BİLİMKURGU ÖYKÜLERİ

Bilimkurgu Öyküleri, Türkiye Bilişim Derneği Bilişim Dergisi 2004 Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda birincilik ödülü alan “Sevgilim Dans Edelim mi?” adlı öykümün de yer aldığı bir seçki.

TBD’nin 1998-2004 yılları arasındaki yarışmalarında ilk iki sırayı alan eserlerin bir araya gelmesinden oluşuyor.

Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan eserde, Beyazıt H. Akman, Mehmet Emin Arı, Rafet Arslan, Hüseyin Tuğrul Atasoy, H. Mükremin Barut, Akın Başal, Özcan Güler, Müfit Özdeş, Ümit Yaşar Özkan, Serdar Hamdi Semiz, Levent H. Şenyürek, Lami Tiryaki, Şükran Tunç ve Ömer Serkan Turan’ın birer öyküsü yer alıyor.

KÜNYE
Basım Yılı: Şubat 2005
Türü: Öykü
Sayfa Sayısı: 270
Kapak: Ömer Erduran
Yayıncı: Remzi Kitabevi
ÖYKÜMDEN BİR BÖLÜM

Bulutların üzerindeki sarayının penceresinden uçsuz bucaksız semaya bakarak lir çalan Kral Güneş’in yeryüzüne dökülen ezgileriydi günün ilk ışıkları; en azından Flannery McCullers böyle kabullenmişti bunu küçüklüğünden beri. Her ne kadar bu güneş ve yerküre çocukluğuna ait olmasa da düşlerini yaşam üzerine örtmekte sakınca görmüyordu. Elini gözlerine siper edip uzaklardaki ulu dağların doruklarına baktı ve fısıltılı bir ıslıkla mırıldandığı, eskilerden kalma hüzünlü şarkıya son verdi.

“Gelen giden yok,” diye söylendi. Çaresiz bir öfke kıpırdandı bal rengi gözlerinde. Kulpuna naylon bir ip bağladığı kovayı akarsu yatağının değişmesiyle oluşan gölete daldırdı. Sinir bozucu sesler çıkararak doldu sular. “Her şeyle ben uğraşıyorum,” diye söylendi öfkeyle. “Her şeyle ben…”

Ağırlığını sol yanına verip denge bulmaya çalışarak yürümeye koyuldu. Kova bacaklarına çarptıkça sıçrayan sular, yamalı, tek parçadan ibaret elbisesini ıslatıyordu. Dişlerini sıktı. Kopacakmışçasına ağrıyordu sağ kolu. Kovayı yere bıraktı. Ellerini beline dayayarak baktı birkaç yüz metre ileride, yamacın sonunda duran iğreti barakaya. Bu tahta yığını bir zamanlar ne de çok şey ifade ederdi kendisine: Sevgi, yuva, mutluluk, sevilen erkekle geçirilen güzel günler… Oysa şimdi, bir zamanlar çok sevilen o erkek, Thomas McCullers, eski bir koltuktan bozma tekerlekli sandalyesinde oturuyor ve belden aşağısı tutmayan biri olarak zavallılığı her gün biraz daha kabulleniyordu.

Flannery McCullers başını geriye çevirerek ardında kalan dağlara bir kez daha baktı. Saat sabahın altısıydı ve tan yerini ışıldatan güneşten başka bir şey görünmüyordu hâlâ. Dolgun dudaklarına yakışmayan bir küfür savurarak kovaya sarıldı. Islanan eteklerine aldırmadan başının belasına doğru yürümeye başladı. Güneşin dağıttığı karanlık, gölgelere dönüşerek uçlarına yapıştı önündeki her yükseltinin. Uzun gölgesinin ayaklarını ezerek ulaştı barakanın önüne. Kovayı sertçe yere bıraktı. Sular son bir kez sınırını aşarak sıçradı, usulca duruldular sonra.

Flannery gölgesi kadar sessiz olmaya çabalayarak açtı barakanın kapısını. İçeri süzüldü. Keskin bir nem, ter ve çiş kokusu karşıladı onu. Pencereye yönelerek kalın abalardan biçtiği perdeleri çekti yanlara. Karanlık, tahta aralarına kaçıştı. “Tanrı’nın cezası!” diye hırıldadı bakışlarını karşıdaki sıradağlardan ayırmadan. “Yanından yarım saat ayrılmaya gelmiyor!”

“Üzgünüm,” dedi adam. “Tutmaya çalıştım, yemin ederim.”

Bir süre başka şey konuşmadılar. Adamın tekerlekli sandalyesindeki huzursuz kıpırdanmalarıyla doğan gıcırtı ve kadının dağlara bakan gözlerindeki öfkenin ağırlığı doldurdu odayı. Sonra Thomas, “Gelmeyecekler,” diye mırıldandı. “Hiç kimse gelmeyecek!”

Flannery ağır ağır kaldırdı başını. Kocasına baktı. Ayaklarını yere sürüyerek yaklaştı. Neredeyse zarif denebilecek bir hareketle kaldırdığı eli öfkeli bir yumruk olarak indi adamın yüzüne. “Ne dedin?” diye soludu. “Tekrarla ucube! Ne dedin?”

Kollarıyla yüzünü korumaya çalışarak, “Hi… Hiç,” diye kekeledi Thomas. “Hiçbir şey deme…”

Adamın kıvırcık saçlarını avuçladı Flannery, geriye doğru çekti. Gözleri deli gibi dönüyordu yuvalarında. “Tekrarla!” diye bağırdı.

Yanıt vermedi Thomas. Saç derisinde duyduğu acı, yaşlara dönüşerek sızdı yanaklarına. Gözlerini kapamaya çalışırken gördü Flannery’nin elinin bir kez daha kalktığını. Keskin, derin bir acı duydu elmacık kemiğinde. Sandalyesinden düşüyor olmasının yarattığı mekânsızlık duygusunu tattı; ancak, başını sert bir yere vurana kadar, sadece birkaç saniye sürdü bu.

“Orospu çocuğu!” diye tısladı Flannery. “Senin yüzünden mahsur kaldık bu gezegende! Senin!”

“Hayır,” diye inledi Thomas. Elleriyle yüzünü kapadı. Lanet olası bir geçmiş zaman, dört yıl önceki çaresiz bir göç örtündü zihnine…

(…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir