14.5 C
İSTANBUL
25 Eylül 2018, Salı

MESİH'İN KLONU

Her şey 1958 yılında İsrailli arkeolog Yardena Alexander’ın Kubbetüssahra’daki inanılmaz keşfiyle başlar. Arkeolog yüzlerce yıldır mitlere esin kaynağı olan Kutsal Kâse’yi bulmuştur ve rivayet edildiği gibi Kâse’nin içinde M.S. 33’te Golgota tepesinde çarmıha gerilen kişinin kanı vardır. Yani, Hıristiyan öğretisine göre Hz. İsa’nın; İslam inancına göre “Hz. İsa olmayıp, Allah katından bir ilimle yüzü ona benzetilen biri”nin…Roman bu ikilemden hareketle Kutsal Kâse’deki kan tortusundan alınan DNA ile klonlanacak kişinin “gerçekte” kim olduğu sorusunu hem bilim kurgusal, hem de fantastik normları kullanarak sorgular. Yanıtları irdelerken de yine yüzlerce yıldır her Sami dinde dillendirilen; kitaplara, incelemelere, makalelere konu olan kıyamet rivayetlerini referans alır…Hemen her kıyamet senaryosunda insanların evrensel tüm kötülükleri simgeleyen figür olan Deccal’ın etkisine gireceği söylenir. Deccal kitlelerce kutsanacak, peygamberliği kabullenilerek izinden gidilecektir. Hatta insanlık onu binlerce yıl dilinden düşürmediği bir sıfatla anacaktır: Mesih!Peki yirmi birinci yüzyıl insanı nasıl ve ne gerekçeyle tarihin tozlu sayfaları arasındaki peygamberlik makamını kabullenecek, bir insanın kutsallığına inanacaktır? Roman günümüzdeki pek çok şey gibi bunun da ancak bilimin referansıyla mümkün olacağını iddia eder.

İNCELEME & ELEŞTİRİ

TANITIM FİLMİ

ARKA KAPAK

“TANRIM! TANRIM! BENİ NİÇİN TERK ETTİN?”

Binlerce yıla yayılan dehşet bu sözlerle başladı. Bundan iki bin yıl önce. Şimdi de dünyayı kıyamete sürükleyecek son savaş yaşanıyor. Ve felaket size bir nefes kadar yakın!

Öyleyse, Amerika’nın Mesih’ine selam durun!

Kutsal Kâse’deki kandan alınan DNA örneği ile klonlanan Mesih yeniden yeryüzünde yürüyor ve dünyaya aydınlık günler vaat ediyor! Selam durun!

Peki ama bu “yeniden doğum” kıyameti tetikleyecek küresel bir planın parçası olabilir mi? İsa’nın Golgota’da çarmıha gerilmesiyle başlayıp Tapınak Şövalyeleri’nce korunan Kutsal Kâse’ye dek uzanan, Kubbetüssahra’yı, Beyaz Saray’ı, Marduk felaketini, Mehdi’yi ve hain havari Yahuda İskariyot’u barındıran bu öyküde karışık bir şeyler yok mu?

Hayır! Hayır! Çünkü Amerika’nın Mesih’i aydınlık vaat ediyor!

Bundan sonra İstanbul, Riyad ve New York’daki gibi katliamlar olmayacak! Güçlü güçsüzü ezmeyecek! Güzel günler gelecek!

Çünkü Amerika’nın Mesih’i aydınlık vaat ediyor! Selam durun!

Peki ama Amerika’nın “Yeniden Doğan Mesih” olarak lanse ettiği kişi gerçek İsa değil de tarihin karanlıklarında gizlenen çok büyük bir kötülüğün simgesiyse? “Mesih’in Yeniden Doğumu Projesi” dünya egemenliğine soyunan Amerika’nın son ve en önemli kozuysa?

Hayır! Hayır! İnkâra sapmayın! Selam durun! Yeniden Doğan Mesih aydınlık vaat ediyor!

O aydınlık ‘Kara Urbalılar’ın ardında saklı olsa da, ‘Gerçeğin Kulları’ sözde aydınlığı gerçek aydınlığa çevirmeye çalışsa da, bir Mehmet dünyayı değiştirmek için duvarların ardına hükmetse de, Yeni Doğan, Son Doğan’a evrilse de aydınlık geliyor, er ya da geç.

Şimdi ya da sonra…

KÜNYE

Kitap Adı: Mesih’in Klonu / 2. BasımBasım Yılı: Kasım 2012Türü: Roman / Fantastik / Alternatif TarihSayfa Sayısı: 560Kapak: Aşkın GüngörYayıncı: Postiga Yayınları

İLK BASKI BİLGİLERİ

Kitap Adı: Mesih’in Klonu / 1. BasımBasım Yılı: Kasım 2007Türü: Fantastik RomanSayfa Sayısı: 520Kapak: Aşkın GüngörYayıncı: İnkılâp Kitabevi

KİTAPTAN BİR BÖLÜM

16 Haziran 33

Kudüs Yakınları

İsa penceredeki kalın örtüyü aralayıp dışarı baktı. Her eğimine gölgelerin başka bir tonunu sürünen uçsuz bucaksız araziden ve uzaklarda geceye karışmış gibi görünen ağaçlardan başka şey göremedi. Yıldızların çakadurduğu engin göğe çevirdi yüzünü. Bu gece, diye geçirdi aklından, hüküm gerçekleşecek.

Geri çekilerek odayı süzdü. On bir öğrencisi yere serdikleri döşeklerde sessiz vızıltılarla uyuyordu –her biri diğerinden daha hevesli, daha kararlı, daha tutkulu on bir havari. Şu an aralarında olmayan on ikinci, yazılanın gerçekleşmesine sebep olacağını bilmeden kendini feda ediyordu.

İsa ellerini açarak atalardan kalma bir dua okudu. Yüzüne sürdü avuçlarını. Tekrar pencereye sokularak dışarıyı süzdü. İlerilerde, ağaçların geceye karıştığı yerde gölgelerin devrildiğini gördü. Karanlığın küçük kızıl noktacıklarla delindiğini fark etti çok geçmeden. Bunlar geceden firar eden kızıl yıldızlar değilse, kalabalık bir lejyonun taşıdığı değneklerin ucunda sallanan meşale ve fener alevlerinden başka ne olabilirdi? İşte, diye düşündü, yazgının adımları yaklaşıyor.

Geri çekildi. Uzun uzun ve belki de o güne dek olduğundan daha büyük bir sevgiyle süzdü rüyalarla sarmalanan öğrencilerini. “Uyuyun,” dedi. “Uyandığınızda Söz’ü yayacaksınız. Uyuyun… Duacıyım ki Tanrı küfre uğramaktan ve yakalanmaktan korusun sizi.”

Kapıyı aralayarak dışarı çıktı. Eşikte durarak dikkatle baktı ufka doğru. Kızıl noktacıkların bir nebze de olsa büyüdüğünü ve gölgelerin göğe kaçışadurduğunu gördü. Daha var, diye geçirdi aklından. Ağır adımlarla avluya inerek kurnanın başına geçti. Binlerce yıllık bir ritüele uyarak yıkadı bedeninin açıkta olan bölümlerini. Saçlarını ıslattı. Bir kez daha kolaçan etti yaklaşanlarla aralarındaki mesafeyi. Tekrar içeri girdi. Olabilecek en hafif adımlarla ilerledi odanın köşesine. Parmaklarını kulaklarına değdirerek, “Söyleyeceğin her şeyi dinlerim,” dedi. “Ve itaat ederim emirlerine.” Binlerce yıldır süregelen saygı seremonisine uyarak ellerini karnının üstünde birleştirdi. Dizlerinin üzerine çöktü sonra. “Çünkü cümlendeki bir kelimeyim,” diye inledi. Eğilip yere dayadı alnını. “Baş koyarım yoluna.”

Havariler döşeklerinde dönerken, ara sıra kayıp giderken gecenin yıldızları bir bilinmeze ve ufuktaki kızıl noktacıklar şekil kazanıp meşalelere dönüşürken, İsa bu hareketleri birkaç kere yineledi. Tam son kez doğrulmak üzereyken hissetti alışık olduğu titreşimi. Tüyleri diken diken oldu. Engellenmesi güç şekilde sarsılmaya başladı bedeni. Dizlerinden destek alarak, güç de olsa ayağa kalktı. Bir farklılık var, diye düşündü. Titreşim çok yoğun. Her zamankinden daha yoğun.

Aynı anda çevresini saran her zerre özel ateşini ortaya saçtı. Gölgelere izin vermeyen aydınlık doldu odaya. Boşluk eğildi, büküldü, çalkalandı. Sayısız ışık noktacığı açılıp kapandı hızla. Hiçlik şekil aldı.

İsa, Vahiyci’yle karşılaştığı her seferde olduğu gibi başka bir gerçekliğe itilir hissetti kendini. Zihnini bir taşkınlık kapladı. İçinde olduğu odanın da, etten kılıfının da dışına aktığını duyumsadı. Zamanın büküldüğü, akışın durduğu, çevresinde çakaduran ışık noktacıklarından başka her şeyin aslından uzak olduğu hissine kapıldı. Gözlerini kırpıştırarak bakmayı denedi yine de. Kısacık bir an saf aydınlıktan başka şey göremedi.

Sonra usulca biçimlendi aklındaki resim. Işıklı noktacıkların şekil verdiği silüetleri ayrımsadı. “Kudretin dört görünümü,” dedi heyecanla. “Hepiniz mi buradasınız?”

“Evet İnsanoğlu,” dedi silüetlerden biri. “Hüküm saati gelip çattı.”

“Biliyorum,” dedi İsa. “Kalem’in yazdığının gerçek olacağı gün… Ama neden birlikte geldiniz?”

“Çünkü dönüşte yanımızda olacaksın,” dedi diğer silüet. “Vakti gelmeyen nesneyi Kudret’e döndürmek için dördümüze gerek var.”

“Gidiyor muyum?”

“Evet, ama dönmek üzere gidiyorsun İnsanoğlu.”

İsa yüzünde yer eden masum tebessümden pay almalarını umar gibi baktı uyuyan öğrencilerine. “Ya şakirtler?” dedi.

“Onlar kalacak.”

“Romalılar geliyor ama…”

“Korunacaklar.”

İsa kabullenişini belli ederek gülümsedi. Dönüp son kez baktı geriye. Sessiz sözcüklerle veda etti. Ağır adımlarla ilerledi sonra. Işıklarca biçimlenen dört silüetin arasına girdi. “Nereye?” dedi gözlerini kapamadan önce. Gelen yanıtın dört ağızdan aynı anda çıkmasına rağmen tek sese sahip olduğuna yemin edebilirdi.

“Üçüncü göğe.”

Aynı anda boşluk titreşti. Beyaz ışık noktacıkları göz kamaştıran bir evrim geçirerek yeşile döndü. Dört silüeti ve ortalarında duran İsa’yı kavrayan hava genleşti. Yeşil kıvılcımlar saçıldı çevreye ve güneye bakan penceredeki örtüye değenler hariç hepsi hemen söndü. Yaşamaya çalışır gibi son kez coştu aydınlık. Sonra oda bir kez daha gölgelerin oldu.

Hiçbir şeyden habersiz uyuyan havarilerden biri, Yurtsever diye de anılan Simun Barnabas, rüyasının en derinindeyken bir ses duydu. “Üçüncü göğe,” deniyordu sanki. Gözlerini araladı. Çevreye saçılan yeşil kıvılcımları ve akıl almaz bir aydınlığın parlayıp sönüşünü gördü. Pencerelerdeki örtülerden birinin içten içe yandığını fark etti derken. Kalkıp söndürmeyi düşündü. Gereken iradeyi bulamadı bedeninde. Aklına kalın bir sis perdesi örtülmüş gibiydi.

Simun Barnabas bu hali öyle garipsedi ki yeşil kıvılcımların da, akıl almaz aydınlığın da, yanan perdenin de ancak rüyasına özgü olabileceğine hükmetti. “Uyuyorum,” diyerek onayladı kendini. Üzerindeki ince örtüyü çekiştirerek sol yanına döndü.

Bir rüyaya özgü olduğu varsayılan kalın perdeyse, ruhlarındaki nefret ve hırs tarafından tutuşturulan insanların kaderini imlercesine içten içe yanıyordu. (…)

İLGİLİ HABERLER

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.