6 ÜSTÜ HİKÂYE

6 Üstü Hikâye “Tanrıların Zamanı” adlı bilimkurgu öykümle yer aldığım, 6 yazarın aynı giriş paragrafından yola çıkarak kaleme aldığı 6 farklı öyküyü barındıran sıra dışı bir kitap.

Aynı sözcüklerin her yazarda yarattığı esini, öykülerin kendi yatağını bularak akışını, dahası her yiğidin yoğurt yeyişindeki farkları görebileceğiniz bir proje de aynı zamanda.

Projenin yaratıcısı Şebnem Pişkin. Onun yazdığı ilk paragrafı kendince yorumlayıp özgün hikâyesini oluşturan diğer yazarlarsa şöyle sıralanıyor: Mustafa Samsunlu, Mehmet Mollaosmanoğlu, Ümit İhsan, Ece Özbaş Korkmaz, Aşkın Güngör, Şebnem Pişkin.

Kitabın kapak tasarımı da bendenize ait.

Basım Yılı: Ocak 2013

Türü: Öykü

Sayfa Sayısı: 208

Kapak: Aşkın Güngör

Yayıncı: Postiga

Kader Kayıtları’na göre babam doksan iki yaşında ölecekti. Büyük olasılıkla yatağında. Yaşanacak her şeyi yaşamış bir ihtiyar olarak. Ama öyle olmadı. Pencerenin önünde durmuş uzaklara bakarken anneme ‘ölücü’ olduğunu söylediğinde otuz dokuz yaşındaydı. “İyi para veriyorlar,” dedi. “Sizi uzun süre rahat ettirir.”

Annem sekiz yaş küçüktü babamdan. Otuz birindeydi. Ama daha da genç görünürdü. Yirmili yaşların ortalarında gibi. Haberi aldığında aradaki bu yaş farkı uçup gitti. Daha da fenası, sanki kırk yaş birden ihtiyarladı annem. Vakur, kararlı ve cesur görünen babamın karşısında çürümüş bir ağaç gibi kendi içine göçtü. “Sen… delirdin mi?” dedi güçlükle. Belki başka şeyler de söyleyecekti ama çürümüş bir ağaca göre fazla bile konuştuğundan olsa gerek, yutkunmakla yetindi.

“Mecburum,” dedi babam. “Mecburuz.”

Altı yaşımdaydım. Odanın diğer ucunda durmuş, görmemeleri için sessiz dualar ederek onları dinliyordum. İkisinin de sırtı bana dönüktü. Yine de kıpırdamaya korkuyordum. Ayağımın yere değişiyle oluşacak hışırtı bile varlığımı hatırlatabilirdi onlara. O zaman kapı dışarı edilir, ailemizi yakından ilgilendiren bu konuşmayı asla öğrenemezdim.

“Hiçbir şeye mecbur…” dedikten sonra sustu annem.

Sanırım cümleyi ‘değilsin’ ya da ‘değiliz’ diye tamamlayacaktı. Tabii gerçekleri biraz olsun bilmese yapabilecekti bunu. Oysa susmak en iyi kabullenme şekliydi. Ağlamaya başladı, sessizce, arada iç çekerek, omuzları şiddetle sarsılarak. Ömrümün kalanında beni bu kadar üzen başka bir ağlayışa tanık olmadım.

Babam pencerenin ardındaki sonsuzluğa bakmaya devam etti. Evet, sonsuzluğa. Çünkü baktığı noktalarda hiçlikten başka şey görmediğine emindim. Ne batmakta olan güneşin turuncuya boyadığı Kutsal Piramit’i görüyordu ne de onun önünde çelimsiz bir kedi gibi dikilen Ayasofya’yı. Kırk birinci kattaki bu küçük, kasvetli, yokluk içindeki dairenin saydam gerçekliğinin ardında boyut sahibi bir gölge gibiydi ya da çoktan ölmeye başlamış biri gibi. 

(…)

Bir Cevap Yazın