

İçimdeki tüm karanlıkları parça parça edecek kadar kuvvetli, düşündüklerini diline yansıtacak kadar korkusuz…

“Siz,” dedi, “falanca yerde mi oturuyorsunuz?”

Yüzüne baktım — gözlerine yuvarlandım daha doğrusu. “Ah,” dedim, “siz… kafede oturduğum akşam gördüğüm hanımsınız.”

Mevsime dudakları değiyordu, güz gibiydi o gülüş.

Yürüyorduk. Firariydik. Zamanımız azdı. Yan yana oturup çatıların kısıtladığı semaya baktık.

O, kutsal bir anıt gibi dikti boynunu, martıları izledi. Kaçamak bakışlarla süzdüm titreyen ellerini. Zamanı yakalarından tutup duvarlara çarpmak geldi içimden — ağlamak, ağlamak… Beceremedim. Küçücük bir çocuktum onun yanında, şefkate muhtaç. Bunu fark etti. Sıcak yanağıyla tutuşturdu yanağımı. Avuçlarındaki ısıyla büzüldü ruhum.

Biz, dedim içimden, hangi düş kentlerine firar etmeliyiz?

Kaçılmayan gerçekler vardı sokaklarda, üzerlerine basıp geçtik, görmezden geldik, önemsemedik. Yüreklerindeki sevdayla varsıllaşan iki yoksulduk ne de olsa, sevmezsek zamanından önce ölecektik.

Ve sonra o ağladı. Hemen her akşam tuzladı çatlak dudağımı gözyaşlarıyla.

Çaresizdim, haddinden fazla küçüktüm — yüreği asırlık bir koca çocuk. ‘Ağlama’ demeye güç yetiremedim. “Daima güldürmek isterdim seni,” dedim yalnız, “her şey için özür dilerim.”

Boynuma sarıldı, karanlığa sarıldı, sokağa taşan şarkılara sarıldı, ağladı, ağladı, ağladı… “Bu akşam zamanımız bitene dek yürüyelim,” dedi sonra.

El ele geçtik ayrılık kokulu şehrin ana yollarını. Bir şeyler yapmış olmak için vitrinlere baktık. Camdaki yansımasını izledim onun, içim acıdı — yakında o saydam görüntü gibi hayal olacaktı, düşlerimde soluklanacaktı sadece. Her gece soğuk rüyalara adım atmadan önce hayaline dokunacaktım, parmaklarım donacaktı. Ben onsuz yavan kalacaktım, yetim kalacaktım, gözyaşlarıyla olmasa da ağlayacaktım, ağlayacaktım, ağlayacaktım…

En çok, acımasız geçip gidişlerine bakarak zamanı tanıdık — zamanı tanıyınca hayatı tanıdık. O, asil bir kardelendi. Zoru seviyordu. Özgürlüğü seviyordu. Ben sevdamın soyut parmaklıklarıyla esir ediyordum onu, Gardiyan’dım. Ne demek istediğini çok sonra anladım.

Kutsal İrem şarapları gibi tükenmez sanıp içiyordum onu, bana ait sanıyordum. Ama o, sergüzeşt mevsimlerin esintilerine uyup yaşamla raks etmeyi istiyordu, özgürlüğe hasretti, arzuluyordu.

Yaşamı benden çok sevmesini kıskanıyordum. Sözler sıralıyordum ardı arkası gelmeyen, düşler tasarlıyordum. İki kişilik hayallerimde bizden başkasına yer bırakmıyordum. Ne var ki gerçekler çarpıyordu yüzüme sonra. Suçlu bendim. Gidecek olan bendim. Çözüm bulamıyordum.

Nasırlı parmaklarımı temiz yüzüne sürdüm. Parmaklarımdan süzüldü gözyaşı, içtiğimiz bira gibi gönlüme düştü.

O şarkıları biz mi söylemiştik?

O karmakarışık olan eller bizim miydi?

Biz kimdik?

İstanbul neresiydi?

Hangi düş ülkelerinde sevişmeliydik?

Nasıl kaçmalıydık gerçeklerden?

Ardımızdaki kurtlardan kurtulmak için geçtiğimiz yerlerdeki izleri birer birer silmeliydik.

Gözlerini gözlerime çevirdi. Bakışları felaketti. “Ayrılacak olmamız bana çok dokunuyor,” dedi.

İnledim. Sımsıkı sardım narin bedenini.

Onu içime alacaktım. Şehirden kaçacaktım. Bir ömür yüreğimde taşıyacaktım. Sığdıramadım. Giremedi. Şarkılar sesime set çekerken bağırdım, bağırdım… Rahatlayamadım.

O, yaralı bir kuğu gibi yasladı başını göğsüme, başka bir şey söylemedi.

Ben yaralanmıştım, gözlerimden kan akıyordu. Görmedi. Öleceksem o an ölmeliydim — en kutsal mabetler gibi açıkken onun yüreği, can vermeliydim — yüreğinin kutsanmış toprağına gömülmeliydim. Neredesin ey ecel, ey ölmüşlerin ulu bekçisi, zaman doldu, indir orağını, başımı biç, kimsesiz bir sokak köpeği gibi apansız gebermeliyim!

Zaman dur durak bilmeyen oynak bir çengiydi — biz iki genç âşık, iki yaralı.

Yüreğimdeki buz dağlarını eriten bereketli dudakları uzak ormanları kavuran yıldırımlar gibi tutuşturdu dudaklarımı. El ele geçtik yıldız bahçelerini. Ben Büyük Ayı’yı aldım dudaklarımın arasına, onun saçlarına Kutup Yıldızı inanılmaz yakıştı.

İç içe geçmiştik. Evrendeki her şeyden çok birbirimize aittik.

 Sonra gözlerine baktım. Kalakaldım. İçime kar yığıldı. Yüzündeki uzak ülkeleri hatırladım. Mevsimler, mevsimler, mevsimler sonra bu yüzde bana ait kasabaları bulacak mıydım? Kum saatini kırdım. Zamanı kurşunladım. Yine de döndü devran. Her adımda sona yaklaştığımızı bağıran içimizdeki-küçük-çocuklar-korosunun ağlamaklı şarkısını tekrarladım.

Yürekleri yamalı sevdalardan yorulmuş iki genç insandık — iki öykü kaçağı. Birer elimiz birbirine kenetli, diğer elimizden ayrılık tutmuş, engin zaman uçurumunun kıyısında helalleştik, ayrıldık.

O kimdi?

Beni niye bu hale getirdi?

Ben kimdim?

Kısacık bir aşkın ardında bırakacağım acılara rağmen neden böylesi çok sevildim?

Gözlerime baktı. Gözleri okyanus kadardı. Bakışlarındaki yakamozları gözyaşlarından ayırdım. Duyulmaz çığlıkları yükleyip melek kanatlarına Allah’a yakardım.

O, zorlukla gülümsedi. “Neden özür diliyorsun ki?” dedi, “bunu ikimiz istedik.”

Tanrım, ne kadar güzeldi!

Yaşam kadar güzeldi!

Boğazıma hıçkırıklar dizildi. Belli etmedim. Uzaklara giden yolları örttüm gözlerime. İki öykü kaçağını anlatan bir umarsız yazıyı yüreğime dizdim — söyledim, söyledim, söyledim…

Aşkın Güngör, Kasım 1996

Bir Cevap Yazın