“Sararmış gazetelerle, havası sönmüş topraklarla, eski dolaplarla ve daha pek çok eski eşyayla dolu bir kömürlükte dünyaya, açtık gözlerimizi.

Açtık diyorum çünkü kardeşlerim Çeyrek, Çilli ve annem alaca kediyle büyük bir aile sayılırız.

Sıradan ama sıkıcı olmayan günlerden birinde Çeyrek ortadan kayboldu. Bir süre sonra da annem. Tam olarak nereye gittiklerini bilmesek de Çilli’yle onları bulmaya karar verdik.

Meğer sandığımızın aksine çok güzel bir yere gitmişler. Komik, parlak ve yuvarlak bir yere: Cennete! Herkes oraya gitmemizin imsansız olduğunu söylese de Çilli’yle karar verdik: Annemizle kardeşimizi bulmaya kararlıyız.”

İşte bu iki yavru kedinin arayışına davetlisin. Sokak aralarında, çöp konteynerlerinde ve ağaç üstlerinde geçen maceraya, katılmak için tek yapman gereken kitabın sayfalarını aralamak.

Puhu Kitap

978-605-8021-20-4

HABERLER & DUYURULAR
    İNCELEME & ELEŞTİRİ

      Sayfa Sayısı: 112

      Basım Yeri: İstanbul

      Basım Tarihi: Ekim 2019

      Editör: Sümeyye Toprak

      Resimleyen: Gürkan Irmak / Sultan Hasret

      Büyük kâşifler en umulmadık yerlerde doğar. En azından bazen. Bu kâşif, bir kedi; doğduğu yer de elli küsur yaşındaki altı katlı bir apartmanın uzun yıllardır kullanılmayan kir pas içindeki kömürlüğü olabilir. Ne demiştik: Bir kitabın içindeyiz ve burada her şey mümkündür. 

      Söz ettiğim kömürlük bodrum katında. Gündüzleri alçak tavan hizasındaki daracık pencerelerden içeri bir parça güneş ışığı girer ama ortalığı aydınlatması olası değildir. Hele ki arka kısımlara neredeyse hiç ışık düşmez. 

      On yıl kadar önce binaya doğalgaz hattı döşenmiş ve o günden sonra kömürlük neredeyse unutulmuştur. İlk başlarda burayı depo olarak kullanmaya niyetlenen apartman sakinleri eski eşyalarını getirmiş ama ne acayiptir ki tıpkı kömürlük gibi o eşyaları da kısa sürede hatırlamaz olmuşlardır. Duvar diplerine destelenmiş eski gazeteler, işlevini yitiren kömür sobaları, havası epeyce sönmüş plastik ve meşin toplar, boyası dökülmüş dolaplar, paslanmış bir metal kutu içindeki yün yumakları, akla gelen gelmeyen onlarca başka eşya ve hatta iki kamyonet lastiği bile gölgelere sarmalanmış hâlde bir köşede bekler. 

      Havada unutulmuşluğa özgü bir küf ve toz kokusu vardır. Bu koku neredeyse apartman ilk yapıldığı dönemde buraya sinmiş ve yıldan yıla çoğalarak ortama iyice yayılmıştır. Bunca zamandır sahipleri defalarca değişmiş apartman daireleriyle dolu binanın en uzun süreli kiracısının bu kokunun ta kendisi olduğunu bile söyleyebiliriz aslında. Hoş, böyle bir ayrıntıya ne gerek var, o da tartışılır ya. 

      Bu ağır koku, ziyaretine gelen herkesle konuşur. Hayır, sözcüklerle değil tabii ki, yok daha neler! Kitaplarda her şey mümkündür dediysek de bir kokunun konuştuğunu iddia edecek kadar delirmedik. Kokunun lisanı çok doğaldır ki yine kokudur. Kendisiyle tanışanlara şöyle der: Hemen buradan uzaklaşmazsan iyice üstüne sineceğim ve ne kadar yıkanırsan yıkan benden kurtulamayacaksın! 

      Kapıcılar meslekleri gereği bu lisanı iyi bildiklerinden kömürlüklere nadiren inerler. Bu apartmanda da durum farklı değil. Son kapıcı görevde olduğu süre boyunca (ki üç buçuk yıl oldu) kömürlüğe sadece beş kere geldi. Öyle ki son gelişinden bu yana geçen sürede, kapı kirişine yuva kurmuş örümcek dört kez yumurtladı ve doğan yüzlerce yavrudan hiçbiri kapıcının yüzünü görmedi. Gerçi görseler de pek umursayacaklarını sanmıyorum ama neyse. Sonuçta kömürlüğün bu kadar tenha kalması hem anne örümceğin hem de yavrularının işine yaramıştı. Aksi hâlde bir çalı süpürgesiyle yuvalarından kışkışlanmaları neredeyse kaçınılmazdı. Tıpkı örümcekle yavruları gibi kömürlüğün tenhalığına sığınan birileri daha vardı. Bildiniz: Kediler. 

      Alaca kedi doğurmasına az bir zaman kala keşfetmişti burayı. Kim bilir hangi aptalca sebeple onu tekmelemeye çalışan koca bir adamdan kaçarken zemin hizasındaki camları fark etmiş, bakımsızlığın sebep olduğu genişçe kırıkların birinden can havliyle geçip aşağıya atlamıştı. 

      Koku hemen onu karşılamış ve konuşmaya da anında başlamıştı tabii: Hoş geldin. Şimdi üstüne öylesine sineceğim ki bir daha insanlar seni burnunu tıkamadan sevemeyecek. Hah hah ha! 

      Alaca kedi bunu umursamamıştı. Neden umursasındı ki zaten? İnsanlardan bir beklentisi yoktu. Doğdu doğalı sokak kedisiydi ve insanlarla ilgili en önemli bilgisi, yaklaştıkları anda onlardan kaçması gerektiğiydi. Yoksa ya az önceki aptal adam gibi birinden tekmeyi yer ya da upuzun bir iple kuyruğuna bağlanan saçma sapan bir teneke kutuyu kaldırımlar boyunca tın tın öttürerek peşinden sürüklemek zorunda kalırdı. 

      Bu nedenle kokuyu bir kuyruk savuruşuyla defedip kömürlüğün karanlık kısmına doğru ilerlemişti. Temkinliydi. (Bütün kediler öyledir zaten.) Karanlıklara sinmiş tekinsiz bir canavar (örneğin bir insan) var mı anlamak için kulaklarını dikmişti. Anlam veremediği en küçük tıkırtıda kuyruğunu toparlayıp buradan kaçıp gidecek, bir daha da asla geri dönmeyecekti. 

      Öyle bir şey olmadı. 

      Örümceklerin arada duyulan zayıf tıpırtıları dışında (ki bu sesleri sadece kediler duyabilirdi, ehm, belki köpekler de…) kömürlük tamamen sessizdi. 

      Alaca kedinin en uzak duvara dek süren keşif gezisini bitirip tekrar başlangıç noktasına dönmesi insanların zaman anlayışına göre altı dakika, kedilerinkine göre altı saat sürdü. Zavallıcığın kırık camdan süzülüp gitmek yerine duvar dibindeki gazete yığınına kıvrılıp yatmasının nedeni de bu yorucu serüvendi zaten. 

      Uyudu. 

      Kırık camlardan sızan güneş ışığının yarattığı ışık sütunları kömürlüğün erişebildiği yerlerine değip gitti. Kedinin sadece kuyruğuna dokunabilmişlerdi ama bu bile onun kendini şömine önünde uyurken gördüğü bir rüyaya savrulmasına yetti. 

      Alaca kedi, insanlara göre beş saat, kedilere göre iki gün süren uykusundan uyandığı ilk anda nerede olduğunu hatırlayamadı. Akşam saatleri çökmüş, çevresi tamamen kararmıştı. 

      Koku yardımına yetişti hemen: Tekrar merhaba. Üstüne sinmeye devam ediyorum. Daha şimdiden leş gibi koktun. Ehi ehi ehi…

      Uzun uzun gerindi. İnsan tehdidinden kurtulup da böyle deliksiz bir uyku çekmeyeli çok zaman olmuştu, neredeyse yüz yirmi yıl falan (kedi zamanına göre tabii ki). 

      Dinlenmek güzeldi güzel olmasına ama bu denli uzun uyumak iyice acıkmasına yol açmıştı. Karnının içindeki üç yavrunun debelenip durmasına bakılırsa, onların durumu daha da acildi. Dışarı çıkıp bir çöp bidonuna dadanma zamanı gelmişti. Şanslı günündeyse tam olarak sıyrılmamış bir balık kılçığı bile bulurdu belki, belli mi olur. 

      Karnındaki yük nedeniyle her zamanki çevikliğinde olmasa da tekrar yukarı tırmanabildi. Girerken kullandığı kırık camdan dışarı süzülürken aklında şu düşünce vardı: “Burası güvenli. Yavrularımı burada doğuracağım.” 

      Ve gerçekten de dediğini yaptı.