HISPACON 2007

Fundacion Tres Culturas’ın sponsorluğunda İspanya’da İspanyolca olarak yayınlanan ve dünyanın farklı ülkelerinden pek çok yazarın yer aldığı Ishbiliya-Con 2007 (Hispacon) adlı Bilimkurgu ve Fantastik Öykü Antolojisi’nde, “Çarkıfelek (La Rueda Del Destino)” adlı fantastik öykümle Türkiye’yi temsil eden tek yazar olarak yer aldım.

Fundacion Tres Culturas’ın proje koordinatörlerinden Dario Marimon Garcia’nın yürüttüğü proje sonucu hayat bulan eserde İspanya’dan Felipe Mayoral Garcia ile Victor Ancher; Arjantin’den Sergio Gaut Vel Hartman; İsrail’den Guy Hasson ile Lavie Tidhar; Suriye’den Taleb Omran; Mısır’dan Mohammed Ashyr; Fas’tan Abdusalaam Al Baqqali; Libya’dan Abdulhakeem Ameer Al Tawil; Hindistan’dan Samet Basu projede öyküleriyle yer alan diğer isimler oldu.

KÜNYE
Kitap Adı: Ishbiliya-Con 2007 Hispacon
Basım Yılı: Eylül 2007
Türü: Öykü
Sayfa Sayısı: 280
Kapak: –
Yayıncı: Fundacion Tres Culturas
ÖYKÜMDEN BİR BÖLÜM

Arıyor çoktandır.

Ne kadar oldu? Emin değil.

Demişlerdi ki, o kapıya geldiğinde anlayacaksın.

Hadi canım! Binlerce kapıyı açıp kapadı o günden beri. Değişen ne? Hiç.

Bir sigara yakmalı –bir sigara. Duman kıvıl kıvıl iğrenç böcekler gibi inmeli ciğerlerine. O zaman hatırlayacak hayatta olduğunu –diğer türlü, kara düşlerin içine devrilip gidecek gene –o ‘Kara Şey’in ellerine.

Terliyor. Kalbi nasıl da düzensiz çarpıyor hatırlayınca. Bir de göğsünü acıtan şu ağrı. Ölecek yakında –hissediyor. Hızlandırmalı bunu. Ama… Bilmeden ölecek o zaman –bilemeden. Ne zor bir seçim! Bunca zamandır bulamadı, bundan sonra mı bulacak –mümkün değil. Sigara, evet, hemen bir sigara yakmalı.

İyi de nerde bu paket? Ellerini bile göremiyor ki. O kadar karanlık.

Koridorda ayak sesleri var. Ses. Bu seslerin ardına takılıp hiç bilmediği diyarlara gidebilir –o kadar yönsüz işte –küçücük bir işaret sezse yeniden deneyebilir. Yeniden. Hay Allah! Bu kelimecik bile umut vermeye muktedir.

Kulak kesiliyor. Sessizlik. Koridordaki adam gitmiş.

O ayak seslerinin bir adama ait olduğundan ne kadar da emin. Nedense envai çeşit böceğin hüküm sürdüğü bu izbe pansiyona bir kadını yakıştıramıyor. Öyle ya, kadın saçlarını kuyruk yaparak beline salmalı, kına yakmalı avuçlarına, ak pak hayallerin içinde salınarak dolaşmalı ve hanımeli kokmalı, menekşe kokmalı, fesleğen kokmalı. Çünkü gerçekler erkek, hayaller kadın.

Kalkıyor. Yorgun çok –anlatamayacağı kadar yorgun. Titriyor eklemleri. Binlerce yıl uyudu da ancak kalkabildi sanki. Yatağın başucundaki demir pervaza sarılıyor. Metalin serinliğiyle avunuyor biraz –hayatın sürdüğünü algılıyor çünkü.

Çıplak ayaklarını yere sürüyerek pencerenin önüne geçiyor. Ötede döneduran renkleri izliyor –ötede dediyse hemen camın ardı da değil hani –ta ötede, şehrin diğer yakasında, gri bir kefenle sarmalanan denizin ardında –önünden defalarca geçip de içine girmeye erindiği lunaparkın dönme dolabı gecenin kara saçlarına ışıklı tokalar iliştiriyor.

“Çarkıfelek.”

Usulca mırıldanıyor bunu. Burnuna kestane şekeri kokuları geliyor –bir de kara kına –hatta cızırdayıp duran radyonun sesini bile duyuyor bir an. Gülümsüyor. Sanki gözlerini kapayıp açsa geçmişe dönecek, cumbalı bir pencerenin önünde bulacak kendini, saksılara ekili hanımelilerinin, menekşelerin, fesleğenlerin ardındaki güneşli günü görmeye çabalayarak parmaklarının ucunda yükselecek, titreyen uzun parmaklar bir kez daha değecek saçlarına ve boşlukta dalgalanarak yanaşıp kulaklarını okşayan o sesi bir kez daha duyacak.

“Gün Baba gök tarlasını ekerken Gece Ana yıldız yavrularını emzirebilmek için feragat edermiş uykularından. O sebepledir ki gün geceyi kovalar, gece güne hasret duyar da karışamazlar birbirine.”

“Neden karışmazlar nine?”

“Çünkü her kulun bir ereği var, a kınalı kuzum. Yüce Allah’ımın kanunu böyle. Ha bu dünya kuruldu kurulalı düzen böyle işler. Her kul kendini tam kılacak uğraşın ardına düşer.”

“Ben ne yapayım nine peki?”

“Sen kestane şekerini ye şimdi, kuzum benim, şimdilerde uğraşın bu. Zamanı gelince bulup geçeceksin gereken kapıdan. Hem kestane şekerlerini bitirirsen çarkıfeleğe de götürürüm seni.”

Ninesiydi bunları söyleyen. Üzerinden yıllar geçti –uzun yıllar –o günlerde içilen acı kahvelerin bile hatırı tükendi.

Işıklı olmayan bir pencerenin ardından geceye bakıyor şimdi ve merak ediyor hâlâ: Nerede bu geçilmesi gereken kapı?

Aslında cevabı az çok biliyor.

El cevap bir zamanlar duyduğu masalsı imgeyi hayatın gerçeği kabul edip ardına düşen koca bir adamın hastalıklı zihninde gizli. Delinin biri olduğunu söylüyor kendine, birkaç kez yineliyor –başarısızlığına her öfkelendiğinde yaptığı şey bu. Çok geçmeden ellerini yüzüne kapatıp boğuk boğuk hıçkıracak, yıllarca geride kalan o cılız çocukmuşçasına yatağa atacak kendini, yorgunluktan bitap düşene dek ağlayacak, ağlayacak… Öyle çok gözyaşı dökecek ki sızıp kalacak yine, rezil uykulara dalacak. Sonra göğsüne o Kara Şey oturacak, buz gibi iki pençe gırtlağına yapışıp sıkacak, sıkacak… Uyanmaya çalışacak, ayılmaya… Olmayacak –bir türlü kurtulamayacak. Neden sonra aklına o kelimeler gelecek yine –hem de hep olduğu gibi ninesinin ezgili sesiyle. Bis… Daha ilk hecede Kara Şey yok olacak. Usulca atlatacağı korku kalacak geride. Sonra o da kaybolacak.

Yaşanmalı mı bu?

Ne gereği var?

Kabullenmeli belki. Bu dünyada değil o bahsedilen büyülü kapı –hem belki büyülü bile değil. Kapı olduğu kesin mi peki?

“Deliyim ben! Deli! Delinin teki!”

İşte o ağlama hissi bastırıyor. Burnunun direği sızlıyor –hem de nasıl. Of, hayır! Yeniden yaşamak istemiyor o çaresiz nöbeti. Dışarıya kaçmalı. Bir uğraşı bulmalı. Mesela sıyırıp almalı denizin kefenini de boğulan tüm ay ışıklarına suni teneffüs yapmalı, yüzme öğretmeli suya düşen yıldızlara, çarkıfeleğin baştan çıkardığı rüzgâra katılmalı.

Çarkıfeleğin…

Bakakaldı. Gözbebeklerinde turluyor çarkıfelek. Farkında değil hiç, ama bir çiçek dürbününe dönüştü bakışı.

Çarkıfelek, dönme dolap, kapı.

Böyle bir bağıntı kurdu. Bunca yıldır aradığı cevabı gördü bir an sanki. Bir formüle ulaştığını düşündü. Acele etmesi gerektiğini hissediyor –sanki gecikirse kış sabahları sokağa dolan sisin ansızın çekilivermesi gibi gidecek aklına çöken. Kıyısına gelinen çözüme ulaşılamama ihtimalinden korkuyor.

Yatağın yanında miskince ihtiyarlayan sandalyeye seğirtti, arkalığa atıverdiği kumaş pantolonu buldu el yordamı, gömleği arandı –bulamıyor. “Ah ulan bu dinine yandığımın karanlığı!” Camdan hafif bir ışık sızıyor gerçi ama sözü edilecek gibi değil –en fazla, koyu griye döndürüyor odayı.

“Nerde bu gömlek? Nerde?” Lanet olası herifler bir elektrik tamirini bile beceremiyor ki! Günlerdir aynı rezillik. Muma ulaşsa biraz rahatlayacak ama şu an gömlek aramakla mum aramak arasında fark göremiyor.

Vazgeçiyordu ki buldu –sandalyeden kayıp yere düşmüş. Alıp üzerine geçirdi hemen. Düğmelerle falan uğraşacak durumda değil –zaman yitirmek istemiyor. Ayakkabılarını giyip fırladı dışarı.

Hızlı ve sert adımlarla yürüyor. Koridorun sessizliğinde çınlıyor ayak sesleri. Dudağına silik bir gülücük yerleşiyor. Kim bilir kapalı kapıların ardındaki yataklarına uzanan kimler avunuyor şimdi bu ayak sesleriyle. Bunu düşünmek bile masalsı geliyor.

Koşarcasına indi merdivenleri. Çevresine telaşla göz atıyor. Tanıdık bir sima görmekten korkuyor en çok –anlatması güç, tek kelime konuşmak istemiyor. Akşamdan sabaha danışmada bekleyen ihtiyara ilişiyor gözü –avucunu çenesine dayamış, gözleri silme kapalı, tatlı tatlı kestiriyor. İyi. Yolunda gidiyor her şey.

Demeye kalmadı, odacı girdi sokak kapısından –pansiyondaki en geveze adam –lafa tutarsa mümkün değil sıyrılamaz. Hay Allah! Kimseye de git başımdan diyemiyor ki! Fark etmemiş gibi yapsa… Bit kadar alan –mümkün değil. Al işte, adam da gördü zaten, elleri ceplerinde sallanarak yaklaşıyor, yüzünde anlamsız bir tebessüm.

(…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir