RUHLAR KAYBOLUYOR

Yedi kişi… Yedi kader… Yedi kayıp ruh… Yaşamın bir yerlerinde kesişecek yedi karanlık öykü…

Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinin başlangıcını oluşturan Ruhlar Kayboluyor bu yedi kişiye odaklanıyor.

Pek de bildik kahraman çizgisinde olmayan kişiler bunlar. Zaafları, hayata veya kendilerine duydukları öfkenin neden olduğu olumsuz tavırları, kimisi pek de masum olmayan beklentileriyle kusurlu varlıklar hepsi. Ve bir ayağı bildik evrene, diğeri kâbuslar diyarına basan serüvenlerinde bir çeşit sacayağı görevi görüyor, evrenin dağılmasını önlüyorlar. Bunu bilinçli tercihle, kahramanca güdülerle yaptıklarını söylemek mümkün değil. Ana gayeleri kendilerini kurtarmak. Ama —kaderin tuhaf bir oyunu olsa gerek— kendilerini sadece bu boyutu değil, tüm varoluş boyutlarını etkileyecek bir komplonun içinde buluyorlar. Kısacası, bir ara boyuta sürükleniyorlar.

Bildik dünyanın üstüne saydam kılıf gibi geçirilen bir boyut bu. Sokaklarda ateş gözlü dev kurbağalar, umut, mutluluk, huzur gibi olumlu duyguları emen sülükler, et yiyen bitkiler, devasa yarasalar, köpekle fare karışımı korkunç yaratıklar, iğrenç böcekler ve daha bir yığın vahşi yaratık fink atıyor. Normal insanlar tarafından görülemeyen bu yaratıklar kayıp ruhlar tarafından görülebiliyor. Dahası, yaratıklar için de diğer insanlara oranla daha fark edilir hale geliyor bu yedi anti-kahraman.

Bu Yayınevi

978-605-356-018-0

Basım Yılı: Kasım 2011

Türü: Fantastik Roman

Sayfa Sayısı: 304

Editör: Aşkın Güngör

Kapak ve İç Resimler: Volkan Akmeşe

Yayıncı: BU Yayınevi

Levent Akarsu Uykuya Dalıyor

(…)

Levent’in kalbi boğazında atıyordu. Uyandım, diyordu içinden. Uyandığımı çok iyi biliyorum. Yataktan çıkıp buraya geldim. Of Tanrım! Buna eminim. Eminim! Yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım. Dur biraz… Baktım mı? Aynada kendime baktım mı?

İçindeki başka bir ses çığlıklar atıyordu. Yapma! Bunu yapma! Aynaya bakma!

Levent yine de hızla aynaya döndü. Birkaç saniye nefes almayı unuttu. Aynada gördüğü şey hem kendisiydi hem de değildi. Yansıması korkunç bir sırıtışla bakıyordu. Yüzü kemik beyazıydı. Morarmış dudaklarının ardındaki dişleri yemyeşildi. Yosuna benzeyen birtakım iğrenç şeyler sarkıyordu aralarından. Gözleri kin doluydu. Levent dehşetle geriledi.

Aynadaki yansıma ağır hareketlerle yana eğdi başını. Geğirtiye benzeyen sesiyle, “Kimden kaçtığını sanıyorsun?” diye sordu.

Levent çığlık atmaya çalışıyordu. Hâlâ uyanmadığını anlıyordu dehşetle. “Rüya! Rüya!” diye yineliyordu.

Yansımanın kırık tırnaklı elleri aynanın çerçevesini kavradı. Dışarı çıkacaktı.

Of Tanrım!

Of Tanrım!

Bu varlık her neyse dışarı çıkmak istiyordu. Bir yandan da her hecenin üzerine basarak, “Kendinden kaçamazsın,” diyordu. “Bak, bu sensin işte! Ne kadar iğrenç olduğunu görüyor musun?”

“Ne istiyorsunuz?” diye inledi Levent. “Tanrı’nın cezaları! Ne istiyorsunuz?”

Yansıma neredeyse alıngan bir ifadeyle baktı. “Ne istiyor muyuz?” dedi. “Çoğul konuşarak kastettiğin şu salak kaplumbağaysa, o arınman için yüzleşmeye davet ediyordu seni. Reddettin. Oysa seni senden kurtarmaya, oh, yani benden kurtarmaya çalışıyordu zavallı.”

Ağlamaya başladı Levent. Uyanmayı –ama gerçekten uyanabilmeyi– diliyordu. Çirkin yansımanın çok geçmeden aynadan çıkacağını anlıyordu dehşetle. Onca çaresizliğin içinde bile ne yapması gerektiğini sorguluyordu.

Yansıma, sahibinin aklından geçenleri bildiğini gösterircesine, “Acaba ne yapmalıyım, kim bilir a dostlar, acaba ne yapmalıyım,” diye söylendi. Keyifle yapmıştı bunu. Eğlendiği açıktı. Hem de fazlasıyla. Aynadan beline dek çıkmıştı. Kırık tırnakları lavaboyu kavrıyordu şimdi. Parmaklarından biri kenarda duran sabunluğa girmiş, kalıba batmıştı.

Levent çaresizce, o sabunu çöpe atmam gerekecek, diye düşündü. Oh dostlar, annem daha yeni koymuştu onu oraya!

Saçma bir düşünceydi bu. Aslında komikti de. Ama Levent gülecek durumda değildi. Yansımanın çok geçmeden fayans kaplı zemine basacağı ortadaydı.

Bir kez daha, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. “Ne?”

Yansıma aynadan çıkmak için uğraşmayı bırakarak biraz doğruldu. “Bana bak!” dedi. “Gözlerini gözlerime dik ve burada kalmam için bedel öde!”

Levent ağır ağır kaldırdı başını. Aynaya baktı. Saydam yüzey fizik kurallarına başkaldırarak dimdik duran bir sıvı yığını gibi kenarlıklardan taşıp akıyor, o berrak yüzeyin ortasından çirkin bir çıban gibi uzanan yansıma geğirtiyi andıran sesiyle konuşmayı sürdürüyordu.

“O kız özel bir güce sahipti. Anladın mı salak oğlum? Onun canını yaktın ve bu dehşetle yüzleşmeyi kabul etmiş oldun. Şimdi de kurtulabilmek için bedeli ödemen gerekiyor.”

“Ne… Ne bedeliymiş bu?”

“Gözlerini gözlerimden ayırma ve anla!”

Levent bu söylenene itaat etmekten başka çaresi olmadığını biliyordu. Korkusu nedeniyle yere yıkılmak üzere olduğu hâlde hareketsiz durdu. Aynadaki aksinin korkunç gözlerine dikti gözlerini. Bacakları titriyor, kalbi boğazında atıyordu. Yansımanın duman gibi dağılmaya başladığını gördü. Rahat bir nefes almaya hazırlandı.

Aynı anda çok tuhaf bir şey oldu. Levent akıl almaz bir hızla aynaya çekildiğini ve saydam yüzeyin arka tarafındaki tanımsız evrenden gerçek dünyadaki bedenine baktığını gördü. Boşlukta asılı duran bir aynanın karşısındaydı. Uğursuz bir aynaydı bu. Taşıdığı kötülük, kükreyerek yanan bir kömür sobasının çevresini saran ısı dalgaları gibi net biçimde hissediliyordu. Çerçevesi binlerce minyatür insan yüzünün üst üste yığılmasıyla oluşmuştu. Bu minyatür yüzler korkuyla haykırırken donup kalmış gibi görünüyordu.

Levent dehşetle, burası Ayna Evren, diye geçirdi aklından. Bu tanımı neden yaptığını bilmiyordu. Tıpkı kaplumbağaya Kader Kaplumbağası demesinin, kaplumbağa bana yardım edemez, diye düşünmesinin nedenini bilemediği gibi.

Hızla dönüp çevresine baktı. Ufka dek uzanan çorak bir vadide olduğunu gördü. Çok uzaklardaki dağ siluetleri bu çorak vadinin yolunu kesmeye çalışmış ama başarılı olamamış gibi silik görünüyordu. Toprak kül rengindeydi ve derin çatlaklarla lime lime olmuştu. Gökyüzü içten içe yanarcasına kızıl, turuncu ve maviydi. Renkler hızla iç içe geçiyor, ayrışıyor, tekrar birbirine karışıyordu. Gökyüzünün dalgalandığı hissi yaratıyordu bu. Bu dalgalanma topraktaki derin çatlakları dolduran gölgelerin de titreşmesine neden oluyordu. İçleri kana susamış lanetli yaratıklarla doluymuş gibi.

Bir çıtırtı oldu. Levent korkuyla sıçradı yerinde. Ekseninde hızla dönerek çevresine baktı. Yakınından geçen çatlaktan dışarı uzanan minik bir pençe gördü. Demek ki yanılmamıştı. Çatlaklar yaratıklarla doluydu. Küçük yaratıklarla. Küçük ama kan emmeye alışmış korkunç yaratıklarla.

Pençe sivri dört kancadan ibaretti. Bu kancaların korkunç bir yaratığın et parçalamaya yarayan tırnakları olduğunu anlamak için kâhin olmak gerekmiyordu. Levent hipnotize olmuş gibi bakıyordu o tırnaklara. Çatlaktan çıkacak korkunç, simsiyah bir yaratığın üzerine atlamasının an meselesi olduğunu biliyordu.

“Yeter,” diye inledi. Ağlıyordu yine. “Tanrım, yeter! Uyanmak istiyorum!”

Ama Tanrı’nın yanıtını değil, kahkahayı andıran tiz sesler duydu. Başka pençeler çıktı çatlaklardan. Onlarca, yüzlerce, binlerce pençe. Bu pençeler toprağı kavradı.

Uğursuz aynaya döndü Levent. Onun içinden geçerek gerçek dünyaya geri dönebilir miydi? Of Tanrım, ne olur, ne olur, bunu yapabileyim!

Uzandı. Aynanın sert yüzeyine çarptı parmakları.

Ah hayır!

Ayna geçit vermez görünüyordu.

(…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir