YİTİK ATLARIN GİDİLMEYEN ÜLKESİ

Biz zaten buralı değiliz değil mi? Başka bir ülkenin daralan çeperleri içinde tanıdık bir ova bulabilmek için delice koşturan iki yitik atız.

Sen doru, ben yağız.

Yelemizde gidilmemiş toprakların kokusu.

Tenimizde kalkılmayacak ölüm uykusu.

Yaşamaktan yorulduk ve yorgunluğa da doyduk, çünkü bu boşluk -bu dolduruldukça genleşen boşluk- tükenişimizden başka şey değil.

İçimizdeki mutedil sevdaların çirkin tortusu olduk.

Gitmeyi dilediğimiz ülkenin düşleminde kaybolduk.

Oysa hani sen doru… hani ben yağız… hani birbirimize suna suna eksilttiğimiz yalnızlığımız…

Söyle, nasıl son bulduk?

Böyle nasıl yorulduk?

Hayal dediğin: bizi başka öykülere yönlendiren yıldız.

Kendi gözümüzle de gördük: bakışımızda öksüzce ışıldayan bir yıldız ışığıymış iki kişilik yalnızlığımız ve bir gün o ülkeye ulaşsak da artık yan yana koşmayacağız.

Aşkın Güngör, 26 Temmuz 2003

ALDIĞIN HER NEFESTE

Başka bir denizin kıyısındasın. Örtüyorsun gözlerini. Bakışlarında kanat vuran martıları görmesinler diye mi?

Boğazında eskimiş sevda tadı, geçmişi ezerce adımlarken ıslak kaldırımları, atıyorsun dalgalara yüreğinden koparıp şiirleştirdiğin o sevgili adları.

Kim bilir hangi ırak tende geziyor parmakların? Hangi gölgeleri tanıdık buluyorsun? Ve kim bilir nasıl bir taze kan arayışıyla yüreğindeki sızıları dindirmeye uğraşıyorsun?

Hayat hoyrat elleriyle eskitirken çocuk bakışlı kocaman adamları, sen belki de ellerin aynı düş tenlerinde ve sevdayı ıskalayacak raylarda öksüren şiir yoksulu trenlerde, beklendiğinden habersiz uyukluyorsun.

Başka öykülere uzaklaşırken, sesin kalıyor geride. Dokunduğun her tende beni sobeliyorsun.

Ah sevdiceğim, bilmezsen bilme, aldığın her nefeste bana dönüşüyorsun.

Şimdi durmuş bu yazının kıyısında, gelene geçene dil çıkarıyorsun…

Aşkın Güngör, 27 Haziran 2003, Işıklı bir gün…

YÜREĞİMDE RÜZGÂR GİBİ

Bakma sen benim yaralandığıma. Tebessümlerin en el değmemişini büyüt yüzünde. Gün, yüzüne sevdalandıkça anlar seni uzaktan sevmenin nasıl zor olduğunu… Özledim… Çok özledim sevgilim.

Sarmalandığım düşlerden kalkalı birkaç saat oldu. Yorgana sarınıp oturdum yatağın içinde biraz. Babamın sehpa üzerine bıraktığı gazeteye göz attım. Felaketlerle berelenmiş dünyada bile seni sevmenin nasıl her şeyi güzelleştirdiğini fark ettim. Sadece bunu taşımak bile seni sevmenin ödülüdür.

Yine de yürek söz dinlemiyor böylesi özlediğinde. Bu bir ödül müdür, bir ceza mıdır yanıt bulmakta zorlanıyorum. Bu özlem… beni yoruyor, özellikle de sana sarılmadan uyandığım sabah saatlerinde.

Düşümde koşturan ak bir küheylan var –kuyruğu gelinlik gibi. Sana ulaşmak özlemimin doğurduğu bir imge. Diyorum ki: “Nasıl da güzel, nasıl da berrak gözyaşları akardı yanağımdan seni sımsıkı sardığımda ve nasıl da inanamazdım, bu düş müdür, gerçek midir? “Böylesi bir tamamlanma sadece masallarda olur,” diye inandırdılar çünkü beni.

Lavaboya geçtiğimde yüzüme baktım aynada. Uzun saçlarım dağınık; bir usta makas altında şekle girmek için can atıyorlar. Birkaç günlük sakal yüzümde. Gözlerimden biri diğerine oranla biraz kısık bakıyor sanki. Hay Allah! Şöyle bakmalıyım. Hım… Evet… Böyle iyi… İşte, böyle bakmalıyım ilk gördüğümde sevdiğimin yüzüne. Belki bu mahzun bakış hissettirir nasıl büyük, nasıl sınırsız, nasıl aceleci sevdiğimi… Avuç dolusu sular vur yüzüne koca çocuk, avuçlar dolusu deniz vur –kimse inanmaz (sevdiğin bile) senin boğulurca sevdiğine.

Yine roman başına oturdum. Yazdıkça tamamlanıyorum, evet, böyle nefes alıyorum ben –sözcüklerle. Bir yudum çay alıyorum. Sigara yakıyorum özlemimin şerefine. Sen belki de bu karışım nedeniyle duman gibi bedenin sözcüklerden oluşmuş bir elbiseyle sarılı olarak beni öperken çay buharı gibi kokuyorsundur düşlerimde –kim bilir?

İnancın ve dilemenin sevda kadar ulu olduğuna inanıyorum sevgilim. Bu nedenle hızla akıyorum yüreğine ve bu nedenle yüreğimde rüzgâr gibi esmene izin veriyorum. Hadi gel, dizginlenemez bir boran ol, dağıt içimin yerleşik düzenlerini. Sevmek bir riskse, ölümüne üstleniyorum. Dile, gülücükler toplayayım sana düş steplerinden, adlarını “gelecek” koyarsın. Dile, ağlayayım tuzlu mavi, korkarsan bir şeylerden günün birinde, sevdasını boğulmak gibi kabullenen bir koca çocuğu hatırlarsın…

Bakma sen benim yaralandığıma. Tebessümlerin en el değmemişini büyüt yüzünde. Gün, yüzüne sevdalandıkça anlar seni uzaktan sevmenin nasıl zor olduğunu. Seviyorum. Çok… seviyorum sevgilim.

Aşkın Güngör, 17 Eylül 2002

KARANLIKTA YALNIZ YÜRÜMEK

Düşersen bir gün hayallerinden, yıldızlara tutun. En çok onlar tanıtabilir sana bilmediğin gökyüzünü.

Ama bil bir yandan da: gece ne kadar karanlıksa yıldızlar o kadar parlak görünür. Kanma sahte revnaklara!

Hatırla yüreğinde sana ait bir yıldız taşıdığını. Çok kararırsa çevren, çıkart yerinden, savur semaya. Göreceksin: yüreğinin ışığında riya yoktur. Ve yine göreceksin: kendi yıldızını çıkaramayanlar senin ışığında yürüyecek, yoldaşın olacaklar. Onlarla yürüyebilirsin. Ne var ki güvenme de haddinden fazla yoldaşlarına, çünkü aydınlığını tutkuyla paylaşanlar kaderine ortak olmak zorunda değildir.

Yıldızın kayarsa bir gün zaman mezarlığına, kararırsan, anlayacaksın: insan, yaşamına ya da yıldızına ait tüm ışığı paylaşsa da çoğunlukla tek başınadır karanlığında.

Korkma! Karanlıkta yalnız yürümek cesur kılacak seni! Eksik yanların kendini yenileyecek. Önünü açık seçik göreceksin.

Ve asla unutma: karanlığına gönüllüce ortak olan çıkarsa… Işıksızlıkta adımlarını paylaşan varsa… Düşmemek ve düşmemen için elini tutmuşsa… Ona güvenebilirsin. Seni sevmiştir.

Çünkü sadece gerçek seven göze alır karanlığı paylaşmayı, sevgilinin karanlığını kendi ışığına yeğ tutmayı ve gerekirse sonsuza dek o karanlığın içinde boğulmayı.

Aşkın Güngör, 24 Temmuz 2002

YILDIZLARI YAKARAK

“Deli” deme! İçimden geldi sadece sana yine ulaşmak. Anlamı var mı yok mu, çok fazla sorgulamıyorum.

İstedim ki bil, yaşam denen şu uzun şiirin devrik dizelerinden birinin üzerinde konaklayan bir kafiye var, üstelik alabildiğine aykırı duruyor bütün içinde.

Yine istedim ki konuştuğun, yemek yediğin ya da sadece geçmişe ait huysuz anıları burnun sızlayarak düşündüğün minicik an içinde bir başına olmadığını anla –apansız esiveren bir yel gibi serinletiyorsun bir gizli adamın aklını ve gözlerine çepeçevre yüzün çöküyor (bir bilsen, nasıl ağır, sesi kırılıverecekmiş gibi nahif bir yüzü düşüncede taşımak!)

Bir kez daha istedim ki duy, senin gerçekliğinde harflerden, kelimelerden, kâğıttan oluşmuş bir meçhul de olsa, şehrin bir yerlerinde, gecenin az yıldızlı şalını omuzlarına örterek ve ay ışımasıyla savrulan tozları ciğerlerine çekerek nefes alan biri var –hem çocuklar gibi de şenleniyor bu hayatta var olduğunu tüm benliğinde hissedince.

Mutlu ve mavi ol!

(Gri Kedi aya baktı ve gördü yıldızların geceden taştığını. Dedi: “Yine kentin bir yerlerinde birileri sevdalanıyor olmalı, yoksa nasıl pupulama dolsun böyle karanlığın kucağı?” Işıkları sönünce alçacık evlerin, yıldızları yakarak aydınlattı geleceği yine bir sevgili.)

Aşkın Güngör, 13 Haziran 2002

SENİ SEN, BENİ BEN OLMAYAN

Kanatları kırık melek bağımsız ölümler dilediğinde aşkına, durgun suya bakarak sızlanma derdini umman sanarak. Hüznün sarı sureti belirir yüzünün yansımasında. Sevdan boğulmadan yüzemez artık.

Çünkü gidiyorum bir başka kentin aşınmış kaldırımlarında biriken ayak izlerinin çağrılarına, ardımda kalan gölgelere basarak.

Kal geride ve ağla, artık seni “sen”, beni “ben” olmayan resimleri yakarak!

Aşkın Güngör, 28 Mayıs 2002

SÖYLENMEYEN

Biliyorum, gecikiyor söylenmedikçe. Anlatmalı belki, yüzü bilinmeyen birini özlemenin kutsal beklentilerini ama kelimeler asırlardan beri yanlış algılanmaktan kurtulamadılar ki…

Varlığın kutsiyet, nasıl anlatsam, görmesem de yüzünü, varsın diyedir taşıdığım mutluluk.

“Kara urbalar bürünür gibi bak yaşama da mutluluğun en küçüğü bile güneşçesine ışıklasın içini,” diye diye kandırdım kendimi ey sevgili, sana varana dek yollar.

Bir şarkıda, bir şiirde özümsediğim hüzn-ü aşk sarınca içimi, kendimi boşluğa bırakacağım, uçuruma, çünkü yaşam sıcak olamıyor ne kadar çabalasa da.

Sesini geçtim, bana varlığını kanıtlayan kelimeler yetecek.

Geldiğimde gel!

Olduğumda ol!

Duyumsadıkça beynimde varlığını, hiç duyulmamış sesler kurguluyorum sana ait: kimi an bir güvercin kanadıyla rüzgârın dansı, kimi an sadece gri kedilerin duyduğu aya ait bir şarkı…

Ol!

Ol ve kutsa beni gizlediklerinle!

Aşkın Güngör, 13 Nisan 2002

KUŞKULU RÜZGÂR HANLARI

Balık kılçıklarından izler bırakıp eski gemilerin ıssız rotalarında, konaklıyor martılar kuşkulu rüzgâr hanlarının uğultulu odalarında.

Ufukta -uzaklarda- ince bir çizgi belirliyor sınırı, usta hattat divitinden çıkmış huzur rengi bulutlarla ve heybesinde gri umutlarla, hüzünlü şarkıların doğduğu sessizliğim eksik şiir dizelerinin kendilerini aradıkları dar sokaklarda üzüntülü geziniyor.

Beni kim anlar? Karanlığa bulanmışken umarlar ve hüzünken dizelerdeki ve buruk bir yenilgiyi hatırlatırken sıradağlar -uzaklardaki.

Bu engin gün batımı denizinin mavi köpük dizelerinde yittin sen hırçın bir boranla ama tekrar bulunacaksın da sanki. Kör bir martı-şiirden başka yerini bilen yok ne var ki!

Aşkın Güngör, 25 Eylül 1995