18 C
İSTANBUL
16 Ekim 2018, Salı

NASIL YAZIYORLAR?

Halil Gökhan tarafından hazırlanan, bendeniz dâhil 40 yazarın “nasıl” yazdığını anlattığı “Nasıl Yazıyorlar?” adlı sıra dışı kitap Yazıyor Yayınları’nca okura sunuldu.Kitapta diğer onlarca yazar gibi ben de yazma dinamiklerimi okurla paylaştım.Kitabın tanıtım metni şöyle:Sıradakilere en yakın fısıltılar…40 çağdaş Türk yazarıyla söyleşiEn çok sevdikleri yazarlar, eserlerinden en iyi pasajlar, eleştiriler…Yazarların en önemli ve hassas noktaları yazı odaları…… Buralara girmek herkesin harcı değil. Bu odalar korundukça ve kollandıkça yazarlar büyürler. Bu odalar son yıllarda şeffaflaşıyor yazarların iradesi dışında. Yazmanın bir okulu yoksa ve yazı sanatının damarlarından hala kan akıyorsa ustadan çırağa gerçekleşen bu miras yazı sanatının bütün özel niteliklerinin devamı anlamına geliyor.40 çağdaş yazar kendi odalarını bütün okurlara ve yazarlara açtı Nasıl Yazıyorlar ile. Türk sanatının ve Türkiye’nin ilk yazı sanatı ve kültürü yayıncısı Yazıyor Yayınları bu kitapla çok önemli bir misyonu yerine getiriyor.

KÜNYE

Kitap Adı: Nasıl Yazıyorlar?
Basım Yılı: Kasım 2012
Türü: İnceleme
Sayfa Sayısı: 636
Kapak: Halil Gökhan
Yayıncı: Kafe Kültür

KİTAPTAKİ SÖYLEŞİMDEN

Ne zamandır ve neden yazıyorsunuz?

Garip kaçabilecek bir girişle yanıtlayayım bu soruyu: Aklımı özgürce kullanabildiğim ilk andan beri –ki sanıyorum, altı ila yedi yaşlarımı işaret edebilirim bu zaman dilimi için– “Yazar Olmak İçin Doğanlar”la “Yazar Olmak İsteyenler” diye iki grup olduğunu düşünüyorum.

Yazar Olmak İçin Doğanlar, neredeyse nefes almak gibi bir zorunlulukla yanaşır yazıya. Akılda kıvranıp duran düş dünyalarını, kurgu kişilikleri, asla var olamayacak ya da uzun zaman önce yok olmuş âlemleri dünyaya getirmek zorundadırlar. Bir çeşit zihin gebeliğidir onlardaki. Falanca kitabın filanca karakteri olacak bir kurgu kişilik beyin duvarlarını tekmeleyip durur. Doğmak istiyordur ve Yazar Olmak İçin Doğanları bu yaratılışa aracı olmak için seçmiştir.

Bu ilk gruptakilerin algısının, ikinci gruba oranla daha açık olduğunu düşünüyorum. Hatta –daha da iddialı bir tanımla– onlar tek başınayken bile yalnız değildir. Fazlasıyla geveze onlarca kişiyi taşırlar kendileriyle birlikte. Kimi yayınlanmış bir romanın, kimi henüz taslak olan bir hikâyenin, kimi bir masalın parçasıdır ve herbiri Yazar Olmak İçin Doğanların zihninde etten kemikten biri gibi sahicidir.

Balkonda oturmuş, geceye özgü sesleri dinliyorsunuzdur: Uzaklardaki ana caddeden gelen taşıt gürültüleri bir çeşit gereksinim gibi kulaklarınıza dolmaktadır. Sandalyenizden hafifçe doğrulup çatıların ardına baktığınızda yolun bir parçasını görebilirsiniz. Geçip giden araçların kırmızı-beyaz farları düşlere özgü ışık böcekleriymişçesine kayıp gitmektedir. Yakınlardan bir yerden –örneğin üç kat aşağınızdaki komşu evin balkonundan– acı acı yükselen bir kedi miyavlaması duyulur, garip bir yetiyle üstüne çıkar taşıt gürültülerinin. Dikkatinizi ona verirsiniz. Hafif bir esinti saçınızı yalayıp geçer o anda. Elinizi kaldırır, gözünüze girmeye çabalayan perçemi geri itersiniz. Sirenini öttürerek bir ambulans kat eder caddeyi. Az önce ışıklarını gördüğünüz, vınlamasını bir çeşit gereklilik gibi kulaklarınıza kabul ettiğiniz araçlardan birinin birkaç kilometre ötede takla attığını düşünürsünüz. Hatta neredeyse eminsinizdir bundan. Ambulans kaza yerine ulaşmak için çabalıyordur. Aşağıdaki kedi o kazayı hissederek miyavlamıştır acı acı, çünkü aracı kullanan kişi bir daha asla karnını doyurması için önüne balık kılçıkları koyamayacak olan sahibidir. Ve kedi gibi sizde bilirsiniz adamın –ya da kadının– öldüğünü, az önce saçlarınızda hissettiğiniz esinti o ölünün arsız hayaletinin nefesidir çünkü.

Ve sesi duyarsınız: “Evet, bendim o.”

Ses beyninizin içindedir. Hayatın minicik ayrıntıları art arda dizilivermiş, siz farkına bile varmadan bir romanın ya da hikâyenin kahramanını zihninizde şekillendirmiştir. Artık o da doğumuna aracılık etmeniz gereken etten kemikten biridir –sonu ne kadar acı biterse bitsin.

Bu bir çeşit yetidir ve böylesi bir yeti, Yazar Olmak İçin Doğanların hem ödülü hem lanetidir. Her iki durumda da kişi, zihnini dolduran şeyleri boşaltmak adına yazmak zorundadır. Başka türlüsü onun için mümkün değildir ki.

Yazar Olmak İsteyenlerdeyse biraz daha farklı durum: Onlar iyi okuyucudur. Yazma eylemine başlayana dek yüzlerce kitabı hatmetmişlerdir. Zihinlerinde tüm okuduklarının özümsenmesiyle oluşmuş karma bir evren vardır. Ve an gelir, ayıla bayıla sayfalarını çevirdikleri kitapların bir benzerini yazabileceklerine inanırlar. Belli bir konuya odaklanır, bir kâğıda kullanacakları kahramanları not eder, yazma eylemine ancak ondan sonra girişebilirler. Genellikle kahramanları iki boyutludur. “Biz kurgu kişilikleriz ve gerçeklikle ilgimiz yok,” diye bağırırlar. Planları derli toplu görünse de fazlasıyla yapaydır. Ancak öyle ya da böyle onlar da hikâyesini anlatır, bir ya da birkaç kitaba imza atabilirler.

Ayrıca belirtmeme gerek var mı bilmem –ama tabii ki yapacağım ve lütfen ukalalık ettiğimi düşünmeyin, çünkü erdemli bir şeyden söz etmiyoruz, yazarlık kutsal bir eylem değildir– ben kendimi ilk grubun içinde görüyorum. Kendimi bildim bileli zihnim anlatılmak için çırpınan hikâyelerle doluydu. Çocukluk çağlarımda çevreme topladığım arkadaşlara bilim kurgu, fantastik ve hatta korku motifleriyle süslü öyküler anlatırdım. İlk gençlik çağlarımda anlatı aracı olarak çizgiyi seçtim. Zihnimde birikenleri çizgi romanlar haline getirerek aktardım bir süre. Ama seri bir çizer değildim ve dilediğim hızla tamamlayamıyordum çalışmalarımı. Yani çizerlik, hikâyelerimi anlatmak için uygun bir yol değildi. Sonrasında yazma eylemine girişmek fazla zamanımı almadı. Neredeyse bir çeşit gereklilik gibi sarıldım yazmaya.

Aslında zaten ilkokul çağlarından beri yazmak benimle birlikteydi. Sadece çizerliği ön planda tutma arzum yüzünden geri planda duruyordu. Yani yazarlığa soyunma kararı aldığımda her şeye sıfırdan başlamadım. Elinde onlarca öyküyle iki roman taslağı bulunan, yayınlanmış bir şiir kitabı (Ben Bir Kediyim, Alfa Basım Yayın, İstanbul, 1993) olan bir yazar adayıydım zaten. Yine de tüm dikkatimi yazıya verdiğim andan itibaren anlatı dilimi belirlemem, yazıya dair önceliklerimi art arda dizmem mümkün oldu. Bu işe –göreceli de olsa– erken başladığım için kendimi şanslı addediyorum.

Profesyonel olarak yayınlanan ilk kitabım, ilkgençlikteki okura hitap eden, fantastik bir kurgu olan Düşler Diyarı’ydı. BU Yayınevi’nin 1996 yılı roman yarışmasında ödüllendirildikten sonra 1997’de basıldı. O günden beri periyodik aralıklarla yeni baskıları yapılıyor. Pek çok eğitmenin edebiyat dersinde öğrencilerine okuttuğunu, kitap hakkında dönem ödevleri hazırlandığını duyuyorum. Bu başlı başına bir keyif. Kitap ayrıca A.Ü. Eğitim Fakültesi eğitmenlerinden, Yrd. Doç. Dr. Sayın Gülsüm Uçar’ın, “Aşkın Güngör’ün Düşler Diyarı’nda Evrensel Değerler Eğitimi” adlı makalesinde de değerlendirilmiş, II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu’nda sunulmuştur ki bu da benim adıma onur vesilesidir. (…)

SÖYLEŞİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

İLGİLİ HABERLER