OKUR METİN KARADEMİR’DEN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Bugün itibarıyla Mesih’in Klonu’nu bitirdim. Âdet olduğu üzere (tabii büyük keyif alarak) yerli bir yazarın kitabını bitirir bitirmez yorumumu göndermek istedim. Hele bu kişi sizin gibi okurunun yorumunu merak eden bir yazarsa insan daha bir istekle yazıyor.

Bu aralar ben de doktora tezimle uğraştığımdan roman okumaya eskisi kadar zaman ayıramıyorum. Yalnız yüksek okuma hızım ve türe hakimiyetim sayesinde yine de çok uzamadan kitapları bitirmeye çalışıyorum.

Kitabı bitirince giriş kısmında yer alan bir eleştiriyi hatırladım. “Bu kitabın best seller olmamasını anlamak mümkün değil” gibi bir ifadeydi sanırım. Gerçekten de en azından ülkemizde rahatlıkla best selller olacak bir kitap. Aksiyonu, gerilimi, iyi yazılmış diyaloglarıyla adeta sinematografik bir şekilde yazılmış kitap. Üstüne üstlük dinler tarihi, biyoloji gibi alanlardan da belli ki iyi bir kaynak araştırması yapılmış.

Bir de hoşuma giden birkaç ayrıntıyı vermeden geçmek istemiyorum. Kitabın başında tespitler ve ikircikli durumlar verilmişti. Bu bana tez yazdığım için hemen “araştırma kısmında” yer alan bir bölümü çağrıştırdı ve çok hoşuma gitti. Zaten hikâye de bu ikircikli durum ve çatışmadan dallanıp budaklanıyor.

Bir de kitap sanırım üç ana bölüme ve alt bölümlere ayrılmıştı. Buradaki bölüm başlangıçlarında kutsal kitaplardan yapılan alıntılar hem  bölümün habercisi oluyor (bölümle ilgili ufak bir ipucu veriyor)  hem de insana kutsal bir alanda olduğunu hatırlatıyor ve insanı tuhaf bir biçimde ürkütüyordu. İsa Mesih, Mehdi ve Deccal’ın canlı kanlı karşımızda olduğu fikri, onların bilinmez tarihlerine tanıklık yapıyor düşüncesi bile zaten yeterince heyecan verici. Mesela Dan Brown kitaplarında ben bu düzeyde heyecanlanmamıştım. Çünkü bir şekilde o kutsallık atfedilen olay ve kişilerin günümüzdeki temsilcilerini takip ediyorduk. Buradaysa olay tamamen dinleri ve onların en önemli mitlerinin kişilerini karşımıza çıkarıyor. Benzer bir heyecanı The Man from Earth filminde yaşadığımı hatırlıyorum. Anlatıcının İsa olduğunu anlayan karakterler kadar ben de heyecanlanmıştım. İşte bu kitap da bana böyle bir heyecanı yaşattı.

Bu arada ne kadar kitabın içini de okusam kapak her zaman satın alma davranışımı etkiliyor. Kitabın kapak tasarımı ve karakterin gözündeki kabartmaya bayıldım.

Kısacası sadece bilim kurguya meraklı okurların değil aksiyon ve gizem peşinde olan tüm okurların keyif alarak okuyabileceği bir kitap bence Mesih’in Klonu.

Metin Karademir, 17 Şubat 2017, Kişisel Yorum

TÜRK FANTASTİK EDEBİYATI SİTESİNDEN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Önden bir kaç küçük sıkıntılı durumu arz edeyim, kitabın güzelliklerini anlata anlata bitirebileceğime pek inanmıyorum. Bildiğiniz Edgar Allan Poe ise silin, Stephen King ise silin veya bir başkası ise silin. Bu kitabı okuyun sonra bir daha düşünün. Haksız mıyım?

MESİH’İN KLONU

İlk sıkıntı: Şimdi ben ne okuyacağım? Evet sevgili Aşkın Güngör söyle bana bunun kadar güzel bir kitabın var mı, yada bana önerebileceğin bir basamak ötesi? Sıkıntı şudur ki; kitap bittikten sonra bir süre başka kitaba yönelemeyeceksiniz veya benim gibi fantastik kurgu’lara kilitlenmişken tür değiştirmek zorunda kalacaksınız. Kitabın tadını, hazzını başka bir romanda bulamama düşüncesini atlatana kadar bu psikolojik problemi yaşacaksınız.

Bunun haricinde kitabın giriş kısmında önemsiz bir ayrıntı vardı, bir Türk Amerikan ağzıyla konuşuyordu, zira pek zararı yoktur. Sonra bir tane daha vardı diyecektim ki bu kurgu hatasının aslında ufacık bir heyecanlı bir anlatımı sunmak için profesyonelce hazırlanmış bir kurgu olduğunu anladım. Hemde şimdi, bunun kurgusal bir hata olduğunu yazacakken.

Kitap tam anlamıyla bir şaheser. Alırken düşünmediğim bir kitap. Kapağı gerçekten etkileyici, belki bu yüzden düşünmeden aldım kitabı. İşin güzel tarafı kapak tasarımı da Aşkın Güngör’e ait. Kitabı bir arkadaş tavsiyesi ile almadım tamamiyle arka kapak yazısı, kapak fotoğrafı ve sevgili Gio’nun kapakta yazan sözleriyle. Ama bunların arasında beni onu almaya en çok iten kesinlikle kapak tasarımıydı. Peki diyeceksiniz ki neden bu kadar bekledin, kitap çıkalı ne uzun zaman geçti. Bu konuda kötü bir etken olarak kitabın ismiydi beni kitaptan soğutan. Bahsetmek istediğim mesele şudur: Bildiğimiz bütün iyi yabancı yapımlar Hristiyan sempatizanlığı üzerine kurulmuştur. Buna bir çok kitap ve film örneği verebilirim. Beni yıllardır yabancı yazınlardan uzaklaştıran iki nedenden biri budur. Lakin kitabı okuduğumda önyargılarım beni fena tökezletti.

Beni yabancı yazınlardan iten diğer sebep şu: Biz yazamaz mıyız, neden türk mitlerinin yunan mitleri, fransız, ingiliz, amerikan ve hatta şimdilerde hollywood mitlerinden eksik kalır yanı ne? Milliyetçi bir anlayışım olduğunu düşünmeyin, ben daha fazla kendimi hümanist bilirim. Zira benim tarihim daha güçlü daha harika mitlerle gizli saklıdır halen… İşte bu kitap benim tarihimi, yabancıların anlattığı tarihin üstüne koymuş. Bu kitap Tutku filminden esinlenmiş sanırsam. Ama kesinlikle daha fazla araştırmayla ve Türk tarihinde anlatıldığı haliyle üste çıkan Türk karakterle kurgusunu ilerletiyor. Şunu size garanti ediyorum bu kitaptan sonra yabancı yazınlara, filmlere başka gözle bakacaksınız.

Kitaba tekrardan geri dönelim. Kitaba bir tür adı vermek zor, ama imdadımıza Sadık Yemni yetişir burada. TekinsizX evet onun tabiri bu. Kitap tam anlamıyla melez; Fantastik, Polisiye, Bilim ve o mükemmel ara öyküleriyle Tarih. O mükemmel ara öyküler dedim, işte o ara öykülerden birinde kendimi Tutku filmini başka bir ağızdan, başka bir kurgu ile izlerken buldum. Kitap kendi evreninde başka ilerlerken bir ara öykü sizi tarihsel bir havaya sürüklüyor. O ara öykülerde tarih değil de fantastik bir şeyler arıyorsunuz ama yazar sizi şaşırtıyor, okuduğunuz satırlar sadece tarihi kurguyu anlatıyor.

Hatırlarsanız ‘Kurtlar Vadisi Irak’ filmi Amerika da yasaklanmıştı. Nedeni Amerika’nın kötülenmesi değil miydi. Yıllardır ülkemizde pek çok dini cemaatçe lanse edilen şeytan Amerika tekerlemesini, neredeyse bütün partilerin alt kollarında anlatılan Amerika’nın oyunları hikayelerini daha etkileyici daha gerçekçi bir biçimde sunmuş yazar. Amerika bilim olarak çıkıyor karşımıza, Türkiye ise fantastik kahramanı ve polisiye bir filmin başrollerini kahramanın sağ kolları olarak karşısında. Aslında bu bakıma koca bir ana fikri var kitabın; Sızlanmaktansa bir şeyler yapmalı.

Kitap hikayenin ortasına atıyor sizi. Bir başlangıçta olmanıza rağmen bir anda gelişme bölümünde olduğunuzu hissediyorsunuz. Ara öykülerle kitabın düşünülen başlangıcı sıkıcılıktan çıkarılmış çok daha güzel bir şekilde anlatılıyor. Bir aralar moda olan derin devlet-lik, paralellik tarihin tozlu sayfalarından kitabın sonu olan 25 mayıs 2014’e kadar kah arka planda kah en göze batacak yerde çıkıyor karşımıza. Yani anlayacağınız üzere kitabın başlangıcı hiç mi hiç sıkıcı değil.

Ara öykülerin karakterlerinin iç dünyalarını bile yaşıyorsunuz kitapla. Kitapta kah kahramanın iç yaşamındasınız, kah baş düşman Mesih’in klonunun içinde…

Kitabın gelişme bölümü mükemmmel gizemlerle dolu. Bir anda ortaya çıkan hiç tahmin etmediğiniz gizemler sizi oldukça şaşırtıyor. Bu bağlamda  sonuç bölümüne ulaşana kadar, kitabın beklenen islamiyet anlatılarındaki hali ile bir kıyametle sonlanacağını hayal ediyorsunuz. İyi saklanan gizemler ikinci kitap beklentilerini son sayfalara kadar saklıyor.

Çok güzel aksiyon sahneleri var kitapta. Sahneler diyorum, kitabı mükemmelliğe yakınlaştıran bir özelliği. İyi betimlemeler ve harika aksiyon sahneleri bazen sizi kitaptan koparıp hayaller diyarında bırakıyor. Bir anımı anlatacağım: Bir bölümde kahramanımız ablukaya alınmış civar ışıklandırmalar iptal edilmiş bir evden çıkıyor karşısında yüzlerce Sat komandosu Zülfikarla saldırıyor onlara. Kitabı bıraktım müziğe ve hayallere bıraktım kendimi. Rocka-Ben Ağlasam Da çalıyor arka planda ve tam şarkının o sonda yavaşladığı kısım başladığında okudum o satırları bir kaç dakika boyunca hayallerimdeki filmi izledim müziğin harika uyumu ile.

Sonuç bölümüne gelmeden kitabın sahne değişimlerinden bahsedeceğim. Zira sonuç bölümünde bu sahne değişimleri harika kullanılmış. Gelişme bölümünde de var bunlardan ama sonuç bölümünde sürekli var. Kalbiniz güp güp atarak okuyorsunuz kitabı, tam heyecanın ortasında hop diğer sahne. Orası farklı mı orası da ayrı bir heyecan, tam zurnanın zırt dediği yerde hop diğer sahne. Harika olmuş, o bölümleri okumak ayrı bir zevkti.

Gelelim sonuca, kesinlikle beklediğiniz sonuçlarla karşılaşmıyorsunuz. Kitap burada sizi bir daha şaşırtıyor. ‘Olasılıklar Düzlemi’ terimini ilk okuduğum cümledeki beklentilerimi düşünüyorum, kesinlikle çok daha farklı bir şey karşınıza çıkacak. Ve öyle temiz bir son yok, kötüler yok olmuyor tümüyle, hatta aslar halen ayakta, daha güçlüler. Ve iyiler yorulmuş, daha büyük kayıplarla koca bir şoktalar. İşte o beklediğiniz kıyamet sahnelerinin küçük bir denemesini okuduğunuzun farkına varıyorsunuz son satırlarda. İsa tahmin edilen şahıs değil. Kitabın sonunu okuduğunuzda ikinci kitap hayalleri başlayıveriyor. İkinci kitabın iplerini çekmeye başlıyorsunuz.

Kitaplar ve müzikler özdeşleştirmeyi pek severim.

Giriş kısımları için:

Keny Arkana- Sans Terre D’asile

Bengü-Son Nokta

Gökhan Özen-Aşk En Çok Bize Yakışır

Tarihi iki ara öykü için:

Sagopa Kajmer/Kolera-Merhametine Dön

Kolera/Mozole Mirach-Sevemedim Vedaları

Kesha-Hungover

Gelişme kısımları için:

Linkin Park-Castle Of Glass

Gece-Derbeder

Manga-Hepsi Bir Nefes

Sagopa Kajmer-Onları Da Anlıyorum

Emre Aydın-Belalım

Sonuç için:

Rocka-Ben Ağlasam Da

Kolpa-Gurur Benim Neyime

Model-Levla Vazgeçti

Kitapla özdeşleşen müzik kesinlikle Rocka-Ben Ağlasam Da.

Bahattin Ceyhan, Türk Fantastik Edebiyatı, 2014

GİOVANNİ SCOGNAMİLLO’DAN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Aslında kitabın sonuna az kaldı, ama yorumlamak için çokça malzeme var, final sürpriz olacaktır.
İtiraf edeyim ki yazarlığınızı sayenizde keşfettim ve çok memnun kaldım Türkiye’de Dan Brown tarzı bir yazarın bulunduğunu öğrendiğim ve tadını aldığım için.
Evet, romanınız başka bir ülkede çıkmış olsaydı dolar veya avro milyoneri olurdunuz. Her şeyden önce konu gerçek bir buluş, yaklaşım hem siyasal hem inançsal göndermeleri ile doğruları listeliyor, kaynak araştırması ise örnek bir çalışma.
Sizi candan kutluyorum.

MESİH’İN KLONU HAKKINDA KISA KISA

YAZAR MEHMET MOLLAOSMANOĞLU’NDAN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Ülkemizde, özellikle orta yaşın altındaki, genç okur diyebileceğimiz büyük bir kitle muhtemelen bilgisayar oyunlarının da katkısıyla kurgu/gerilim türündeki filmlere ve romanlara epey ilgililer… Ve bu ilgilerinin sonucunu, Best-seller olmuş, dünya edebiyatının Türkçe çevirilerinin en çok satan olmasından anlamak mümkün.

Gel gör ki bu arz talep çerçevesi içerisinde Türk yazarların bu türdeki eserlerinin çok ilgi gördüğü söylenemez. Altında yatan sebeplerden en önemlisinin, genç yerli yazarların gerilim-kurgu türündeki eserlerinin özgün olmaması, edebiyatının kötü olması, sonuçta okuyucuyu tatmin etmemesi olduğunu düşünüyorum.

Elbette bu durum aradaki birkaç iyi eserin de gözden kaçmasına neden olabiliyor. Kendimden biliyorum, adına kapağına inanıp aldığım bir yığın kitabı, yarıya bile gelmeden kütüphaneme kaldırdığım o kadar çok ki!  Bu psikolojiyle, evvelinde okumadığım bir yazarın eserini inandığım bir tavsiye olmadıktan sonra almamaya, okumamaya karar vermiştim.

Mesih’in Klonu, tam da böyle bir anımda yazar dostum Ümit İhsan tarafından önerildi. Bu tarzda çıkan eserleri, gerek ilgili web sitelerinden, gerekirse online kitap satışı yapan ticari mecralardan takip ettiğimden romanı ismen biliyordum.

Ve ilk satırından itibaren beni içine hapseden, ‘insan öğrendiği sürece vardır’ sözünü anlamlı kılan, bu yeni okumama başladım. Elbette başlangıçta dinler tarihi ve öncesine olan ilgimin bu kitabı severek okumama neden olduğunu düşünmedim değil. Ancak devamında, siyasi ve dini entrikaların içerisinde günümüzden tapınakçılara kadar giden bir zaman aralığında cereyan etmiş olayların kurgusu ve anlatımını görünce her kesimden okuyucuyu kısa sürede avucunun içine alabilecek bir roman olduğuna ikna oldum.

Konu her ne kadar çarmıha gerilmiş İsa’nın kanının Meryem tarafından bir kâseye alınması, bu kâsenin yüzlerce yıllık macerası ve o kanın günümüzde klonlanması etrafında dönüyor olsa da işin rengi biraz değişik… Aslında çarmıha gerilen İsa değil… En baştan anlıyoruz ki, on iki havarisinden birisi olan Yahuda’nın kalleşliği sonucu, Romalıların yakaladığı İsa, ilahi bir müdahaleye maruz kalıyor ve çarmıha giden, İsa görüntüsündeki kalleş Yahuda oluyor.  Yazarın kurgusu burada Kuran’la paralel…

Peki, Meryem’in Mesih’in kanı olduğunu zannederek alıp sakladığı bir kâse kan ne olacak? Yazar bunun yanıtını peşinen veriyor; klonlanan İsa değil, şeytanın maşası Yahuda’nın ta kendisi… Şeytan, İsa’nın göğe yükseltilmesi ve yerine Yahuda’nın çarmıha gerilmesiyle kaybettiği savaşı Meryem’i kandırarak bir kâse kanı iki bin yıl sonrasına taşımasıyla ikinci raundun galibi oluyor. Ya da oluyor mu? Kitabın sonunu getireceksiniz, ben söylemem.

Ana tema bu olsa da aslında iyiyle kötünün mücadelesi sayfa sayfa kendisini hissettiriyor.  Kötülük görecelidir denemeyecek kadar keskin ve sarsıcı olaylar okuyanı geriyor, düşündürüyor. En çarpıcı örneği verelim: Amerikalı psikopat suçlulardan devşirilen bir grup kara urbalı, önce Türkiye’de İstiklal Caddesi’nin kalabalığına dalıyor ve önlerine gelen herkesi kılıçtan geçiriyor. Sonra aynı senaryo Suudi Arabistan ve Amerika’da sahneye konuyor. Amaç belli, katliamları İslami gruplara yıkmak… Ne kadar güncel ve her kesimden okuyucunun ilgisini çekecek kadar merak uyandırıcı değil mi? Kötülüğün aklı zorlayan sınırlarda gezinen daha pek çok olay var. Hepsi buraya sığmaz.

“İyilik de var” demiştim, o zaman Mehdi’den bahsetmek gerekecek.  Mehdi’nin etrafındaki inançlı ve cesur dostları ile ona babalık yapıp büyüten Abdullah’ın kötülüğe karşı verdikleri amansız mücadele tüyleri diken diken edecek kadar sahici. Evet, sahte Mesih’in karşısında hakiki Mehdi var ve o bir Türk. Okuyucu hiçbir gelişmeyi yadırgamıyor, her şey yerli yerinde, bir avantür filmde karşılaşılacak heyecanla iyi kahramanlara kalpten alkış tutuyor. O denli…

Elbette bu kadar çok iç içe geçmiş konunun kahramanı da bol. Bu yüzden ‘bu kimdi’ türünden karışıklıklar yaşamamak için kahramanların adlarını akılda sıkı tutmakta fayda var. Gerçi yazar ilginç isimlerle (Cesur Kadaşman, Leylak Semerci, vb.) bu dezavantajın etkilerini azaltmaya çalışmış, faydalı da olmuş.

Sonuç itibariyle, bazı eserleri anlatmak zor gelir; bir ana tema vardır ancak yan konuların da ana tema kadar önemli olduğunu fark edersiniz, hangisini öne çıkaracağınızı bilemezsiniz.  Kahramanın birinden bahsedip diğerini atlarsanız, bahsettiğiniz eksik kalır. Aklınızda kalan onlarca etkileyici sahne yahut diyaloğu kelimelere dökmek istersiniz, ağzınızla kuş tutsanız anladığınızı hakkıyla anlatamayacağınızı hissedersiniz. Velhasıl bazı eserleri kelimelere dökemezsiniz, yalnızca anlarsınız.

Mesih’in Klonu da işte böyle bir roman. Okurken farklı tatlar tecrübe etmek istiyorsanız buyurun… tavsiyemdir.

Mehmet Mollaosmanoğlu, 15 Ocak 2013

 

KAYNAK: YAZARIN KENDİ BLOĞU

KAYIP RIHTIM’DAN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Yıllardan beri ağzımıza pelesenk olmuş bir soru vardır: Türkler neden yabancı yazarlar kadar kaliteli macera romanları kaleme alamıyor? Eğer siz de sıklıkla bunu dile getirenlerdenseniz  size bir müjdem var, çünkü Mesih’in Klonu bu alandaki hasretimizi her anlamda dindirmeyi başarıyor.

Bugüne dek Aşkın Güngör’ün pek çok yazılı eserini okudum; kitaplar, hikayeler, denemeler ve hatta şiirler. Hepsinden de ayrı bir tat, ayrı bir keyif aldım. Ama hiçbiri Mesih’in Klonu kadar keyif vermedi bana. Kendisi sadece Aşkın Güngör’den okuduğum değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi macera kitaplardan biri.

Yeniden Doğan

Yıl 2035… Teknoloji almış başını gidiyor. Tofaş Ankalar saatte 400 km hızla otobanlarda cirit atarken holografik telefonlar da konuştuğunuz kişiyi anında gözlerinizin önüne seriyor. Yine de insanlar mutlu olmaktan çok uzak. Çünkü 20 yıl kadar evvel Mayaların kehaneti gerçekleşmiş ve Marduk gezegeni dünyayı tam anlamıyla bir kıyamete sürüklemiştir. Bu da kıyamet haberleriyle büyüyen, üstüne üstlük kıyamete yakın bir felakete şahitlik eden huzursuz ve de inançsız bir toplum çıkarmıştır ortaya. Bugüne, geçmişe, geleceğe ve hiçbir dine inanmayan hatta varlıklarını bile unutan insanlar… Boşluğunu hissettikleri, unuttukları bir şeyler vardır elbette ama ne olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile yoktur.

Derken, bir gün, Amerikalı bir bilim şirketi ortaya çıkıyor ve Kutsal Kase’deki kan örneğini kullanarak Hz. İsa’yı klonladıklarını ilan ediyor. Üstüne üstlük Mesih’in şu anda otuz bir yaşında olduğunu ve tüm dünyaya kucak açacağını da ekliyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi Mesih, Beyaz Saray’da bir konuşma düzenliyor. Hıristiyanlığın tek geçerli din olduğunu, Tanrı’nın oğlu İsa’nın da herkesi doğru yola davet ettiğini söylüyor bu konuşmasında.

Tahmin edebileceğiniz gibi tüm dünya şoka uğruyor. Hıristiyan toplumlar coşkuyla diğerleriyse şaşkınlıkla çalkalanıyor. Bu doğru olabilir miydi? Hz. İsa gerçekten de yeryüzüne mi dönmüştü? İncil’in sözünü ettiği yeniden doğum mucizesi bu muydu? Peki ya diğer dinler? Onlar birer safsatadan mı ibaretti? Tüm bu sorular kafalarda yankılanıyor, kimse gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilemiyordu. Bir kişi hariç…

Endişeye mahal yok

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum; hem yukarıda anlattığım girizgah yüzünden hem de kitabın işlediği konu ve isimler yüzünden ister istemez kafalarda bazı soru işaretleri oluşabilir. Konu din olduğunda bu çok normal. Fakat Aşkın Güngör’ün kurgu kadar, bu hassas noktaya da azami önem gösterdiği çok açık. Kitapta ne Müslümanlığa ne de diğer dinlere karşı en ufak bir hakaret, inkar ya da alay yok. Aksine, yazar dinler arasındaki farklı inanışları çok güzel analiz edip onları çok başarılı bir kurguyla birleştirmeyi başarmış. Kurgu. Kitabın bize sunduğu şey tam olarak bu, içinde geçenleri gerçeğin yerine koymadığımız sürece zararsız bir olgu. Diğer fantastik öğeler için de aynı şey geçerli değil mi zaten?

Tarihin karanlıkta kalmış noktalarına mantıklı yaklaşımlar getiren, gelecekte geçen heyecan dolu bir macerayı bu varsayımlarla başarılı bir şekilde birleştiren bir roman Mesih’in Klonu. Bir yandan yeryüzüne tekrar dönüş yaptığı iddia edilen Mesih’in yaşadıklarına, bir yandan Cesur Kadaşman ile Murat Yenitürk adlı iki gencin maceralarına, bir yandan Mehdi’nin (a.s.) saf ve yalın gerçeği insanlara gösterme savaşına, diğer yandan da Hz. İsa’nın, 12 Havarinin, Magdalı Meryem’in ve hatta Tapınak Şövalyeleri’nin başından geçen olaylara şahit oluyoruz bölüm bölüm, sayfa sayfa, kelime kelime. Tüm bunlar büyük bir ustalıkla, tıpkı bir nakkaşın hünerli parmaklarıyla oluşturduğu bir nakış gibi işleniyor kitapta. Öyle ki sayfaların nasıl aktığını, zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyor, bazı yerlerde kalbinizin heyecandan küt küt atmasına mani olamıyorsunuz okurken. Hani bitmesini hiç istemediğiniz ama merakınıza yenik düşüp satırları gözlerinizle silip süpürmeye devam ettiğiniz kitaplar vardır ya… İşte Mesih’in Klonu da kelimenin tam anlamıyla onlardan biri.

Yazarın kitaba başlamadan önce pek çok konuda araştırma yaptığı, her ayrıntıya azami önem gösterdiği ve yazım aşamasının uzun yıllar ve büyük emek aldığı (4 yıl) okuduğunuz her satırda kendini belli ediyor. Sizi temin ederim, bu eseri kütüphanenizdeki Da Vinci Şifresi tarzı kitaplarınızın yanına koymaktan gurur duyacaksınız.

Zirveyi hakkeden bir yapıt

Hiç şüphe yok ki Aşkın Güngör ileride de pek çok başarılı esere imza atacaktır. Ve yine şüphe yok ki Mesih’in Klonu onun başyapıtlarından biri olarak anılmak için zirveyi her zaman zorlayacaktır. Çünkü bu eserin hakkettiği unvan bu. Bir başyapıt…

M. İhsan Tatari, 12 Ocak 2013, Kayıp Rıhtım

YAZAR MEHMET MOLLAOSMANOĞLU’NUN MESİH’İN KLONU İÇİN KİŞİSEL YORUMU

Mesih’in Klonu’nu okuyorum, yarıladım sayılır… Düşüncelerimi yazmazsam heyecanımı dindiremeyeceğim için bu mesajı yolluyorum size…

Dan Brown, Koontz, Grange vb. yazarların romanlarının pek çoğunu okumuş, dinler tarihini ta Sümerlere kadar incelemiş olan ben, Mesih’in Klonu ile hayatımın şaşkınlığını yaşıyorum. Neden biliyor musunuz? Ben bugüne kadar bu kadar iyi bir roman okumadım. Edebiyatı, gerilimi, karakterleri, psikolojik çözümlemeleri ve konusu ile kitaba kilitlendim, hapsoldum… Nasıl bazı filmlerin bazı sahneleri ömür boyu akıldan çıkmaz şekilde hafızalara yerleşiyorsa Mesih’in Klonu’nda da böyle bir sürü bölüm var. Örnek vermem gerekirse İstiklal Caddesi katliamı unutulacak gibi değil…

Tabii romanınızı okurken bir yandan şunu da düşünmeden edemiyorum… Böyle bir eser yayınevlerini neden heyecanlandırmıyor? Neden tanıtım için uğraşılmıyor? Dünyada ilgi görecek, Hollywood’a senaryo olabilecek böyle bir eser neden hak ettiği yerlere gelemiyor? Anlamam mümkün değil.

Sonuç itibariyle, hayranlıkla okuduğum Mesih’in Klonu için size teşekkür etmek istedim. Hepsi bu…

Mehmet Mollaosmanoğlu, 2012

YAZAR ÜMİT İHSAN’DAN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

“O gece yapayalnız iki kadındılar hanede: Anneyle kız, gündüzle gece, yıldızla kara bulut, bakireyle fahişe… Aynı adamın kutsal kaderine ağıt yakan adaştılar da hem: Kaderle kader, elemle elem, gözyaşıyla gözyaşı, Meryem’le Meryem…”

Aşkın Güngör’den Mesih’in Klonu…

Hep merak etmişimdir: İnsan böyle bir paragrafı hangi kafayla, hangi boyuta geçerek, neyle beslenerek yazmıştır. Yani bir insan bir başkasıyla aynı miktarda oksijen soluyarak, yanı miktar beslenerek ve bizimle aynı ortamda yaşayarak bunları yazabilir mi? Tam olarak inanamıyorum…

Hâlâ okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim: MESİH’İN KLONU…

Ümit İhsan, 3 Aralık 2012

YAZAR MAVİSEL YENER’DEN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Mesih’in Klonu’nun alt yapısında her şeyden önce uzunca bir okuma serüveni yattığı belli. Aşkın Güngör tarih kitaplarını ve yaygın dinlerin kutsal kitaplarını incelemiş. Kurguyu Marduk efsanesi ile ilişkilendirmesi ilginç. Mesih’in gelişi ve Marduk’un gelişi metaforu incelikli işlenmiş.

Aslında Mesih’in Klonu’nda pekçok ara “hikaye” var. Bu da başlarda “ayrıntı” gibi görünse de hepsinin gerekli ara geçişler olduğu açık. 2034 yılı anlatılarıyla ilintili olarak Mesih’in kopyalanmasına kadar geçen süreç anlatılıyor ilkin. Çarmıhtaki İsa’nın kanıyla doldurulan kasenin peşinden koşuyoruz, ister istemez Tapınak Şövalyelerine uzanıyor konu. Klonamanın bilimsel damarı da gözardı edilmemiş bu arada. Mesih’in çevresinde birleşen bir grup, Amerika ve planların uygulamaya sokulma girişimleri…

Mesih’in Yeniden Doğumu Projesi çok ilginç sonuçlara yelken açıyor ve kitabın sonunda umulmadık bir final… (Elbette söylemem, okuyun, görün!)

İtiraf etmeliyim ki kitap “zor” bir kitap. Okurun farklı kaynaklardan beslenmeden bu kitapla buluşması düş kırıklığı yaratabilir onda. Örneğin Marduk konusundan yola çıkılıp, siyasal ve ekonomik güçlerin bunu kullanması, her zamanki gibi çıkar gruplarının, bundan da yararlanmaya çalışması, dinler tarihi…vs.

Aşkın Güngör’ün Gohor dizisini okuyanlar onun sonsuz düş gücünü ve akıcı dilini iyi bilirler, işte bu düş gücünün yarattığı Mesih’in Klonu, bilim kurgu hayranlarının çok seveceği bir kitap. Aşkın Güngör’ün eline, yüreğine sağlık.

Bu bahane ile ona bir soru sorayım: Acaba Gohor’da tasvir ettiği o kent, Marduk sonrasına insanları hazırlayacak kent midir?

BİGGEE’DEN MESİH’İN KLONU HAKKINDA

Ne zamandır kitap okumuyordum. Başladığımda sıkılıyor, konsantre olamıyor, bırakıyordum. Geçen gece Erdek’e gidince bir kitapçının önünde aldım soluğu. Üç tane kitap aldım. İlki Aşkın Güngör’ün Mesih’in Klonu, İkincisi Petra Hammesfahr’dan Korkulu Bekleyiş, sonuncusu da Cengiz Erşahin’in Gerçek Sır adlı kitabı.

İlk olarak Mesih’in Klonu adlı kitaba başladım. Konusu: ikibinli yıllarda İsa klonlanıp tekrar hayata getirilir Kutsal Kâse’den alınan kanla. Lakin denildiği gibi İsa dünyaya iyilik, barış, kardeşlik değil, bunların tam tersini getirecektir. Çünkü o kan İsa’nın değil, onu 30 gümüş karşılığında satan havarilerinden Yahuda’nın kanıdır. Bu basit bir özeti lakin kitap beklemediğim kadar iyi kurgulanmış. Dan Brown tarzı var biraz. Bölüm bölüm anlatılmış.

Bu tarz kitapları çok seviyorum ben. Din, tarih, bilinmeyenler, sırlar, dinler tarihi (İslam hariç) kesinlikle bayılıyorum böyle şeylere. Bir de kitabı okurken hoşuma giden cümlelerin altını çizmeyi çok seviyorum. Mesih’in Klonu‘nda altını çizdiğim yerler:

Kılıçlar iniyor, gürzler savruluyor. Kollar uçuyor havaya, kafalar kesiliyor. Birbirine sarılıyor parçalanmış bedenler. Köşede bir orkestra var. Kara urbalı çalgıcılar. Gözlerinin olması gereken yerde kızıl alevler oynaşıyor. Başlıyor müzik. Kimi kolsuz, kimi bacaksız, kimi başsız cesetler dans etmeye koyuluyor. İpleri dolanan kuklalar gibiler. Hepsinin yüzünde kanla çizilmiş kalın palyaço dudakları. Başı olmayan bir genç kızın bedeniyle dans eden bir adam tanıdık, çok değişmiş ama tanıdık. İkiye ayrılan başı nedeniyle gözleri çok uzak birbirinden. Bu nedenle olsa gerek, bakışları bir garip. Yaklaşıyor. Elleriyle iki yandan bastırarak kapıyor başındaki yarığı. Kemikler birbirine değdiğinde sinir bozucu bir çıtırtı duyuluyor. (…)

Sadece adama karşı içinde beliren devasa kini alt etmeyi diliyordu. Kin duyuyordu, evet, çünkü adamın varlığı nedeniyle uyuyamıyor, başucunda dikilen tanrının mızmızlanmalarını dinlemek zorunda kalıyordu. Eğer o aşağılık adam olmasa tanrı da burda olmayacaktı. (…)

İnsanın ağzı yüreğinden taşanı söyler. (Luka 6:45)

Acının gözleri vardı, ateşin dili. Acı görür, ateş yalar. Evet, ateş şeytani diliyle gerçekten yalıyordu. Deriler sıyrılıyordu o zaman, etler kavruluyordu. Nasıl da kötü kokuyordu ölüm. (…)

Demek ki insan ölümünün gelişini hissedemiyordu. İnanılır gibi değildi .O gün ölüyordun ama ne sabah kalkarken, ne tuvalete giderken, ne duştayken, ne de evden çıkarken farklı bir şeyler hissediyordun. Diğer günlerden farklı olmuyordu öldüğün günün. ‘Hoşça kal hayatım, akşama görüşürüz’. Korkutucuydu bu. Hazırlıksız oluyordun. Öykünün sonunu çağrıştıran şeyler yaşanmıyordu. Sonuna gelinen bir romanın sayfaları gibi azalmıyordu hayatın sayfaları. Bir filmin bitişine hazırlanır gibi bileğindeki saate bakarak hayatın bitişine hazırlanamıyordun. ‘Hoşça kal hayatım, akşama görüşürüz… Ama sahi, bu akşamüzeri öleceğim, beni bekleme, yemeği ye sen.’ (…)

Not: Bayağı yeri çizmişim ama çok can alıcı cümleler var.

Biggeee, 12 Ağustos 2009, biggeee.blogspot.com