DÜŞLER DİYARI YİNE SAHNELERDE

İlk çocuk kitabım olan Düşler Diyarı’nın 1996 yılında hangi duygular ve gerekçelerle yazıldığını ŞURADAKİ yazıda anlatmıştım.

Aradan geçen yirmi küsur yıl sonrasında Düşler Diyarı gözden geçirilip genişletilmiş yeni baskısıyla, Türkiye’nin köklü markalarından Bilgi Yayınevi tarafından tekrar yayımlandı.

Kitabın yayınevi sitesindeki sayfası için BURAYA,

Eski formatıyla ilgili bilgi almak için BURAYA,

Yeni formatıyla ilgili bilgi almak için de BURAYA tıklayabilirsiniz.

KAHRAMAN KORKAK BABAM 2. BASKIYA ULAŞTI

Babalarının korkak olmadığını ispatlamak için türlü numaralar çeviren iki kardeşin, Kıvırcık lakaplı Aras ile Çalı lakaplı ablası Azra’nın matrak öyküsünü anlattığım Kahraman Korkak Babam, Kasım 2018 itibariyle 2. basıma ulaştı.

Serinin son kitabı olan Sarsak Tırsak Ailem’in de eli kulağındayken çok güzel bir haber oldu bu.

Sevgili Kıvırcık, bir tanecik Çalı, dilerim ki onlarca basıma ulaşır, on binlerce çocuğun düşlerini süslersiniz.

Yolunuz aydınlık olsun.

TBD BİLİMKURGU ÖYKÜ YARIŞMASINA KATILMA SÜRECİMİ YAZDIM

TBD’nin 2004 yılı bilimkurgu öykü yarışmasında “Sevgilim Dans Edelim mi?” adlı öykümle birinciliği kazandım. Yarışmadan haberdar olmam da katılmaya karar vermem de tamamen tesadüfler silsilesiydi.


O dönemde Bu Yayınevi’nde görev yapıyordum. Bir işle ilgili internette araştırma yaparken haber sitelerinden birinde TBD’nin yarışma duyurusuna rastladım. Yanlış hatırlamıyorsam ya bir sonraki gün ya da birkaç gün sonra son başvuru tarihiydi ve aklımda bir öykü taslağı olmadığından katılmayı düşünmeden haberi kapatıp işime döndüm.

Ne var ki haberin yankıları aklımdan bir türlü çıkmadı. TBD… Bilişim Dergisi… Bilimkurgu Öykü Yarışması… Sonunda “Çok kısıtlı bir süre kalmış olsa da ne yapabilirim?” diye düşünürken buldum kendimi.

Yeni öykü tasarlayıp yazmaya vakit olmadığına göre eski öykülerime başvurabilirdim ama hangisine? “Öykünün yayımlanmamış olması gerekir” şartı nedeniyle daha önce Atılgan Bilimkurgu Dergisi’nde yer bulmuş öykülerimi eledim. Derken aklıma “Sevgilim Dans Edelim mi?” geldi. Yine Atılgan için yazdığım bir öyküydü ama yeterli bulmadığımdan göndermemiştim. Tekrar okumamda bu kararımda hiç de yanılmadığımı gördüm. Ortada dişe dokunur bir şey var gibiydi ama yeterli değildi.

Sonunda ertesi gün iş olsa da sabahlamayı göze alarak “Sevgilim Dans Edelim mi?”yi sıfırdan yazdım. Başkarakter Flannery McCullers’ın kocası Thomas’la ilişkisi de kişisel sanrıları da biraz daha derinleşti ve işin içine giren yan karakterlerle konu bir öykü bütünlüğüne erişti.

İlk nüshada öykünün başkarakterlerini Türk olarak yazmıştım. Sonra kurgunun tedirgin edici yapısına uyduğunu düşündüğüm ve benzer atmosfere sahip öykülerini çok sevdiğim Flannery O’connor’a ithafen kadının adını Flannery McCullers olarak değiştirdim, tabii kocası da otomatikman Thomas oldu.

Kontrol okumasını bitirir bitirmez öyküyü tam da istendiği şekilde e-postayla verilen adrese gönderdim ve… Sonra unuttum.

Evet, gerçekten de uzunca bir zaman TBD’nin öykü yarışmasına katıldığım aklıma bile gelmedi. Ta ki yine bambaşka bir işle ilgili internette gezinirken karşıma çıkan şu başlığa kadar: Türkiye Bilişim Derneği Bilişim Dergisi 2004 Bilimkurgu Öykü Yarışması Sonuçlandı.

Bu başlıkla karşılaştığımda sonuçların açıklanma tarihini üç veya dört gün geçmişti ve bana kimse ulaşıp da “Yarışmayı kazandınız” dememişti. Dolayısıyla bunları idrak etmiş halde başlığa tıklarken hiç umudum yoktu ama sonuçta birinciliği kazandığımı öğrendim.

1993 yılında SHP’nin düzenlediği İnsan Hakları konulu öykü yarışmasında “Ve İp Gerildi” adlı öykümle de birincilik almış ve bir daha hiçbir yarışmaya katılmamıştım. TDB gibi bir oluşumun hele ki bilimkurgu içerikli yarışmasında birinci olmak beni daha sonra fazlasıyla onurlandıracak da olsa ilk anda hissettiğim şey sadece şaşkınlıktı.

“Ben neden bu sonucu günler sonra internetten öğreniyorum?” diye düşünerek telefona sarıldım, iletişim telefonlarından birini aradım. Birkaç kişiye yönlendirildikten sonra aldığım yanıt şuydu. “Evet, birinci oldunuz. Ödül töreni için sizi bilgilendireceğiz.”

Sadede geleyim…

TBD birinciliği aldığımda dört kitabı yayımlanmış (Ben Bir Kediyim, Düşler Diyarı, Gohor Cam Kent, Gohor Kurtlar Yolu), beşincisi de yayıma hazırlanan (Aykolik) bir yazardım. TBD’den aldığım ödül benim için bir onur ama “Yazma tutkunuzu arttırdı mı?” veya “Yayın dünyasıyla ilişkilerinizi güçlendirdi mi?” derseniz, ne yazık ki hayır. Bana herhangi bir olumlu yansıması olmadı.

Hatta şöyle de bir anım var:

Bana birinciliği kazandıran “Sevgilim Dans Edelim mi?” Remzi Kitabevi tarafından kitaplaştırılan Bilimkurgu Öyküleri adlı seçkide yer aldı. O kitabın yayıma hazırlanması sürecinde Remzi’nin kadın editörlerinden biri telefonla bana ulaştı ve bazı hususlarla ilgili görüşmemiz gerektiğini söyledi. Gittim. Elinde öykümün çıktılarıyla bu hanımefendi yanıma geldi (Ne yazık ki adını hatırlamıyorum). Bazı sözcükler ve denk geldikleri anlamlarla ilgili bir şeyler sordu, yanıtladım. Gideceğim sıra, “Sizi tebrik ediyorum, pek çok kitabını bastığımız yazarlarımızda bile böylesine iyi kurgulanmış öykülere, böylesine kusursuz imlaya çok az rastlıyoruz,” dedi, gururlandım, onurlandım, umutlandım, teşekkür ederek çıktım.

Remzi’nin editöründen böyle övgü dolu sözler duyup da durmak olur mu? Elimde bitmeye yakın bir dosya vardı: Olağan Mucizeler. Hemen bitirdim, ince işçiliğini yaptım, sıcağı sıcağına dosya haline getirip Remzi’ye sundum, “Bilimkurgu Öyküleri’nde ‘Sevgilim Dans Edelim mi’ adlı öykümle yer aldım” demeyi özellikle unutmadım tabii. Her ne kadar “hani beni övmüştünüz, o benim işte hohhoyt” diyemesem de kim olduğumu anlayacaklarını ummuştum.

Anlamadılar.

Ya da anladılar.

Üf, ne bileyim.

Sonuçta uzunca bir bekleyişin ardından Remzi’den aldığım bir ret yanıtıydı.

Tabii ki bunların TBD ile de yarışmayla da doğrudan bağlantısı yok. Sadece yazarların aşması gereken engellerin neler olabileceğine dair küçük bir örnek olsun.

Çünkü gerçekte TBD’nin bu benzersiz yarışmayla büyük bir misyon üstlendiğini, bunu da çok iyi şekilde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sinan İpek’in “Çivi” öyküsüyle birincilik aldığı sene yarışmada jüri olma onuru da yaşamış biri olarak bunun her sene prestiji biraz daha artan bir yarışma olduğunu söyleyebilirim.

Aşkın Güngör, 17 Haziran 2018

NOT 1: Bu yazı Bilimkurgu Kulübü sitesinin kurcularından İsmail Yamanol’un isteği ile yazıldı ve ŞURADAKİ ADRESTE yayımlandı. Yarışmada derecede alan diğer yazarların yazdıklarına da verdiğim adresten erişebilirsiniz. Yarışmaya katılmayı düşünüyorsanız çok faydalı bilgilere ulaşabilirsiniz.

NOT 2: Öyküm “Sevgilim Dans Edelim mi?”nin de yer aldığı ve Remzi tarafından yayımlanan Bilimkurgu Öyküleri kitabı hakkında ayrıntılı bilgi için BURAYA tıklayabilirsiniz.

NOT 3: Yarışma 2018’de 20. kez gerçekleştiriliyor. Katılmak istiyorsanız BURAYA tıklayarak TBD’nin bilgi sayfasına erişebilirsiniz.

ÜNLÜ MUCİT TESLA KENDİNE BOL BEL’DE DE YER BULDU

İtiraf etmek gerekirse, günümüz insanlarının geneli gibi Tesla’dan benim de geç haberim oldu. Onun dünya tarihinden silinmiş veya bilinçli olarak görmezden gelinmiş bir dâhi olduğunu öğrenmek için hakkında yazılmış kitaplarla internet deryasındaki makaleleri okumam gerekti. Daha öncesinde benim için Edison ile didişen yarı çılgın bir biliminsanından ötesi değildi.

Cenk Tan, Bilimkurgu Kulübü’ndeki makalesinde ondan şöyle söz ediyor:

“Nikola Tesla yeni bir çağın kapılarını aralayan, bilimle yaratıcılık ve hayal gücünü birleştiren bir deha, pek çok kişiye göreyse zamanının ötesinde bir dâhidir. Dünyaya yüz yıl kadar erken geldiği ve insanlığın icatlarına henüz hazır olmadığı tezi defalarca dile getirilmiştir.”

Bu ve benzeri tanımlar yerli ve yabancı pek çok araştırmacı ile yazar tarafından son yıllarda defalarca yinelendi şüphesiz. Onun hayatını aktaran kitapları okuyunca hakkında söylenenlerin abartı olmayıp düpedüz gerçeği yansıttığını anlamak mümkün.

Hem şahsının hem de hatırasının gördüğü bunca vefasızlığa karşın Nikola Tesla’ya itibarını iade eden eserlerin ve makalelerin sayısı günden güne artıyor. Onlardan biri bu işi biraz daha nahif bir tarzla da olsa gerçekleştirmeye çalışmakta. Evet, bendenizin yazdığı Dedektif Bol Bel’in Serüvenleri’nden söz ediyorum.

Dizinin 3. kitabı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce adını taşıyor. Bu serüvende Zekire Eter adında bir kadın sekreter olarak Bol Bel’in yanında çalışmaya başlıyor ve Nikola Tesla’nın çocukluk düşlerinden çıkan bir hayal gücü nesnesi olan kapı zili yüzünden başına pek tuhaf bir olay geliyor.

Dizinin ressamı olan sevgili Gökçe Akgül’ün bu olayı aktaran çizimini aşağıda görebilirsiniz.

 

Hem Tesla’nın, hem Napolyon’un, hem Aytül Akal’ın hem de daha pek çok tanıdık ismin hayal gücü nesnelerinin yer aldığı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce’yi daha ayrıntılı incelemek için BURAYA, yayıncısı Tudem’in sitesinden satın almak içinse BURAYA tıklayabilirsiniz.

Aşkın Güngör, 9 Haziran 2018

BİLİMKURGU KULÜBÜ’NDE AŞKIN GÜNGÖR MAKALESİ

Üretken Bir Yazar: Aşkın Güngör

Aşkın Güngör, yazar ve şair vasfının yanı sıra editörlükten yazı işleri müdürlüğüne dek yayıncılık sektörünün hemen her alanında görev almış deneyimli ve üretken bir isim. 90’lı yıllardan itibaren verdiği eserleriyle, ülkemizdeki alternatif yazın türlerinin gelişip olgunlaşması adına önemli katkılara imza attı. Yarısı çocuk ve gençlik edebiyatı olmak üzere, yaklaşık 100’den fazla kitaba editör ve yayın danışmanı olarak destek verirken, pek çok süreli yayında da şiir, deneme ve öyküleriyle boy gösterdi. Genç yaşta atıldığı uzun soluklu düşsel yolculuğu boyunca hem kendi kurmacalarını belirginleştirdi, hem de bilimkurgu ve fantastik yazınımızın cılız mirasını omuzlayıp ileriye taşıdı. Söz konusu türlerin ülkemizdeki tanınırlığını arttıran bir yazar olarak sergilediği uğraş övülmeye değer.

Eserlerinde gelişkin estetik dürtüsünü başarıyla aktaran Güngör, aynı zamanda güçlü lirik anlatımıyla dikkat çekiyor. Duyguları yansıtmadaki bu şairane yeteneği, türler arası yazınsal geçişkenliğini de kolaylaştırıyor. Gerek fantastik gerek bilimkurgu olsun, yetişkinlere yönelik metinlerinde çok katmanlı ve bileşenli anlamlarla karşılaşıyoruz. Yapıtlarının belli bir izleğini ülküsel düşüncesinde ve bunu düşlerle gerçekleştirme eğiliminde bulmak mümkün. En başı hülyalı eserinde bile bireyin tinsel bölünmüşlüğünden benlik arayışına, ütopyaların öteki yüzünden bilim ve teknolojiye kadar bir dolu çevresel ve toplumsal sorgulamalar sunan yazar, ortaya koyduğu bu alt metin zenginliğiyle de gerçeklikten asla kopmuyor…

Aşkın Güngör, 12 Haziran 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Çocukluğunu Bağlarbaşı’nın curcunalı sokaklarında geçirdi. O dönemdeki en büyük eğlencesi ise oyunlar, çizgi romanlar, TRT ve tabii ki kitaplardı. Milliyet Çocuk, Tercüman Çocuk, kısa dönem yaşasalar da Yaman Çocuk ile Hürriyet Çocuk, İş Çocuk, Pamuk Çocuk, Doğan Kardeş gibi yayınların sıkı bir takipçisi haline gelen Güngör’ün hayal dünyası uyanışa geçmişti. Yaşı büyüdükçe bilimkurguya olan ilgisi de artıyordu. Ancak sonradan okuduğu romanlardan çocukluğundaki o lezzeti alamadığını fark etti. Çünkü çocuk dergilerindeki ve TRT dizilerindeki nahiflikte kurgularla değil, mekanik anlatımlarla karşılaşıp hayal kırıklığına uğramıştı.

Neyse ki bilimkurguya olan küskünlüğü Altın Kitaplar tarafından yayımlanan James Blish imzalı Uzay Yolu serisi sayesinde bir anda tuzla buz oldu. Serinin tam da çizgi romanlardan ve TRT dizilerinden alışık olduğu atmosferi aktaran sade dili kendisine yeniden nefes aldırmıştı. Sonrasında Jules Verne, Arthur C. Clarke, Ray Braudbary, Isaac Asimov gibi büyük yazarların evrenine dalan Güngör, okuduklarının da etkisiyle kendi öykülerini yazmaya girişti. Üstelik sadece öyküler yazmakta değil, çizmekte de bir hayli yetenekliydi. Hatta ailesi ve yakın çevresi, kariyerini çizerlikle yapacağına neredeyse emindi. 

Başarılı bir ilk ve ortaöğretim hayatının ardından Bilecik Meslek Yüksek Okulu Seramik bölümüne kaydoldu. Çizerlik yeteneği sayesinde o dönem Conan gibi çizgi romanlarla adını duyuran Alfa Yayınları’ndan iş teklifi alınca Bilecik’teki eğitimini dondurup İstanbul’a döndü. Burada bir süre çizerlik yapan Güngör, daha sonra editörlük görevine getirildi. “Ben Bir Kediyim” adlı ilk şiir kitabı da yine bu dönemde Alfa etiketiyle yayımlandı. Yayıncılık sektöründe edindiği tecrübeler, kariyerinin ilerleyen safhalarında çok işine yaradı.

1996’da BU Yayınevi Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’na “Düşler Diyarı” adlı fantastik romanıyla katılıp Jüri Teşvik Ödülü aldı. Aynı yıl vatani görevini yerine getirmek üzere silahaltına girdi. Acemi birliğini Hatay Serinyol’da, usta birliğini ise Tunceli Hozat’ın Kurukaymak Karakolu’nda yaptı. Özellikle Kurukaymak Karakolu’nda geçirdiği aylar yazınsal hayatını oldukça etkiledi. Öyle ki “Gohor“, “Olağan Mucizeler” gibi sonradan çok ses getirecek eserlerinin ilk tohumlarını burada ekti. 2003’te Gohor Serisi’nin yayımlanmasıyla adını iyice duyurmaya başlayan Güngör, 2004 Türkiye Bilişim Derneği Kısa Bilimkurgu Öykü Yarışmasında da “Sevgilim Dans Edelim mi?” adlı çalışmasıyla birincilik kazandı. Aynı yıl “Kardan Adam Masalı” adlı dosyasıyla Tudem’de üçüncülük elde ederek yazarlık kariyerini pekiştirdi. Üç gencin benzer yazgılarına değinen “Ay’kolik” ise 2005’te BU Yayınları’ndan çıktı. 

2007’de İnkılap tarafından piyasaya sürülen “Mesih’in Klonu“, kutsal kâsedeki kanından alınmış DNA örneği sayesinde klonlanan Mesih’in gizem ve entrika dolu hikâyesini anlatıyordu. Bir Tres Culturas projesi olan ve İspanya’da yayımlanan Hispacon 2007 seçkisinde Çarkıfelek (La Rueda del Destino) adlı öyküsüyle tek Türk yazar olarak yer almanın gururunu da yaşayan Güngör, bir yandan da çocuk kitapları yazmayı ve çeşitli derlemelerde öyküleriyle boy göstermeyi sürdürdü. “Sevgili Salak“, “Geceyle Gelen” ve “Ruhlar Kayboluyor” bu dönemde okurla buluşan eserleri arasındaydı.

Her Daim Bu Sevdada Ben Bir Sadri Alışık” ile şiir serüvenine geri dönen yazar, “Dedektif Bol Bel” kitaplarının yanı sıra “Aşk-ı Muamma“, “Kahraman Korkak Babam“, “Saldırgan Masum Annem” gibi eserlere imza atmaya devam etti. “Kahve Falı” isimli bir çalışması TRT İstanbul Radyosu tarafından senaryolaştırıldı. Bilimkurgu Kulübü’nün 18. kuruluş yıldönümü onuruna hazırlanan “Yeryüzü Müzesi” antolojine de bir öyküsüyle katkıda bulundu. Ruh adlı bu öyküsü, antolojisinin öne çıkan eserleri arasında gösterilerek büyük beğeni topladı. 

Evli ve iki çocuk babası olan Aşkın Güngör, sadece bir yazar olarak değil aynı zamanda bir editör olarak da yerli yazınımıza önemli yapıtlar kazandırdı. Bu üretkenliği ve azmiyle peşinden gelen genç kalemlere her daim örnek oldu. Akıcı olay örgüleri, sinemasal kurguları ve toplumsal çözümlemelere uygun anlatılarıyla, bilimkurgu ve fantastik yazınımızın gereksinim duyduğu derinliği başarıyla ortaya koydu. Geçmişte yaptıkları, gelecekte yapacaklarının duru bir aynası olarak okurlar tarafından keşfedilmeyi bekliyor…

Eserleri

İsmail Yamanol, Bilimkurgu Kulübü

EN KISA KİTAP ELEŞTİRİSİ KAÇ KELİMEDİR?

En kısa kitap eleştirisi kaç kelimedir, bir fikriniz var mı?

Yüz kelime mi? On mu? Beş mi? 

Yoksa sıfır mı? 

Hayır. 

En kısa kitap eleştirisi size gülümseyerek bakan plastik bir yıldızdır. İşte bu: 

“Bu da ne demek?” derseniz, öncelikle Olağan Mucizeler adlı kitabımın 96. ve 98. sayfaları arasından yaptığım aşağıdaki alıntıyı okumanızı rica ederim. Sis perdesi yavaşça aralanacak:

Alelacele sofrayı toparladılar. Lavaboya doldurdular bulaşıkları.

“Dur biraz,” dedi Cemil Bey. “Senin elbiselerin ıslak. Dışarı çıkamazsın ki.”

“Böyle giderim,” dedi Satılmış gömleğini işaret ederek.

“Olmaz. Herkes güler sana.”

“Zaten gülüyorlar.”

Çocuğu ikna etmek zor olmadı. Ne renk pantolon istediğini sordu, ne renk gömlek, ne renk ayakkabı. Hem kim bilir, eve gelirken daha başka bir şeyler de düşebilirdi torbanın içine.

“Mesela bir araba mı?”

“Elbette. Bir araba.”

Televizyonun karşısındaki büyük koltuğa attı kendini Satılmış. “İstemem,” dedi. Başını çevirip soran gözlerle baktı. “Yıldız var mıdır?” dedi. “Kocaman, parlak yıldızlar.”

“Kim bilir?”

“Olsa ne güzel olurdu, değil mi?”

Başını sallamakla yetindi Cemil Bey. Bastonunu alarak dışarı çıktı.

Sokaklar ıslak, kaldırımlar ıssız, hava serindi.

Kocaman, ışıltılı bir yıldız örtündü ihtiyarın gözlerine. Baktığı her köşede gümüş tabakalardan biçilmişçesine parıldayan yıldızlar gördü. Öyle kapıldı ki bu sanrıya, Satılmış’ın çelimsiz bedenine uyacak pantolonlar, gömlekler, ayakkabılar alırken bile hep yıldızları düşündü. Ona bir yıldız almalıyım, deyip durdu kendi kendine. Sıra eyleme gelinceyse bunun umduğu kadar kolay olmayacağını fark etti.

Oyuncakçı vitrinleri bebeklerle, arabalarla, süslü kutular içindeki maket uçaklarla, plastik askerlerle, tanklarla, patlama sesi çıkaran tabancalarla ve –Tanrı şahit– ne olduğunu tahmin bile edemediği başka oyuncaklarla doluydu, ama yıldız yoktu.

Her seferinde umutla soruyor, aynı sinir bozucu yanıtı alıyordu.

“Sizde yıldız var mı?”

“Nasıl yıldız bey amca?”

“Büyük. Şu kadar olmalı en az. Işıl ışıl bir de. Gökten düşmüş gibi.”

“Maalesef bey amca.”

Bu yanıtı her aldığında biraz daha kederleniyordu Cemil Bey. Gözlerinin önüne Satılmış’ın hayal kırıklığıyla asılan yüzü geliyor, ailesinin yanına bir kez daha eli boş gitmek zorunda kalan bir baba gibi kendini çaresiz duyumsuyordu.

Ah Satılmış! Neden bir uçak istememişti sanki? Neden bir vapur, tren, oyuncak asker, top istememişti?

Bir yıldız… Neden?

Geçmişin anılarını bugüne taşıyacak bir simge miydi yıldız? Anne şefkatini, baba güvenini, ağabey dostluğunu mu hatırlatacaktı? Yağmurlu gecelerde sarılıp yatılacak bir sevgili miydi? Neydi? Bir oyuncak yıldız olmaktan başka her şey miydi?

Arayışını ara sokaklara yönlendirdi Cemil Bey. Alçak boylu gecekondularla duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş köhne apartmanların gölgelediği; muhtemelen kocasına ait gömleği giyen büyük göğüslü, başörtülü kadınların kapı önlerinde lafladığı; pantolonları yamalı, ayakkabıları eprimiş çocukların plastik bir topun ardı sıra koşturduğu daracık mahalleleri adımladı.

“Bir sürü Satılmış,” dedi kendi kendine. İç geçirdi. Bu adı anmak bile suçluluk duymasına neden oluyordu, ki hiç de güzel bir şey değildi bu.

Bir yıldız…

Gökten inen bir yıldız…

Gel de çık işin içinden!

Olağan Mucizeler’in ilk baskısı Nisan 2008’de, ikinci baskısı da Ağustos 2009’da gerçekleşti. Kurguda söz edilen Satılmış bir yetim. Yapayalnız kaldığı gecekonduda hayaller kurarken Cemil Bey adlı bir ihtiyarın da yaşadığı kurgu evrene düşüyor. Metindeki yıldız, onun ölüp gökte yıldıza dönüştüğüne inandığı ailesini simgeliyor ve yukarıdaki bölüm dışında da kitapta bu imge sık sık yer alıyor.

Sadede geleyim.

Günlerden bir gün evime kargo geldi. Küçücük bir zarf. Açtım. İçinden yukarıda fotoğrafını gördüğünüz plastik yıldız düştü. Avucumu ancak dolduruyor ve bana gülümseyerek bakıyordu.

İlk birkaç saniye “Bu da nedir?” diye düşünüp evirip çevirdim. Bir not falan mı var diye sağına soluna baktım. Hayır, sadece bir yıldız.

Aynı soruyu tekrar sordum: “Ne ki bu?”

Tam da o anda gönderinin kimden geldiğine bile bakmadığımı hatırladım. Zarfı çevirdiğim anda ismi gördüm: AYTÜL AKAL.

Sonrasında parçalar hızla birleşti zihnimde: Yazar dostum Aytül Akal kitabı okumuş, okuma sürecinde de bana çok güzel birkaç yorumda bulunmuştu. Sonrasında aramızda kitapla ilgili herhangi bir konuşma veya yazışma geçmemişti ve sonunda…

Evet, o plastik yıldız olabilecek en akıl dolu, en sade olduğu halde en zengin, Olağan Mucizeler gibi bir kitabın ruhuyla örtüşebilecek en anlamlı eleştiriydi ve işte onu bana gönderen Aytül Akal’dan başkası değildi.

Bu yazıyı yazmaya defalarca yeltendim. Yazıp yazıp sildim. Çünkü o yıldız gibi hem sade hem zengin bir şey oluşturmayı bir türlü başaramamıştım.

“Şimdi oldu mu?” derseniz, hayır, bu yazı da gülümseyen bir yıldızın derin anlamını karşılayacak düzeyde değil bana kalırsa.

Çünkü hakkında yazdığım hiçbir yazı o kadar sade, o kadar sevimli ve o kadar anlamlı olmayacak. Zira elimden gelen bu.

Son söz: Teşekkürler Aytül Akal, bana hem bu anıyı hem de yıldızımı verdiğin için bin yaşa 🙂

Aşkın Güngör, 16 Mayıs 2018

ROTARY FEDERASYONU VE ŞİŞLİ BELEDİYESİ İŞBİRLİĞİYLE YARATICI YAZI AKADEMİSİ

2420. Bölge Rotary Federasyonu ile Şişli Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen ve yazar dostum Tülin Kozikoğlu’nun liderlik ettiği Yaratıcı Yazı Akademisi’nde çocuklara eğitim veren yazarlardan biriydim. Eğitimi 10 Şubat 2018’de verdim.

Çocuklarla öncelikle ilhamın ne olduğu hakkında konuştuk. Bulunan bir kurgu fikrini geliştirme metodları üzerine akıl yürüttük. Ardından “Birbiriyle tamamen zıt görünen iki yazı türünü birbirine dönüştürebilir miyiz” diye zihin egzersizi yaptık. Sonunda buna uygun olarak çok bilindik masallardan aldığımız ilhamla (daha doğrusu birtakım düşünce kırıntılarıyla) kendi bilimkurgu öykülerimizi yazdık. Kısacası, fantastik anlatılardan olan masalları tamamen zıttı olan bilimkurguya dönüştürdük. Ortaya nefis öyküler çıktığını söyleyebilirim.

Bu etkinliğin sertifika töreni 28 Nisan 2018’de Şişli’deki Black Out İş Merkezi’nde gerçekleştirildi. İstanbul dışındaki başka bir etkinlikte olduğumdan ne yazık ki katılamadım ama pek çok yazar, çizer, eğitimci dostum ve tabii ki eğitim gören çocuklar oradaydı.

Verdiğimiz eğitimler sırasında kaydedilen görüntülerden güzel bir video hazırlanmış. Onu da aşağıdaki oynatıcıdan izleyebilirsiniz:

Başta yazar dostum Tülin Kozikoğlu olmak üzere, bu harika etkinliğin düzenlenmesinde emeği olan herkese, Rotary Federasyonu’na ve Şişli Belediyesi’ne sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Birkaç çocuğun hayatına olumlu anlamda dokunmamıza olanak verdikleri için teşekkürler.

Aşkın Güngör, 10 Mayıs 2018

RADYO TİYATROSU: KAHVE FALI

“Kahve Falı” adlı radyo oyunu senaryom 2004 yılında TRT İstanbul Radyosu tarafından seslendirilmişti. Üstteki oynatıcıya tıklayarak bu oyunu dinlemeniz mümkün. 

Kahve Falı’nda, pazar sabahı baş başa kahvaltı yapıp haftanın yorgunluğunu atmak isteyen Hakan ve Senem adlı genç çifte adının Siyah olduğunu söyleyen bir adamın ziyaretiyle başlayan gerilim dolu bir öykü anlatılıyor. 

Toprak Sergen’in yönettiği, efektörlüğünü Ersin Temelli’nin yaptığı bu İstanbul Radyosu yapımına emek verenlere ve seslendirmede yer alan Türk tiyatrosunun saygın isimlerine teşekkür ederim. 

Kahve Falı’ndaki karakterler ve onları seslendirenler aşağıda yer almakta: 

Yöneten: Toprak Sergen

Efektör: Ersin Temelli

Yapım: İstanbul Radyosu

Hakan Can: Sungun Babacan

Senem Can: Songül Öden

Selçuk: Canberk Uçucu

Siyah: Sezai Aydın

Mavi: Nilüfer Açıkalın

Kahverengi: Toprak Sergen

Komiser: Murat Ziya Kürküt

Polis: Nuri Karadeniz

İyi dinlemeler…

X-FILES DERLER BİR DİZİ VAR İMİŞ

Çok tuhaf bulacağınız şahsi bir bilgiyle giriş yapacağım: Bugüne dek bazı tv kanallarında denk geldiğim bölümlerine göz atmamı saymazsanız 2018’deki yeni sezonu başlayana dek bir bölüm bile X-Files izlememiştim. Scully ile Mulder adlarına aşinaydım elbette ama doğaüstü birtakım olayları çözmeye çalışan iki FBI ajanı olmaları dışında haklarında bir şey bilmiyordum.

Yeni sezon başlayınca “Artık zamanı gelmedi mi?” diyerek, yıllardır arşivimde bekleyen X-Files dizilerini birinci sezondan itibaren izlemeye başladım. Eşim Anita da bana eşlik etti ve birkaç aylık maraton sonrası sekizinci sezonun sonuna ulaştık.

Bugüne dek diziyle ilgili hiçbir yazıyı spoiler yememek için bilinçli olarak okumadığımdan 9. sezonda neler yaşanacak, dizi nasıl bitecek, 6 bölümlük 10. sezon ile 11. sezonda hangi konular işlenecek hiç bilmiyorum. Aslını ararsanız, 8 sezonu merakla izleyebilmemin sebebi de bu bilinçli körlük elbette.

Türdeşlerine kapı açmış X-Files gibi bir dizi hakkında çok şey söylenebilir elbette ama çok kabaca bana hissettirdiklerinden söz etmekle yetineceğim: İlk iki sezonda rayına oturmak için çabalayan, zaman zaman zorlanan ve hatta bazı bölümlerde de saçmalayan bir diziydi benim için. Kimi bölümleri “Artık bitsin” diye ilerleme çubuğuna bakarak izledim ne yazık ki.

Üçüncü sezonla birlikte ana konu da bölüm konuları da nispeten toparlanmaya başladı. Yine epeyce vasat bölümler vardı ama bunca sezonluk bir dizide zaman zaman temponun düşmesi kaçınılmaz, orasının farkındayım.

Beşinci sezonu bitirdiğimizde diziyle ilgili aklımda şöyle bir görüş canlanmıştı: “Ciddi olabilmek için kendini iyice kasan, ana karakterleri somurtmaktan bunalan kalburüstü bir dizi.” Hele ki bölümleri peş peşe izleyince, tanık olduğu onca doğaüstü şeye karşın Scully’nin “Öyle olmayabilir, bilimsel bilmem ne olması gerek” diye vikviklemesi epeyce sinir bozucu olmaya da başlıyor ki sormayın gitsin. Konunun bir de diğer kısmı var tabii: Bildiniz, Mulder. “Olayın nasıl geliştiğini biliyorum, çünkü senaryoyu okudum” dercesine daha duyduğu ilk anda bile karmakarışık konuların iç yüzünü çözüvermesi bazen “Yok artık!” dedirtiyor ama dedim ya, bunca uzun soluklu bir dizide bunları normal karşılıyoruz.

X-Files hayranlarındansanız bu yazacağım şey epeyce tuhaf gelecek belki ama benim için dizi ancak Terminatör 2’den tanıdığım Robert Patrick’in Ajan Doggett rolüyle diziye dahil olduğu 8. sezonla tadından yenmez hale geldi. “Fight Club” gibi zırva bölümlerle dolu olan 7. sezondaki büyük hayal kırıklıklarından sonra Mulder’in 7. sezon 22. bölümde içine düştüğü durumun ve Scully ile ilişkisinin didiklenmesi, Doggett’ın konuya dahil olması, Scully’nin her nasılsa hem güzelliğinin hem de karizmasının zirve yapması 8. sezonda gerçekleşti. Bu sezonda özellikle Frank Spotnitz tarafından yazılan bölümleri büyük keyifle izledim.

Şu satırları yazarken izlemediğim koca üç sezon (9. – 10. – 11.) ve bir sinema filmi (Gizli Dosyalar: İnanmak İstiyorum – 2008) var. Gizli Dosyalar: Gelecekle Savaş – 1998)’ı tam da olması gereken dizi aralığında izledim ve epeyce de beğendiğimi söyleyebilirim. Tüm bölümler bittikten sonra birkaç yetersiz kelam daha etmek ister miyim bilmiyorum ama şimdilik sözlerimi şöyle bağlayabilirim:

Bazı bölümleri çıtanın çok altında kalsa da genellikle büyük keyifle izlediğim bir dizi oldu X-Files. Yayınlanan son bölümünden 6 yıl sonra bir sinema filmine, 14 yıl sonra da devam sezonlarına sahip olması büyük iş bana kalırsa.

Spoiler

Diziyle ilgili bilgisi olanlara özel bir soru: Mulder’in neredeyse 8. sezonun sonuna kadar ortalarda olmaması ve Doggett’in diziye girmesi tamamen kurgusal bir tercih mi, yoksa Mulder rolündeki David Duchovny herhangi bir nedenle diziye devam edemediği böyle kurgusal bir şey mi uyduruldu? Bilgisi olanlar yorum kısmına yazarsa sevinirim.

EKLEME (28 MAYIS 2018)
Mulder Meselesi: Spoiler başlığı altında sorduğum Mulder’ın dizideki kayboluşuyla ilgili soruya bir yanıt alamayınca iş başa düştü ve araştırdım. Sonucu bu yazıyı okuyanlarla paylaşayım ki benim gibi merak edenler varsa aydınlansın 🙂

Mulder’ı canlandıran David Duchovny’nin X-Files için anlaşması 7 sezonu kapsamaktaymış. Yapımcı ve dizinin yaratıcısı Chris Carter bu süreyi uzatmak taraftarı o dönem ancak Duchovny ile görüşmeleri olumlu sonuçlanmıyor, çünkü aktör, Mulder rolünün üstüne yapışmasından ve başka hiçbir role bürünememekten endişe duyduğunu iletiyor ona. Belli ki Carter’da hayal kırıklığı yaratan bir karar bu, çünkü her ne kadar konuyla ilgili ilk başlarda medyaya “David’in kararına saygı duyuyorum” dese de bir süre sonra “Demek ki David’le doğrularımız bir değilmiş” gibilerinden sitemli sözler sarf etmeye de başlıyor.

Sözün özü, Mulder’in 7. sezon sonunda uzaylılar tarafından rehin alınması, 8. sezonun sadece birkaç bölümünde görünüp 9. sezonda son bölüm hariç yer almaması bir zorunluluk olarak kurguya eklenmiş.

Son olarak: Bu yazıyı yazmaya başladığımda izlemediğim bölümler ve bir de 2007 yapımı sinema filmi vardı, bu notu yazarkense 11. sezonu da tamamlamış bulunmaktayım.

Sinema filminin beklentilerimin çok altında kaldığını söylemem gerek. “Mitoloji Bölümü” diye tabir edilen ve X-Files’ın Dünya’nın Kaderi tarihçesine eklenecek bir halka beklemiştim, öyle olmadı.

2016’da başlanan 6 bölümlük 10. sezon ile 10 bölümlük 11. sezon ise X-Files’ın yeniden doğumu olması bir yana sırf Mulder ile Scully’yi bir kez daha bir arada görmek için bile izlenir.