DÜŞLER DİYARI YİNE SAHNELERDE

İlk çocuk kitabım olan Düşler Diyarı’nın 1996 yılında hangi duygular ve gerekçelerle yazıldığını ŞURADAKİ yazıda anlatmıştım.

Aradan geçen yirmi küsur yıl sonrasında Düşler Diyarı gözden geçirilip genişletilmiş yeni baskısıyla, Türkiye’nin köklü markalarından Bilgi Yayınevi tarafından tekrar yayımlandı.

Kitabın yayınevi sitesindeki sayfası için BURAYA,

Eski formatıyla ilgili bilgi almak için BURAYA,

Yeni formatıyla ilgili bilgi almak için de BURAYA tıklayabilirsiniz.

KAHRAMAN KORKAK BABAM 2. BASKIYA ULAŞTI

Babalarının korkak olmadığını ispatlamak için türlü numaralar çeviren iki kardeşin, Kıvırcık lakaplı Aras ile Çalı lakaplı ablası Azra’nın matrak öyküsünü anlattığım Kahraman Korkak Babam, Kasım 2018 itibariyle 2. basıma ulaştı.

Serinin son kitabı olan Sarsak Tırsak Ailem’in de eli kulağındayken çok güzel bir haber oldu bu.

Sevgili Kıvırcık, bir tanecik Çalı, dilerim ki onlarca basıma ulaşır, on binlerce çocuğun düşlerini süslersiniz.

Yolunuz aydınlık olsun.

TBD BİLİMKURGU ÖYKÜ YARIŞMASINA KATILMA SÜRECİMİ YAZDIM

TBD’nin 2004 yılı bilimkurgu öykü yarışmasında “Sevgilim Dans Edelim mi?” adlı öykümle birinciliği kazandım. Yarışmadan haberdar olmam da katılmaya karar vermem de tamamen tesadüfler silsilesiydi.


O dönemde Bu Yayınevi’nde görev yapıyordum. Bir işle ilgili internette araştırma yaparken haber sitelerinden birinde TBD’nin yarışma duyurusuna rastladım. Yanlış hatırlamıyorsam ya bir sonraki gün ya da birkaç gün sonra son başvuru tarihiydi ve aklımda bir öykü taslağı olmadığından katılmayı düşünmeden haberi kapatıp işime döndüm.

Ne var ki haberin yankıları aklımdan bir türlü çıkmadı. TBD… Bilişim Dergisi… Bilimkurgu Öykü Yarışması… Sonunda “Çok kısıtlı bir süre kalmış olsa da ne yapabilirim?” diye düşünürken buldum kendimi.

Yeni öykü tasarlayıp yazmaya vakit olmadığına göre eski öykülerime başvurabilirdim ama hangisine? “Öykünün yayımlanmamış olması gerekir” şartı nedeniyle daha önce Atılgan Bilimkurgu Dergisi’nde yer bulmuş öykülerimi eledim. Derken aklıma “Sevgilim Dans Edelim mi?” geldi. Yine Atılgan için yazdığım bir öyküydü ama yeterli bulmadığımdan göndermemiştim. Tekrar okumamda bu kararımda hiç de yanılmadığımı gördüm. Ortada dişe dokunur bir şey var gibiydi ama yeterli değildi.

Sonunda ertesi gün iş olsa da sabahlamayı göze alarak “Sevgilim Dans Edelim mi?”yi sıfırdan yazdım. Başkarakter Flannery McCullers’ın kocası Thomas’la ilişkisi de kişisel sanrıları da biraz daha derinleşti ve işin içine giren yan karakterlerle konu bir öykü bütünlüğüne erişti.

İlk nüshada öykünün başkarakterlerini Türk olarak yazmıştım. Sonra kurgunun tedirgin edici yapısına uyduğunu düşündüğüm ve benzer atmosfere sahip öykülerini çok sevdiğim Flannery O’connor’a ithafen kadının adını Flannery McCullers olarak değiştirdim, tabii kocası da otomatikman Thomas oldu.

Kontrol okumasını bitirir bitirmez öyküyü tam da istendiği şekilde e-postayla verilen adrese gönderdim ve… Sonra unuttum.

Evet, gerçekten de uzunca bir zaman TBD’nin öykü yarışmasına katıldığım aklıma bile gelmedi. Ta ki yine bambaşka bir işle ilgili internette gezinirken karşıma çıkan şu başlığa kadar: Türkiye Bilişim Derneği Bilişim Dergisi 2004 Bilimkurgu Öykü Yarışması Sonuçlandı.

Bu başlıkla karşılaştığımda sonuçların açıklanma tarihini üç veya dört gün geçmişti ve bana kimse ulaşıp da “Yarışmayı kazandınız” dememişti. Dolayısıyla bunları idrak etmiş halde başlığa tıklarken hiç umudum yoktu ama sonuçta birinciliği kazandığımı öğrendim.

1993 yılında SHP’nin düzenlediği İnsan Hakları konulu öykü yarışmasında “Ve İp Gerildi” adlı öykümle de birincilik almış ve bir daha hiçbir yarışmaya katılmamıştım. TDB gibi bir oluşumun hele ki bilimkurgu içerikli yarışmasında birinci olmak beni daha sonra fazlasıyla onurlandıracak da olsa ilk anda hissettiğim şey sadece şaşkınlıktı.

“Ben neden bu sonucu günler sonra internetten öğreniyorum?” diye düşünerek telefona sarıldım, iletişim telefonlarından birini aradım. Birkaç kişiye yönlendirildikten sonra aldığım yanıt şuydu. “Evet, birinci oldunuz. Ödül töreni için sizi bilgilendireceğiz.”

Sadede geleyim…

TBD birinciliği aldığımda dört kitabı yayımlanmış (Ben Bir Kediyim, Düşler Diyarı, Gohor Cam Kent, Gohor Kurtlar Yolu), beşincisi de yayıma hazırlanan (Aykolik) bir yazardım. TBD’den aldığım ödül benim için bir onur ama “Yazma tutkunuzu arttırdı mı?” veya “Yayın dünyasıyla ilişkilerinizi güçlendirdi mi?” derseniz, ne yazık ki hayır. Bana herhangi bir olumlu yansıması olmadı.

Hatta şöyle de bir anım var:

Bana birinciliği kazandıran “Sevgilim Dans Edelim mi?” Remzi Kitabevi tarafından kitaplaştırılan Bilimkurgu Öyküleri adlı seçkide yer aldı. O kitabın yayıma hazırlanması sürecinde Remzi’nin kadın editörlerinden biri telefonla bana ulaştı ve bazı hususlarla ilgili görüşmemiz gerektiğini söyledi. Gittim. Elinde öykümün çıktılarıyla bu hanımefendi yanıma geldi (Ne yazık ki adını hatırlamıyorum). Bazı sözcükler ve denk geldikleri anlamlarla ilgili bir şeyler sordu, yanıtladım. Gideceğim sıra, “Sizi tebrik ediyorum, pek çok kitabını bastığımız yazarlarımızda bile böylesine iyi kurgulanmış öykülere, böylesine kusursuz imlaya çok az rastlıyoruz,” dedi, gururlandım, onurlandım, umutlandım, teşekkür ederek çıktım.

Remzi’nin editöründen böyle övgü dolu sözler duyup da durmak olur mu? Elimde bitmeye yakın bir dosya vardı: Olağan Mucizeler. Hemen bitirdim, ince işçiliğini yaptım, sıcağı sıcağına dosya haline getirip Remzi’ye sundum, “Bilimkurgu Öyküleri’nde ‘Sevgilim Dans Edelim mi’ adlı öykümle yer aldım” demeyi özellikle unutmadım tabii. Her ne kadar “hani beni övmüştünüz, o benim işte hohhoyt” diyemesem de kim olduğumu anlayacaklarını ummuştum.

Anlamadılar.

Ya da anladılar.

Üf, ne bileyim.

Sonuçta uzunca bir bekleyişin ardından Remzi’den aldığım bir ret yanıtıydı.

Tabii ki bunların TBD ile de yarışmayla da doğrudan bağlantısı yok. Sadece yazarların aşması gereken engellerin neler olabileceğine dair küçük bir örnek olsun.

Çünkü gerçekte TBD’nin bu benzersiz yarışmayla büyük bir misyon üstlendiğini, bunu da çok iyi şekilde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sinan İpek’in “Çivi” öyküsüyle birincilik aldığı sene yarışmada jüri olma onuru da yaşamış biri olarak bunun her sene prestiji biraz daha artan bir yarışma olduğunu söyleyebilirim.

Aşkın Güngör, 17 Haziran 2018

NOT 1: Bu yazı Bilimkurgu Kulübü sitesinin kurcularından İsmail Yamanol’un isteği ile yazıldı ve ŞURADAKİ ADRESTE yayımlandı. Yarışmada derecede alan diğer yazarların yazdıklarına da verdiğim adresten erişebilirsiniz. Yarışmaya katılmayı düşünüyorsanız çok faydalı bilgilere ulaşabilirsiniz.

NOT 2: Öyküm “Sevgilim Dans Edelim mi?”nin de yer aldığı ve Remzi tarafından yayımlanan Bilimkurgu Öyküleri kitabı hakkında ayrıntılı bilgi için BURAYA tıklayabilirsiniz.

NOT 3: Yarışma 2018’de 20. kez gerçekleştiriliyor. Katılmak istiyorsanız BURAYA tıklayarak TBD’nin bilgi sayfasına erişebilirsiniz.

ÜNLÜ MUCİT TESLA KENDİNE BOL BEL’DE DE YER BULDU

İtiraf etmek gerekirse, günümüz insanlarının geneli gibi Tesla’dan benim de geç haberim oldu. Onun dünya tarihinden silinmiş veya bilinçli olarak görmezden gelinmiş bir dâhi olduğunu öğrenmek için hakkında yazılmış kitaplarla internet deryasındaki makaleleri okumam gerekti. Daha öncesinde benim için Edison ile didişen yarı çılgın bir biliminsanından ötesi değildi.

Cenk Tan, Bilimkurgu Kulübü’ndeki makalesinde ondan şöyle söz ediyor:

“Nikola Tesla yeni bir çağın kapılarını aralayan, bilimle yaratıcılık ve hayal gücünü birleştiren bir deha, pek çok kişiye göreyse zamanının ötesinde bir dâhidir. Dünyaya yüz yıl kadar erken geldiği ve insanlığın icatlarına henüz hazır olmadığı tezi defalarca dile getirilmiştir.”

Bu ve benzeri tanımlar yerli ve yabancı pek çok araştırmacı ile yazar tarafından son yıllarda defalarca yinelendi şüphesiz. Onun hayatını aktaran kitapları okuyunca hakkında söylenenlerin abartı olmayıp düpedüz gerçeği yansıttığını anlamak mümkün.

Hem şahsının hem de hatırasının gördüğü bunca vefasızlığa karşın Nikola Tesla’ya itibarını iade eden eserlerin ve makalelerin sayısı günden güne artıyor. Onlardan biri bu işi biraz daha nahif bir tarzla da olsa gerçekleştirmeye çalışmakta. Evet, bendenizin yazdığı Dedektif Bol Bel’in Serüvenleri’nden söz ediyorum.

Dizinin 3. kitabı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce adını taşıyor. Bu serüvende Zekire Eter adında bir kadın sekreter olarak Bol Bel’in yanında çalışmaya başlıyor ve Nikola Tesla’nın çocukluk düşlerinden çıkan bir hayal gücü nesnesi olan kapı zili yüzünden başına pek tuhaf bir olay geliyor.

Dizinin ressamı olan sevgili Gökçe Akgül’ün bu olayı aktaran çizimini aşağıda görebilirsiniz.

 

Hem Tesla’nın, hem Napolyon’un, hem Aytül Akal’ın hem de daha pek çok tanıdık ismin hayal gücü nesnelerinin yer aldığı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce’yi daha ayrıntılı incelemek için BURAYA, yayıncısı Tudem’in sitesinden satın almak içinse BURAYA tıklayabilirsiniz.

Aşkın Güngör, 9 Haziran 2018

EN KISA KİTAP ELEŞTİRİSİ KAÇ KELİMEDİR?

En kısa kitap eleştirisi kaç kelimedir, bir fikriniz var mı?

Yüz kelime mi? On mu? Beş mi? 

Yoksa sıfır mı? 

Hayır. 

En kısa kitap eleştirisi size gülümseyerek bakan plastik bir yıldızdır. İşte bu: 

“Bu da ne demek?” derseniz, öncelikle Olağan Mucizeler adlı kitabımın 96. ve 98. sayfaları arasından yaptığım aşağıdaki alıntıyı okumanızı rica ederim. Sis perdesi yavaşça aralanacak:

Alelacele sofrayı toparladılar. Lavaboya doldurdular bulaşıkları.

“Dur biraz,” dedi Cemil Bey. “Senin elbiselerin ıslak. Dışarı çıkamazsın ki.”

“Böyle giderim,” dedi Satılmış gömleğini işaret ederek.

“Olmaz. Herkes güler sana.”

“Zaten gülüyorlar.”

Çocuğu ikna etmek zor olmadı. Ne renk pantolon istediğini sordu, ne renk gömlek, ne renk ayakkabı. Hem kim bilir, eve gelirken daha başka bir şeyler de düşebilirdi torbanın içine.

“Mesela bir araba mı?”

“Elbette. Bir araba.”

Televizyonun karşısındaki büyük koltuğa attı kendini Satılmış. “İstemem,” dedi. Başını çevirip soran gözlerle baktı. “Yıldız var mıdır?” dedi. “Kocaman, parlak yıldızlar.”

“Kim bilir?”

“Olsa ne güzel olurdu, değil mi?”

Başını sallamakla yetindi Cemil Bey. Bastonunu alarak dışarı çıktı.

Sokaklar ıslak, kaldırımlar ıssız, hava serindi.

Kocaman, ışıltılı bir yıldız örtündü ihtiyarın gözlerine. Baktığı her köşede gümüş tabakalardan biçilmişçesine parıldayan yıldızlar gördü. Öyle kapıldı ki bu sanrıya, Satılmış’ın çelimsiz bedenine uyacak pantolonlar, gömlekler, ayakkabılar alırken bile hep yıldızları düşündü. Ona bir yıldız almalıyım, deyip durdu kendi kendine. Sıra eyleme gelinceyse bunun umduğu kadar kolay olmayacağını fark etti.

Oyuncakçı vitrinleri bebeklerle, arabalarla, süslü kutular içindeki maket uçaklarla, plastik askerlerle, tanklarla, patlama sesi çıkaran tabancalarla ve –Tanrı şahit– ne olduğunu tahmin bile edemediği başka oyuncaklarla doluydu, ama yıldız yoktu.

Her seferinde umutla soruyor, aynı sinir bozucu yanıtı alıyordu.

“Sizde yıldız var mı?”

“Nasıl yıldız bey amca?”

“Büyük. Şu kadar olmalı en az. Işıl ışıl bir de. Gökten düşmüş gibi.”

“Maalesef bey amca.”

Bu yanıtı her aldığında biraz daha kederleniyordu Cemil Bey. Gözlerinin önüne Satılmış’ın hayal kırıklığıyla asılan yüzü geliyor, ailesinin yanına bir kez daha eli boş gitmek zorunda kalan bir baba gibi kendini çaresiz duyumsuyordu.

Ah Satılmış! Neden bir uçak istememişti sanki? Neden bir vapur, tren, oyuncak asker, top istememişti?

Bir yıldız… Neden?

Geçmişin anılarını bugüne taşıyacak bir simge miydi yıldız? Anne şefkatini, baba güvenini, ağabey dostluğunu mu hatırlatacaktı? Yağmurlu gecelerde sarılıp yatılacak bir sevgili miydi? Neydi? Bir oyuncak yıldız olmaktan başka her şey miydi?

Arayışını ara sokaklara yönlendirdi Cemil Bey. Alçak boylu gecekondularla duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş köhne apartmanların gölgelediği; muhtemelen kocasına ait gömleği giyen büyük göğüslü, başörtülü kadınların kapı önlerinde lafladığı; pantolonları yamalı, ayakkabıları eprimiş çocukların plastik bir topun ardı sıra koşturduğu daracık mahalleleri adımladı.

“Bir sürü Satılmış,” dedi kendi kendine. İç geçirdi. Bu adı anmak bile suçluluk duymasına neden oluyordu, ki hiç de güzel bir şey değildi bu.

Bir yıldız…

Gökten inen bir yıldız…

Gel de çık işin içinden!

Olağan Mucizeler’in ilk baskısı Nisan 2008’de, ikinci baskısı da Ağustos 2009’da gerçekleşti. Kurguda söz edilen Satılmış bir yetim. Yapayalnız kaldığı gecekonduda hayaller kurarken Cemil Bey adlı bir ihtiyarın da yaşadığı kurgu evrene düşüyor. Metindeki yıldız, onun ölüp gökte yıldıza dönüştüğüne inandığı ailesini simgeliyor ve yukarıdaki bölüm dışında da kitapta bu imge sık sık yer alıyor.

Sadede geleyim.

Günlerden bir gün evime kargo geldi. Küçücük bir zarf. Açtım. İçinden yukarıda fotoğrafını gördüğünüz plastik yıldız düştü. Avucumu ancak dolduruyor ve bana gülümseyerek bakıyordu.

İlk birkaç saniye “Bu da nedir?” diye düşünüp evirip çevirdim. Bir not falan mı var diye sağına soluna baktım. Hayır, sadece bir yıldız.

Aynı soruyu tekrar sordum: “Ne ki bu?”

Tam da o anda gönderinin kimden geldiğine bile bakmadığımı hatırladım. Zarfı çevirdiğim anda ismi gördüm: AYTÜL AKAL.

Sonrasında parçalar hızla birleşti zihnimde: Yazar dostum Aytül Akal kitabı okumuş, okuma sürecinde de bana çok güzel birkaç yorumda bulunmuştu. Sonrasında aramızda kitapla ilgili herhangi bir konuşma veya yazışma geçmemişti ve sonunda…

Evet, o plastik yıldız olabilecek en akıl dolu, en sade olduğu halde en zengin, Olağan Mucizeler gibi bir kitabın ruhuyla örtüşebilecek en anlamlı eleştiriydi ve işte onu bana gönderen Aytül Akal’dan başkası değildi.

Bu yazıyı yazmaya defalarca yeltendim. Yazıp yazıp sildim. Çünkü o yıldız gibi hem sade hem zengin bir şey oluşturmayı bir türlü başaramamıştım.

“Şimdi oldu mu?” derseniz, hayır, bu yazı da gülümseyen bir yıldızın derin anlamını karşılayacak düzeyde değil bana kalırsa.

Çünkü hakkında yazdığım hiçbir yazı o kadar sade, o kadar sevimli ve o kadar anlamlı olmayacak. Zira elimden gelen bu.

Son söz: Teşekkürler Aytül Akal, bana hem bu anıyı hem de yıldızımı verdiğin için bin yaşa 🙂

Aşkın Güngör, 16 Mayıs 2018

YERYÜZÜ MÜZESİ 3. BASKIYA ULAŞTI

Bilimkurgu Kulübü önderliğinde İthaki etiketiyle yayımlanan ve ilk hafta sonrası 2. baskısına erişen Yeryüzü Müzesi aradan geçen 4 ay sonrasında 3. baskısına ulaştı.

Arka kapağında geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilimkurgu efsanesi Ursula K. Le Guin’in ithafı olan, önsözü bilimkurgunun Türkiye’deki duayenlerinden Bülent Akkoç tarafından yazılan Yeryüzü Müzesi’nde bendeniz de “Ruh” adlı öykümle yer alıyorum.

Seçkinin tüm yazarlarını aşağıdaki görselde görebilirsiniz.

Ursula K. Le Guin’in arka kapaktaki yazısı burada:

Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için aşağıdaki bağlantıları ziyaret edebilirsiniz:

Bilimkurgu Kulübü Yeryüzü Müzesi’ni Sunar
Bir Kitabın Doğuşu: Yeryüzü Müzesi
Geniş Kapsamlı Bir Bilimkurgu Derlemesi: Yeryüzü Müzesi

BEN BİR KEDİYİM HÂLÂ YAŞIYOR

1993 yılında Alfa Basım Yayın tarafından yayımlanan Ben Bir Kediyim’e sanal satış sitesi “gittigidiyor”da rastlamak ilginç bir deneyim oldu.

Ben Bir Kediyim kitapçılara dağıtılıp raflara çıkan bir kitap olamadı. O dönemde İstanbul Cağaloğlu’nda, İstanbul Üniversitesi’nin önünde sergi açan kitapçılar tarafından satıldıysa da kaç kişiye ulaştığı muamma.

Ama işte, bu olumsuz duruma karşın Ben Bir Kediyim’in en azından bir kopyası aradaki 25 yıllık zamanı aşıp günümüze gelmeyi başarmış. Her ne kadar tanıtımda yazan “yeni gibi” ibaresi kitabın “okunmadığına” dair bir işaretse de kendimi üzecek bir çıkarım yapmayı ısrarla reddediyorum 🙂

Bu yazının en altında satış sayfasının bağlantısı da yer alıyor. Tıkladığınızda kitap halen satılmamışsa sayfaya erişebilirsiniz. Olur a, tutun ki kitap alıcısını buldu, o zaman da hemen alta eklediğim görsele bakarak haberle ilgili kanıtıma erişebilirsiniz 🙂

İlgili satış sayfası için TIKLAYINIZ.

Ayrıca Nadir Kitap sitesinde de bir adet Ben Bir Kediyim olduğunu keşfettim. Satın almak için sayfayı ziyaret etmek isterseniz BURAYA tıklayabilirsiniz.

HER YAZAR LİNCİ TADACAKTIR!

Çok eğlenerek, her bir kahramanını çok severek iki kitap yazdım: Kahraman Korkak Babam, Saldırgan Masum Annem

İlk kitap olan Kahraman Korkak Babam’da birtakım yanlış anlaşılmalar sonucu babalarını korkak zanneden iki kardeşin onu kahraman gibi gösteren bir video çekmeye çalışması ve bu süreçte başlarından geçen komik olaylar anlatılıyor. Sonuçta başlarını gerçekten derde sokuyorlar ve onları o dertten kim kurtarıyor dersiniz? 

Devam kitabı Saldırgan Masum Annem’de bu kez annenin başı derde giriyor ve çocukları onun masumiyetini ispatlamaya çalışıyor. Tabii ki her şey yine bir yanlış anlaşılmalar silsilesinden ibaret ve aslında anne masum. 

Bunlar üçlemenin ilk iki kitabı. Üçüncü ve son kitap Sarsak Tırsak Ailem adını taşıyacak ve benim içimden yazıp tamamlamak gelmiyor. Neden biliyor musunuz? “Saldırgan anneler” yüzünden… 

Anlamadınız mı? 

Anlatayım: 

İki kitap birkaç aylık yakın aralıklarla çıktı ve ben bu yazıyı yazarken iki yıla yakındır piyasadalar. Haklarında ŞURADA yer alan gibi değerlendirmeler yapıldı ki bu benim için gerçekten büyük keyif. En büyük ödülse küçük bir okurumdan gelen aşağıdaki gibi iletiler: 

“Bugüne dek hiçbir kitabı bitirememiştim. Kahraman Korkak Babam’ı da zorla elime verdiler. Aa? Bir baktım ki bitirmişim. Sonra Saldırgan Masum Annem’i kendim isteyip okudum. İyi ki bu kitapları yazmışsınız. Bana kitap okumayı sevdirdiler.” 

Geçtiğimiz günlerde özellikle Saldırgan Masum Annem’e acayip bir saldırı gerçekleşti. Şöyle: 

Tamamı kadınlardan (ve belli ki annelerden) oluşan bazı Facebook kullanıcıları Bilgi Yayınevi’nin kitapla ilgili yaptığı paylaşımların altına hakarete varan sert eleştiriler yazdılar, halen de reklamlar aktif oldukça yazmayı sürdürüyorlar. 

“Böyle kitapları çocuklarıma okutmam!” diyenler bir yana, “Şaka mısınız?” diye soranlar, “Çocuk edebiyatını öğrenin!” diye ahkam kesenler, “Bu ne rezalet!” diye efelenenler, “Türkçeniz de pek güzelmiş!” diye işi alaycı bir küçümsemeye indirgeyenler, “Ön yargılı olmayın,” diyenlere karşı “Böyle kitaplara önyargılı olurum!” diye diklenenler ve daha nicesi… Neden? Kitabın tanıtımı için kullanılan metinden ve kitap adlarından yola çıkarak kurguya emin olmuşlar, şimdi de hem yazarı hem de yayıncıyı topa tutuyorlar. Dahası, ılıman birkaç kişinin “Acaba içeriği nasıldır?” diye sormasına bile tahammül edemeyip onu da azarlamaktan geri durmuyorlar. Bak sen! 

“Bunu yazan kimdir? Bugüne dek neler yapmış, neler yazmıştır? Çocuklar için zararlı olacak şeyleri kitabına koyacak biri midir? Yazdığı kitaplarla ya da bizzat onunla ilgili değerlendirmeler var mıdır? Hepsinden önemlisi, kapağın altında ne var?” Umurlarında değil. 

“Hadi yazarı umursamıyorsun anlarım ama Bilgi Yayınevi gibi yayıncılığımızın onlarca yıllık kaliteli markasının senin düşündüğün seviyesizlikte kitapları okurlarına sunacağına nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Yanıt yok. 

Nasıl olsun ki? Birbirinden gaz alarak karşı tarafa saldırmak günümüzün modası… Anlamaya çalışmak yerine dişlerini gösterip hırlamak daha kolay… 

Günün birinde o kitaplar ellerine geçer de okurlarsa “Nasıl da yanılmışım. Meğerse tanıtımda kullanılan kısa metin çocukların olayı nasıl yanlış anladığını aktarıyormuş, tüh tüh,” derler mi, sanmam. “Hatalıymışım,” demek hep en zorudur çünkü. 

Onu demek yerine “O zaman kitaba doğru düzgün isim koysaydınız hırrr! Ne biçim alıntı yapmışsınız harrr!” demek onlara kendilerini daha rahat hissettirecektir, çünkü “saldırgan” sözcüğünün yanında yer alan “masum” sözcüğünü görmezden gelenler sanmam ki başka anlamları da kendilerine göre eğip bükmesinler. 

Neyse… Söylenecek söz çok, erişilecek sonuç az. Ben burada kendimi paralasam da “saldırgan anneler” kapağını açıp tek paragrafını bile okumaya tenezzül etmedikleri kitapları yerin dibine sokmayı sürdürecekler. Ne diyeyim, yolları açık olsun. 

Aşağıdaki görsellerde saldırgan yorumların bazılarını görebilirsiniz. Üstlerine tıklarsanız büyüyecekler. 

Aşkın Güngör, 16 Nisan 2018