DÜŞLER DİYARI’NI KİTAPLAR KURTARACAK / EMEL ALTAY / İYİ KİTAP

Derler ki bir yerde bir kelebek kanat çırptığında başka bir yerde fırtına başlar. Bu sefer hikâyemiz de hikâyedeki kelebeğin görevi de başka. Bu kelebek etkisi gücünü kitaplardan alıyor, etkisini ise henüz bilginin ve sevginin gücünü öğrenememiş insanlarda gösteriyor. Gizemli bir kitabın ilk sayfasında duran kelebek çizimi birden canlanıp havalanınca üç çocuk kahramanımız kendilerini kelebeğin peşinde, düşler diyarında buluveriyorlar. Sonrası ise akla hayale gelmeyecek bin bir macera.

Yazan: Emel Altay

Öğretmenlerinin cezalandırdığı iki haylaz Ertan ve Bülent ve gözetmen olarak yanlarına verilen çalışkan Kadri, kütüphanede buldukları garip görünümlü bir günlük aracılığıyla düşler diyarına geçiş yaparlar. Görevleri, buldukları günlüğü ve günlüğün sayfaları arasında duran kelebeği sahibine iletmektir. Tabii günlük -ki adı Kulultum (tersten okumayı deneyin)- ve kelebek çocuklara hayat dersi vermek için önlerine çıkmıştır. Kelebeğin peşinde takılan üç çocuk, yaşadıkları maceralarla arkadaşlığın önemini ve kitapların gücünü öğrenirler. Atıldıkları tehlikeli maceralarda periler ve bilgeler yoldaşları, koruyucuları olur. Baş Peri Uzra’nın verdiği büyülü kitap, başları her derde girdiğinde mavi mavi ışıldayarak kafiyeli bilmecelerle onlara çıkış yolunu gösterir. Düşler Diyarı’nın burada verdiği mesaj çok açık. Zaten yazar birkaç yerde daha bunu vurguluyor: Kurtuluş kitaplarda! Hatta hatırı sayılır bir bölümün ayrıldığı “Cam Kafalar” hikâyesi, televizyona hapsolup hayal güçleri kıt ve bilgisiz çocuklara dönüşenlerin kurtulmalarının ancak kitap
okuyarak mümkün olduğunu ama bu yüzden de cam kafaların o bölgede kitapları yasakladığını anlatıyor.

Ertan, Bülent ve Kadri’nin görevleri boylarından büyük; gülücüğü çalınan prens ve prensesi acilen kurtarmaları gerek. Sadece onlar olsa yine iyi, Hep Çocuk Kalanlar Krallığı’nda cam kafaların esiri olan çocukları da ailelerine kavuşturmak onların görevi. Sonra Kılanef ülkesinin kralı Lizer’i de alt etmeleri gerek. Kulağa çok karışık geliyor değil mi? 324 sayfalık hacimli mi hacimli kitapta daha birçok acayip isimli karakter ve macera mevcut. Kitabın hacminden gözü korkacak çocukların mesajı alması zor, ki en güçlü mesajın kitap okumanın insana kazandırdıkları olduğunu düşünürsek bu güzel bir paradoks.

KELEBEĞİN MUCİZESİ: TEBESSÜM
Kelebeğin temsil ettiği şey çok özel; kanat çırptığında gökkuşağı gibi ışıltı saçan kelebekler insanların tebessümünü simgeliyor. Kitaptaki kötü kral da hâliyle kelebeklerin yani insanların yüzündeki gülücüğün peşinde. Sahip olduğu kötücül güçleriyle insanların yüzünden tebessümlerini çalan, rengarenk kelebekleri simsiyah bir sandığa kapatan Kral Lizer, çocukların cesaretiyle alaşağı edildiğinde kelebekler sahiplerinin yüzlerine konarak gülücüklere dönüşüyor. Sonsuz gibi görünen karanlıklardan çıkılan aydınlıkları tasvir etmek için çok ışıltılı bir yöntem bulmuş yazar.

İSİMLERİN GİZEMİ İÇİN AYNAYA BAK
Kitap, Peri Kiliyi’nin Prenses Müssebet’e ait olan Kulultum ve Bin Renkli Kelebeği, Arıtah Nehri’nin sularına ulaştırma çabasıyla başlıyor. Pek bir şey anlamadıysanız üzülmeyin, okumaya devam. Sırada kötü mü kötü yarasa adamlar var: Zamnatu, Şellak, Kılığaşa ve Kilsip. Üç yarasa adam efendileri, kötülerin şahı Kral Lizer’den aldıkları emri yerine getirmek zorundalar. Bu kulağa bir tuhaf, biraz da tanıdık gelen isimler böyle devam ediyor; Ralkazu ve Adves ülkeleri, Telasa dağları, çoban kız Rilibalo, Bilge İglib, Ece Uzra, Şadakra, Teyiniyi… Bunlar dostlarımız. Korkunç yaratık Natyeş’i de unutmayalım. Nasıl isimler bunlar böyle? O hâlde Baş Ece Uzra’yı taklit edip şöyle bir ipucu verelim; aynaya bakarsanız hepsinin gerçek okunuşlarını görebilirsiniz.

ELBİRLİĞİ VE KİTAPLARIN GÜCÜYLE…
Romanın bir yerinde “gerçekleri görebilmek için olağanüstü bir hikâyenin içine düşmeleri gerek…” deniyor. Ertan, Bülent ve Kadri’nin, farklı özellikleriyle de olsa bir ortak noktada, arkadaşlarınca sevilmemede buluşan bu “dışlanmışlar takımı”nın da görmesi gereken gerçekler var. Kitapları, özellikle şiirleri, okulu, sorumlulukları sevmeyen Ertan’ın, hırsla öğretmenin gözüne girmek için arkadaşlarını ispiyonlamayı göze alan Kadri’nin ve okulu da kitapları da seviyorken kendi karakterini gösterebilecek güce sahip olmayan Bülent’in öğrenmeleri için olağanüstü bir macerada kahraman olmaları gerekiyor. Dahası tek başlarına da değil, üçü ele ele verirlerse ve kitaplardan destek alırlarsa başarabildiklerini görebilmeleri gerekiyor. Aşkın Güngör tarafından kaleme alınan Düşler Diyarı, fantastik olay örgüsünün içine sakladığı bu mesajlarla hem okurken keyif veren hem de öğretici bir yanı olan özgün bir dünya yaratmayı başarmış. Arka planda Düşler Diyarı’nın resmedildiği, önde de üç karakterin çizimleriyle oluşturulan canlı kapak tasarımı da kitabın dünyasıyla ilgili fikir vermesi açısından başarılı. Kitap 324 sayfadan oluşuyor, okumayı seven çocuklar için güzel bir hediye, Ertan gibi kitapların değerini henüz keşfedememişler içinse kaçırılmaz bir fırsat. Sadece bu dünyayı değil, Düşler Diyarı’nı kitaplar kurtaracak.

İyi Kitap, Şubat 2019, #111, ORİJİNAL BAĞLANTI

DÜŞLER DİYARI DUYURUSU / CUMHURİYET KİTAP

1996 Bu Yayınevi Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’nda jüri teşvik ödülüne değer bulunan Düşler Diyarı’nın yeni baskısı Bilgi Yayınevi tarafından yapıldı. Okuru Düşler Diyarı’na davet eden fantastik kurguda Ertan, Bülent ve Kadri isimli kafadarlarla tanışıyoruz. Onların bir kütüphanenin tozlu raflarından olağanüstü bir öykünün içine düşmelerinin, inanılmaz maceralar yaşamalarının anlamı sayfalarda saklı. Fantastik anlatı türünün temel özelliklerini iyi bilen verimli kalem Aşkın Güngör’ün “Kulultum”un şifresi, “Rilibalo”nun gizemi gibi eğlenceli, zekice sözcük oyunlarına şimdiden hazır olun. Gülücük Kontesi, Zamnatu ve diğerleri okurunu bekliyor…

Düşler Diyarı / Aşkın Güngör / Bilgi Yayınevi / 2018 / 322 s. / 12+

27 ARALIK 2018

UYGULAMA: SEN (SESLİ ÖYKÜ)

Bilimkurgu Kulübü Sesli Öyküler serisinin 19. bölümünde, Uygulama Sen adlı öyküm seslendirildi. Bilimkurgu Kulübü Kısa Öykü Yarışması’nda üçüncülük elde eden öykü, bir cep telefonu uygulamasının yol açtığı felaketi anlatıyor.

İyi dinlemeler…

SeslendirenVarlık Ergen

Orijinal BağlantıBilimkurgu Kulübü

KÜLTÜREL GÜNCEL’DEN SEVGİLİ SALAK DEĞERLENDİRMESİ

Çoğunlukla bilimkurgu ve fantastik türlerinde eser veren yazar ve şair Aşkın Güngör, Sevgili Salak “novella”sıyla alışılmış tarzının oldukça dışına çıkıyor. Kitaptaki ana karakterlerin sosyolojik ve psikolojik konumları itibariyle sokak dili ve argo kullanımı diyaloglarda gerçekçiliği sağlayan başlıca unsurlardan. İşte bu sebepten, gerçeğin sebep teşkil ettiği duygusal ağırlık, henüz kurgunun ilk cümleleriyle karşılaşan okuru kitabı bir daha dokunmamak üzere bir köşeye kaldırmaya itebilir ama kısa bir uyum sürecinin ardından -kitabın akıcı dili sayesinde- okurun kendini olayların akışını heyecanla takip ederken bulması muhtemel. Soluksuz bir okumanın ardından sürpriz finaliyle okuru ters köşeye yatıracağıysa ihtimalden ziyade bir gerçek.

Her kitabında özgün bir kimlikle ortaya çıkması yazarın hayal gücü konusunda sıkıntı çekmediğinin açık bir kanıtı. Aralara serpiştirdiği özgün cümlelerle dolu böylesine etkileyici bir romanın ancak güçlü bir kalemden çıkabileceğini her satırda daha iyi anlıyorsunuz.

Bolca argo, küfür ve kötü davranış barındırsa da Sevgili Salak, kitabın kahramanları gibi davranan insanlarla birlikte yaşadığımızı fark ettiriyor bizlere.

Süzgeçten geçirilmemiş bir gerçeklik duygusuyla, hatta acı verecek kadar gerçekçi bir anlatım ve açık seçik diyaloglarla bu kısa romanda kötüyü görerek iyiyi buluyor okur.

KÜLTÜREL GÜNCEL’DEN GOHOR DEĞELENDİRMESİ

Daha çok bilgi için tıklayınız

21. Yüzyıl ortalarında savaşların dünyaya verdiği zarar keskin bir şekilde belli olurken, bilinen yaşam sona ermiştir. Birçok değişikliğin gerçekleştiği Dünya’da yaşam tam bir kaosa döner. Çeşitli deneylerde yanlışlıkla üretilen deniz kızlarından tutun, radyasyonla genetik yapısı bozulmuş canlılara kadar birçok farklılıkla birlikte yeni bir düzen kurulurken bu düzende dışarıdan gelebilecek tehlikelerden korunmak için cam kentler inşa edilir. Bu cam kent inşalarında canını dişine takıp çalışan işçilere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılır. Hak ettikleri halde adım dahi atamadıkları cam kentlerin sakinleri tarafından ‘‘dışarlıklı’’ olarak kabul edilirler. İşte, kitaba ismini veren -ve olayların ağzından anlatıldığı- Gohor da o ‘‘dışarlıklı’’ gençlerden…

Gohor, bazen karşılıksız duyduğu sevginin, bazen de çocukluğunun verdiği cesaretle olaylara gözü kapalı dalıyor. Yapamam, demiyor hiçbir zaman… Elinden geleni her koşulda yapıyor. Gözüpek olduğu kadar, öğrenmeye de hevesli. Gününgülü sakinlerinden Bay Öhh’ü de bu yüzden seviyor. Bay Öhh de onun gibi okumaya meraklı biri… Öğrenmek ve bildiklerini başkalarına, özellikle de Gohor’a, öğretmek en büyük hobisi… Bu hobiyle birlikte köyün ”sözüne en fazla itimat edileni” olma hakkını da kazanıyor Bay Öhh…

Gelelim Cam Kent’e… Kent sakinleri tepelerindeki cam fanus yüzünden Güneş’in sıcaklığını, rüzgârın verdiği o hafif ürperti hissini duyamadan yaşıyor (Tabii buna yaşamak denirse)… Hiçbir eksikleri yok! Robot hizmetkarlardan, tehlike anında ortaya çıkan –ve sadece görüntüden ibaret olan- güvenlik güçlerine kadar her şeye sahipler ama belki gökyüzüne o cam fanusun altından baktıklarından, belki de eski düzenin niçin bozulduğunu unuttuklarından olacak ki yalnızca bir şeye sahip değiller: saf sevgiye. Karşılıksız, çıkar ilişkisiz, fark gözetmeksizin duyulan sevgiden mahrumlar… (Arada istisnalar var tabii, zaten öykünün temelini oluşturan da bu istisnalar.)

Maceranın son sürat aktığı, sayfaları çevirirken meraklı okurun göz ucuyla sonraki sayfalara bakmama olasılığının olmadığı bir kitap Gohor: Kıyametten Sonra.

GÜLÜCÜKLERİ İÇİN MÜCADELE EDENLERİN SİHİRLİ DÜNYASI / BİLGİ YAYINEVİ BLOG

İki kafadar okula geciktikleri için öğretmenlerine yalan söylediklerinde kendilerini okul kütüphanesinde tozlu rafların arasında bulurlar. Bu da yetmezmiş gibi anlaşamadıkları bir arkadaşları da onlarla gelir. Başta çok istekli olmasalar da kitapların arasında zaman geçirdikçe başka bir ülkeye, başka bir zamana çağıran bir ses duyarlar. Rafların birinde siyah cilt üzerine yaldızlı harflerle “KULULTUM” yazan bir kitap bulurlar. Bu kitap, başka bir diyarda yaşayan gizemli bir kahramana aittir.

Aşkın Güngör’ün yazdığı Düşler Diyarı kitabı, çocukları sihirli bir dünyaya doğru yolculuğa çıkarıyor. Gülücükleri çalınanların hikâyesi, sihirli dünyanın sınırlarını aşıyor, insanların dünyasına bir yardım mesajı olarak ulaşıyor. Sahi, gülmeyi unutan insanlar iyiliği aramadan kötülüğün hükümdarlığına boyun eğer mi?

Sihirli kitapta yazanlar üzerine düşünmeye başlayan üç kafadar, perilerin ülkesinde olup bitenleri anlamaya çalışırlar, çözüm yolu ararlar. Gülücükleri çalınan bir ülkede yaşayanlara yardım etmek isterler ama büyük bir sorunları vardır: Bambaşka bir dünyaya nasıl gidebilirler ki? Kütüphanenin tozlu rafları arasında başlayan hikâye, fantastik bir macerayla bilinmeyen bir diyarda devam eder.

Düşler Diyarı’nda, çocuklar zor bir işin üstesinden gelmek için vazgeçmemeyi ve dostlarına güvenmeyi öğrenirler. Kötülüğü yenmek için çabalarken her sorunun cevabının kendi içlerinde olduğunu, zorlukların üstesinden ancak bu şekilde gelebileceklerini fark ederler. Bu sihirli dünyada anladıkları en önemli şey ise iyiliğin karşısında kötülüğün hiçbir gücünün olamayacağıdır.

Düşler Diyarı kitabının çocuklara önemli bir mesajı daha var: Nereden geldiğinizi, nerede doğup büyüdüğünüzü seçemeyebilirsiniz ama nasıl insanlar olarak hayatlarınıza devam edeceğinizi siz belirlersiniz. İyi ya da kötü olmak insanların elindedir ve hangi dünyaya ait olduğunuz bunu değiştirmez. Farklı dünyalara ait olsak bile bu birbirimizi sevmemizi, aynı şeylere gülümsememizi engellemez.

Düşler Diyarı, büyümek için bilgiye sahip olmanın önemini anlatıyor. Hayatı güzelleştirmek için doğruların farkında olmak gerektiğini belirtiyor. Tüm bunları yapabilmek için de kitaplara ihtiyacımız olduğunu vurguluyor. Asıl gücün, yürekten inanmak, bilginin ışığını takip etmek ve birlik olmaktan geldiğini, fiziki gücün önemli olmadığını gösteriyor.

Bir perinin Arıtah Nehri’ne attığı heybe, Ak Çavlan’a doğru usul usul ilerlerken, bazen gizemli bir kitap, bazen de göz alıcı güzellikteki bir kelebek size fantastik bir dünyanın kapılarını aralayabilir…

Yazının var olduğu bir dünyada her şeyin mümkün olduğunu düşünen yazar Aşkın GüngörDüşler Diyarı kitabıyla 1996 Çocuk Edebiyatı jüri teşvik ödülü alır. Kitabı, gökyüzüne düşüp cebinde bir avuç yıldızla geri dönen gençler için yazar. Roman, gençleri fantastik edebiyatın büyülü dünyası ile tanıştırmak için harika bir hikâye anlatıyor. Düşler Diyarı, bir sonraki sayfada olacakların tahmin edilemediği, bu yüzden merakla okunan, sevgiyi ve paylaşmayı anlatıp genç kalplere umut dolduran bir roman.

Aşkın Güngör’ün Düşler Diyarı kitabını indirimli fiyat ve avantajlı kargo seçeneği ile hemen satın almak için tıklayın.

DÜŞLER DİYARI YİNE SAHNELERDE

İlk çocuk kitabım olan Düşler Diyarı’nın 1996 yılında hangi duygular ve gerekçelerle yazıldığını ŞURADAKİ yazıda anlatmıştım.

Aradan geçen yirmi küsur yıl sonrasında Düşler Diyarı gözden geçirilip genişletilmiş yeni baskısıyla, Türkiye’nin köklü markalarından Bilgi Yayınevi tarafından tekrar yayımlandı.

Kitabın yayınevi sitesindeki sayfası için BURAYA,

Eski formatıyla ilgili bilgi almak için BURAYA,

Yeni formatıyla ilgili bilgi almak için de BURAYA tıklayabilirsiniz.

KAHRAMAN KORKAK BABAM 2. BASKIYA ULAŞTI

Babalarının korkak olmadığını ispatlamak için türlü numaralar çeviren iki kardeşin, Kıvırcık lakaplı Aras ile Çalı lakaplı ablası Azra’nın matrak öyküsünü anlattığım Kahraman Korkak Babam, Kasım 2018 itibariyle 2. basıma ulaştı.

Serinin son kitabı olan Sarsak Tırsak Ailem’in de eli kulağındayken çok güzel bir haber oldu bu.

Sevgili Kıvırcık, bir tanecik Çalı, dilerim ki onlarca basıma ulaşır, on binlerce çocuğun düşlerini süslersiniz.

Yolunuz aydınlık olsun.

TBD BİLİMKURGU ÖYKÜ YARIŞMASINA KATILMA SÜRECİMİ YAZDIM

TBD’nin 2004 yılı bilimkurgu öykü yarışmasında “Sevgilim Dans Edelim mi?” adlı öykümle birinciliği kazandım. Yarışmadan haberdar olmam da katılmaya karar vermem de tamamen tesadüfler silsilesiydi.


O dönemde Bu Yayınevi’nde görev yapıyordum. Bir işle ilgili internette araştırma yaparken haber sitelerinden birinde TBD’nin yarışma duyurusuna rastladım. Yanlış hatırlamıyorsam ya bir sonraki gün ya da birkaç gün sonra son başvuru tarihiydi ve aklımda bir öykü taslağı olmadığından katılmayı düşünmeden haberi kapatıp işime döndüm.

Ne var ki haberin yankıları aklımdan bir türlü çıkmadı. TBD… Bilişim Dergisi… Bilimkurgu Öykü Yarışması… Sonunda “Çok kısıtlı bir süre kalmış olsa da ne yapabilirim?” diye düşünürken buldum kendimi.

Yeni öykü tasarlayıp yazmaya vakit olmadığına göre eski öykülerime başvurabilirdim ama hangisine? “Öykünün yayımlanmamış olması gerekir” şartı nedeniyle daha önce Atılgan Bilimkurgu Dergisi’nde yer bulmuş öykülerimi eledim. Derken aklıma “Sevgilim Dans Edelim mi?” geldi. Yine Atılgan için yazdığım bir öyküydü ama yeterli bulmadığımdan göndermemiştim. Tekrar okumamda bu kararımda hiç de yanılmadığımı gördüm. Ortada dişe dokunur bir şey var gibiydi ama yeterli değildi.

Sonunda ertesi gün iş olsa da sabahlamayı göze alarak “Sevgilim Dans Edelim mi?”yi sıfırdan yazdım. Başkarakter Flannery McCullers’ın kocası Thomas’la ilişkisi de kişisel sanrıları da biraz daha derinleşti ve işin içine giren yan karakterlerle konu bir öykü bütünlüğüne erişti.

İlk nüshada öykünün başkarakterlerini Türk olarak yazmıştım. Sonra kurgunun tedirgin edici yapısına uyduğunu düşündüğüm ve benzer atmosfere sahip öykülerini çok sevdiğim Flannery O’connor’a ithafen kadının adını Flannery McCullers olarak değiştirdim, tabii kocası da otomatikman Thomas oldu.

Kontrol okumasını bitirir bitirmez öyküyü tam da istendiği şekilde e-postayla verilen adrese gönderdim ve… Sonra unuttum.

Evet, gerçekten de uzunca bir zaman TBD’nin öykü yarışmasına katıldığım aklıma bile gelmedi. Ta ki yine bambaşka bir işle ilgili internette gezinirken karşıma çıkan şu başlığa kadar: Türkiye Bilişim Derneği Bilişim Dergisi 2004 Bilimkurgu Öykü Yarışması Sonuçlandı.

Bu başlıkla karşılaştığımda sonuçların açıklanma tarihini üç veya dört gün geçmişti ve bana kimse ulaşıp da “Yarışmayı kazandınız” dememişti. Dolayısıyla bunları idrak etmiş halde başlığa tıklarken hiç umudum yoktu ama sonuçta birinciliği kazandığımı öğrendim.

1993 yılında SHP’nin düzenlediği İnsan Hakları konulu öykü yarışmasında “Ve İp Gerildi” adlı öykümle de birincilik almış ve bir daha hiçbir yarışmaya katılmamıştım. TDB gibi bir oluşumun hele ki bilimkurgu içerikli yarışmasında birinci olmak beni daha sonra fazlasıyla onurlandıracak da olsa ilk anda hissettiğim şey sadece şaşkınlıktı.

“Ben neden bu sonucu günler sonra internetten öğreniyorum?” diye düşünerek telefona sarıldım, iletişim telefonlarından birini aradım. Birkaç kişiye yönlendirildikten sonra aldığım yanıt şuydu. “Evet, birinci oldunuz. Ödül töreni için sizi bilgilendireceğiz.”

Sadede geleyim…

TBD birinciliği aldığımda dört kitabı yayımlanmış (Ben Bir Kediyim, Düşler Diyarı, Gohor Cam Kent, Gohor Kurtlar Yolu), beşincisi de yayıma hazırlanan (Aykolik) bir yazardım. TBD’den aldığım ödül benim için bir onur ama “Yazma tutkunuzu arttırdı mı?” veya “Yayın dünyasıyla ilişkilerinizi güçlendirdi mi?” derseniz, ne yazık ki hayır. Bana herhangi bir olumlu yansıması olmadı.

Hatta şöyle de bir anım var:

Bana birinciliği kazandıran “Sevgilim Dans Edelim mi?” Remzi Kitabevi tarafından kitaplaştırılan Bilimkurgu Öyküleri adlı seçkide yer aldı. O kitabın yayıma hazırlanması sürecinde Remzi’nin kadın editörlerinden biri telefonla bana ulaştı ve bazı hususlarla ilgili görüşmemiz gerektiğini söyledi. Gittim. Elinde öykümün çıktılarıyla bu hanımefendi yanıma geldi (Ne yazık ki adını hatırlamıyorum). Bazı sözcükler ve denk geldikleri anlamlarla ilgili bir şeyler sordu, yanıtladım. Gideceğim sıra, “Sizi tebrik ediyorum, pek çok kitabını bastığımız yazarlarımızda bile böylesine iyi kurgulanmış öykülere, böylesine kusursuz imlaya çok az rastlıyoruz,” dedi, gururlandım, onurlandım, umutlandım, teşekkür ederek çıktım.

Remzi’nin editöründen böyle övgü dolu sözler duyup da durmak olur mu? Elimde bitmeye yakın bir dosya vardı: Olağan Mucizeler. Hemen bitirdim, ince işçiliğini yaptım, sıcağı sıcağına dosya haline getirip Remzi’ye sundum, “Bilimkurgu Öyküleri’nde ‘Sevgilim Dans Edelim mi’ adlı öykümle yer aldım” demeyi özellikle unutmadım tabii. Her ne kadar “hani beni övmüştünüz, o benim işte hohhoyt” diyemesem de kim olduğumu anlayacaklarını ummuştum.

Anlamadılar.

Ya da anladılar.

Üf, ne bileyim.

Sonuçta uzunca bir bekleyişin ardından Remzi’den aldığım bir ret yanıtıydı.

Tabii ki bunların TBD ile de yarışmayla da doğrudan bağlantısı yok. Sadece yazarların aşması gereken engellerin neler olabileceğine dair küçük bir örnek olsun.

Çünkü gerçekte TBD’nin bu benzersiz yarışmayla büyük bir misyon üstlendiğini, bunu da çok iyi şekilde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sinan İpek’in “Çivi” öyküsüyle birincilik aldığı sene yarışmada jüri olma onuru da yaşamış biri olarak bunun her sene prestiji biraz daha artan bir yarışma olduğunu söyleyebilirim.

Aşkın Güngör, 17 Haziran 2018

NOT 1: Bu yazı Bilimkurgu Kulübü sitesinin kurcularından İsmail Yamanol’un isteği ile yazıldı ve ŞURADAKİ ADRESTE yayımlandı. Yarışmada derecede alan diğer yazarların yazdıklarına da verdiğim adresten erişebilirsiniz. Yarışmaya katılmayı düşünüyorsanız çok faydalı bilgilere ulaşabilirsiniz.

NOT 2: Öyküm “Sevgilim Dans Edelim mi?”nin de yer aldığı ve Remzi tarafından yayımlanan Bilimkurgu Öyküleri kitabı hakkında ayrıntılı bilgi için BURAYA tıklayabilirsiniz.

NOT 3: Yarışma 2018’de 20. kez gerçekleştiriliyor. Katılmak istiyorsanız BURAYA tıklayarak TBD’nin bilgi sayfasına erişebilirsiniz.

ÜNLÜ MUCİT TESLA KENDİNE BOL BEL’DE DE YER BULDU

İtiraf etmek gerekirse, günümüz insanlarının geneli gibi Tesla’dan benim de geç haberim oldu. Onun dünya tarihinden silinmiş veya bilinçli olarak görmezden gelinmiş bir dâhi olduğunu öğrenmek için hakkında yazılmış kitaplarla internet deryasındaki makaleleri okumam gerekti. Daha öncesinde benim için Edison ile didişen yarı çılgın bir biliminsanından ötesi değildi.

Cenk Tan, Bilimkurgu Kulübü’ndeki makalesinde ondan şöyle söz ediyor:

“Nikola Tesla yeni bir çağın kapılarını aralayan, bilimle yaratıcılık ve hayal gücünü birleştiren bir deha, pek çok kişiye göreyse zamanının ötesinde bir dâhidir. Dünyaya yüz yıl kadar erken geldiği ve insanlığın icatlarına henüz hazır olmadığı tezi defalarca dile getirilmiştir.”

Bu ve benzeri tanımlar yerli ve yabancı pek çok araştırmacı ile yazar tarafından son yıllarda defalarca yinelendi şüphesiz. Onun hayatını aktaran kitapları okuyunca hakkında söylenenlerin abartı olmayıp düpedüz gerçeği yansıttığını anlamak mümkün.

Hem şahsının hem de hatırasının gördüğü bunca vefasızlığa karşın Nikola Tesla’ya itibarını iade eden eserlerin ve makalelerin sayısı günden güne artıyor. Onlardan biri bu işi biraz daha nahif bir tarzla da olsa gerçekleştirmeye çalışmakta. Evet, bendenizin yazdığı Dedektif Bol Bel’in Serüvenleri’nden söz ediyorum.

Dizinin 3. kitabı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce adını taşıyor. Bu serüvende Zekire Eter adında bir kadın sekreter olarak Bol Bel’in yanında çalışmaya başlıyor ve Nikola Tesla’nın çocukluk düşlerinden çıkan bir hayal gücü nesnesi olan kapı zili yüzünden başına pek tuhaf bir olay geliyor.

Dizinin ressamı olan sevgili Gökçe Akgül’ün bu olayı aktaran çizimini aşağıda görebilirsiniz.

 

Hem Tesla’nın, hem Napolyon’un, hem Aytül Akal’ın hem de daha pek çok tanıdık ismin hayal gücü nesnelerinin yer aldığı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce’yi daha ayrıntılı incelemek için BURAYA, yayıncısı Tudem’in sitesinden satın almak içinse BURAYA tıklayabilirsiniz.

Aşkın Güngör, 9 Haziran 2018