KAYIP RIHTIM SÖYLEŞİSİ / 18 TEMMUZ 2012

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler Aşkın Bey! Özellikle ilgilendiğimiz türlerdeki yetkin bir isim olarak bizi birçok konuda aydınlatacağınızdan şüphemiz yok. Dilerseniz zaman harcamadan sorulara geçelim.

Çoğunluk sizi GOHOR adlı bilimkurgu kitabınızla tanıyor fakat biz daha farklı eserlere de imza attığınızı biliyoruz. Bunlardan biri de hiç şüphesiz Mesih’in Klonu… Üzerinde çok emek verdiğiniz ve uzun bir süre araştırmalar yaptığınız bir eser olmasına rağmen, üstüne üstlük üstat Giovanni Scognamillo’dan övgü üstüne övgü almanıza rağmen beklenen ilgiyi bir türlü göremeyen bir kitap oldu maalesef. Bunu neye bağlıyorsunuz? Türk yazarlar gerçekten okunmuyor mu yoksa yayınevleri Türk yazarlara gerekli desteği (reklam, tanıtım vs.) mi vermiyor?

Mesih’in Klonu’nun kaderini belirleyen birkaç etken olduğunu söylemek mümkün. Bana kalırsa, bunların başında yayıncısının tanıtım ve pazarlama zaafları geliyor. Şöyle açabilirim konuyu: Mesih’in Klonu’nun yayını öncesinde yayıncımın bana vaat ettiği hiçbir şey gerçekleşmedi: tv programları, basılı mecrada çıkacak haberler, internet reklamları… hiçbiri. Kitabın Hürriyet Keyif’te yarım sayfa ilanı çıktı, bir de yanılmıyorsam kitap eklerinden birinde, yayınevinin onlarca kitabıyla aynı sayfada, kapak görselinin pul kadar kaldığı bir ilanı. Buna karşın Mesih’in Klonu hızlı olarak niteleyebileceğimiz bir çıkış yakaladı. Toplam baskı adedinin yarısından fazlası ilk ay içinde satıldı. İşte bu aşamada sözü verilen o medya desteği sağlansaydı, sanıyorum ki kitabın kaderi epeyce farklı olacaktı.

Bir diğer etkenin, kitabı okuyup da yere göğe koyamayanların olumlu görüşlerini paylaşmakta çekinceli davranması olduğu söylenebilir. Oysa yerli fantastik ve bilim kurgu eserlerini küçümsemeye, yerden yere vurmaya fazlasıyla hevesli bir güruh var ve onlar kalem oynatırken etik davranmayı (hiç değilse vicdanlı olmayı) pek önemsemiyor. Hal böyleyken, kalemini iyi edebiyata bulayarak yazma gayesindeki yazarların hiç kimse tarafından değilse de okurları tarafından desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Birkaç cümlelik bile olsa, olumlu eleştiriler kitaba önyargılı yaklaşan kesimi etkileyebilir. En azından ben bunu umut etmekte sakınca görmüyorum.

Kitaplarınızda farklı üsluplar kullandığınızı görüyoruz. Örneğin GOHOR’da betimlemeler ve şiirsel anlatımlarla dolu edebi bir dil kullanmışsınız. Son kitabınızdaysa daha farklı, daha sade ama aynı zamanda da daha akıcı bir dili tercih etmişsiniz. Bu tercihleri yaparken göz önüne aldığınız unsurlar nelerdir?

Size bir sır vereyim: kitapların ruhu var. Metnin üslubunu belirleyen biraz da bu ruh işte. Gohor’un öyküsünü anlatan ben değildim, o nahif delikanlı beynime sızdı; düşündüklerini, hissettiklerini, sevinçlerini, korkularını bana aktardı; ben de elimden geldiğince tümünü yazıya çevirdim. Olan buydu. Yani, Gohor kendi üslubunu belirledi. Örneğin benzer bir durum (tarz olarak çok farklı olmasına karşın) Sevgili Salak’ta da yaşandı. Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşayan, bir konsomatrisin sığıntısı olan yarım akıllı Maho beynime sızmasa ben onun öyküsünü o denli sahici anlatamazdım. “Sahici” demişken bir ek yapayım. Bu “sahicilik” hadisesiyle ukalalık yaptığımı düşünmeyin. Okurların genel görüşüdür bu; Maho’yu çok sahici, etten kemikten bulurlar.

İşin doğrusu, yazar anlatmayı seçtiği karaktere dönüşemiyorsa öykünün yavan kaldığına inanırım. Benim bir tür odaklanmayla öyküsünü yazdığım kişiye dönüşmem (ya da o düş kişinin bana bulaşması) sebeptir üsluba anlayacağınız. Ve bu benim hoşuma gider. Fazlasıyla hem de. Çünkü her roman, her öykü ve hatta her yazı benim için başka bir deneyimdir; yazı sınırımı zorlayacağım, kurgu gücümü sınayacağım yeni bir mücadeledir; yeni düş karakterle birlikte atılacağım benzersiz bir serüvendir. Hiçbir kitabım öncekinin benzeri veya kopyası değildir bu nedenle; hepsi farklı yazarların zihninden doğmuş gibidir.

Yazarlık dışında nelerle meşgulsünüz? Bir ara radyo programları için oyunlar yazıyordunuz, bu hala devam ediyor mu?

Radyo Tiyatrosu için bir tane senaryo yazdım, Kahve Falı, o da canlandırıldı. Benim için onur olacak bir sanatçı topluluğu tarafından hem de. Toprak Sergen’in yönetmenliği ve Ersin Temelli’nin efektörlüğünde bir İstanbul Radyosu yapımıydı. Sungun Babacan, Songül Öden, Canberk Uçucu, Sezai Aydın, Nilüfer Açıkalın, Toprak Sergen, Murat Ziya Kürküt ve Nuri Karadeniz tarafından seslendirilmişti. Oyun halen internet sitemde mevcut. Dinlemek isteyenler askingungor.com adresini ziyaret edebilir.

Yeni kuşak okuyucular sizi yazarlığınızla tanıyor olsa da bazılarımız sizi hala daha eskilerden, bir çizgi-roman dergisi için mektup köşesi yanıtladığınız günlerden hatırlıyor. Peki nasıl başladı bu çizgi-roman sevdası ve mektup macerası?

Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinin ikinci kitabı olan ve 2012 bitmeden okurla buluşmasını planladığım Ruhlar Debeleniyor’daki bölümlerden birinin başlığı şu: Kader yumuşak bir şeydir. Ben de çizgi romana hizmet edebilmek adına kaderimin yumuşaklığından faydalandım ve onu yeniden biçimledim. Özetle şöyle gelişti her şey: 1990 yılında Alfa Yayınları bir çizgi roman dergisi çıkarma niyetindeydi. Ben de yazıp çizdiğim, zamanda değil de çizgi romanlar arasında yolculuk yapan Geleceğe Dönüş karakterlerinin yer aldığı mizahi bir çizgi diziyle projede yer alacaktım. Uzatmaya gerek yok, Türkiye’deki “farklı” pek çok şey gibi dergi doğmadan öldü. Ama ben o bahaneyle gidip geldiğim Alfa’nın yönetici kadrosuyla iyi bir ahbaplık kurmayı başardım ve bir süre sonra da Conan’da yer alan mizahi bir çizgi dizinin, Conan İstanbul’da’nın çizerliğini üstlendim. Bu şekilde yönetici kadroyla ilişkim ilerlediği gibi, ben de Alfa ortamına iyice alıştım.

Gel zaman git zaman, okumak için Bilecik’e gittiğim 1991’de, Alfa’nın editörlüğünü yürüten bir arkadaşın görevini bıraktığını duydum. Hemen telefona sarılıp Alfa’nın o dönemdeki yöneticisi Gül Sağıroğlu’nu aradım ve boşalan pozisyona talip olduğumu söyledim. Bana, “İyi ama İstanbul dışında okumuyor musunuz?” dedi. “Evet,” dedim. “Ama beni göreve kabul ederseniz buradaki eğitimimi donduracağım.” Öyle de yaptım. Çünkü çizgi roman mevzubahisse gerisi teferruattı benim için.

Gül Sağıroğlu’nun onayıyla Alfa serüvenine başladıktan sonra elimden gelen en iyi şekilde görevimi yapmaya gayret ettiğimi söyleyebilirim. Gönül isterdi ki çizgi romanın can çekiştiği bir döneme denk gelmeseydim de halen Alfa’da mesai tüketseydim.

Sıkı bir çizgi-roman okuru olarak en sevdiğiniz kahraman kimdir desek hangi yanıtı verirsiniz? Bu aralar hangi yayınları takip ediyorsunuz? Bir de Amerikan çizgi-romanları mı yoksa Fumettiler mi yatıyor o konuşma balonlarıyla bezeli kalbinizde?

En sevdiğim kahraman kadrom biraz kalabalık. Asteriks hep bir adım farkla da olsa önde sanki, ama Martin Mystere, Mister No,Zagor, Thorgal ve En Kahraman Rıdvan hep kalbimde. Fırsat buldukça okumaya, takip etmeye çalışıyorum her birini.

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde Süperman ve Örümcek Adamokumaktan büyük haz aldığımı söyleyebilirim. Conan’ı bir kenara ayırırsak, Amerikan çizgi romanlarıyla ilişkim bununla sınırlı. İlerleyen yaşımla birlikte Fumettilere ağırlık verdim.

Son dönemlerde daha çok gençlere hitap eden kitaplarla raflarda boy gösterdiniz bunun özel bir sebebi var mı?

Bunun en özel sebebi, çocuk ve gençlere yazarken kafamın daha rahat olması ve daha seri üretebilmem. Yetişkin edebiyatı eserlerimde, biraz da ilgi duyduğum konuların girift yapısı nedeniyle, uzun süreli araştırmalar yapmam gerekiyor. Mesih’in Klonu’nda dinler tarihini, kutsal kitapları, klonlamayı, tapınakçıların tarihini ve kurguda yer verdiğim daha pek çok yan konuyu uzun uzun inceleme, araştırma gereği duymuştum. Bu da kitabın tamamlanmasının dört yılı bulmasına yol açmıştı. Benzer şekilde, yazımını sürdürdüğüm ve kader ilminden numerolojiye, Fibonacci dizisinden altın orana dek pek çok yan konu barındıran Olasılık Mezarlığı da uzun araştırmalar gerektiriyor. Hal böyle olunca araya bir ya da birkaç çocuk ve gençlik edebiyatı sığdırmaya gayret ediyorum.

Üzerine çalıştığınızı bildiğimiz “Olasılık Mezarlığı” adlı romanınız ne durumda? Tahmini bir çıkış tarihi verebilir misiniz?

Önceki soruya verdiğim yanıttan da az çok anlaşılacağı gibi,Olasılık Mezarlığı’nın “doğdum” demesine daha süre var. Net tarih verebilmem mümkün değil, ama kitap bittiğinde keyifli ve ilham veren bir okumalık olacağını umuyorum.

Yeni kitaplarınızı artık hep Bu Yayınları’ndan mı göreceğiz? Crea/Astrea devri kapandı mı?

Yayın piyasası söz konusu olunca kesin konuşmak pek mümkün değil. Ancak an itibariyle Crea/Astrea’yla profesyonel ortaklığımın bittiğini, mesaimi BU Yayınevi’ne bağlı sürdürdüğümü söyleyebilirim. Ancak biz hizmet adamlarıyız, bugün BU olur, yarın kıymetimizi bilen başka bir yayınevi olur, Tanrı ömür ve izin verirse yayıncılık sektöründeki mesaimiz devam eder.

“Sevgili Salak” çok başarılı bir novella olmasına rağmen pek fazla okunmadı gibi. Kitabı daha geniş bir okur kitlesine ulaştırmak için bir yeniden basım düşünüyor musunuz? Düşünmüyorsanız da acaba bu sorudan sonra düşünmeye başlar mısınız? Şöyle dağıtımı başarılı bir yayınevi mesela…

Sevgili Salak okurunu buldu aslında. Evet, az okundu, en azından beklentilerin altındaydı. Hayır, benim beklentilerimin değil. BenSevgili Salak’ın çok okunan, çok satılan bir roman olacağı beklentisinde olmadım hiç. Yaratılış sürecinden itibaren onun kaderinin farkındaydım. Bu nedenle bende Mesih’in Klonu gibi hayal kırıklığıyla bir arada anılmıyor.

İlk kez burada değineceğim bir de ayrıntı var Sevgili Salak’la ilgili. Kitabı bitirdiğimde ilk önce Doğan Kitap’ın değerlendirmesine sunmuştum. Aynı tarzda yazılmış başka bir eser daha istediler benden. Üsluplarım arasında uçurumlar olmasa ve elimde bitmiş,Sevgili Salak tarzında bir kitap daha olsa belki de Hakan Günday diye biri olmayacaktı.

Yeniden basım? Olabilir. Şu an gerek Mesih’in Klonu’nun, gerek diğer yetişkin kitaplarımın yeni basımı için görüşmekte olduğum bir yayınevi var. Onlarla ilişkimizi sözelden çıkarıp profesyonel platforma taşırsak, bakarsınız Sevgili Salak’ın ikinci doğumu da gerçekleşir.

“Olağan Mucizeler” edebi olarak da, duygusal olarak da hayli yoğun bir kitaptı. Bu kitabınız hakkında neler düşünüyorsunuz? Hak ettiği kitleye ulaşmayı başardı mı, aldığınız yorumlar nasıldı?

Olağan Mucizeler bende çok ayrı yeri olan bir kitaptır. Metnin Cemil Bey ve karısı Münevver’le ilgili bölümlerini yazmamdan on yıl sonra kurgusunu tamamlamışımdır ki, bende çok ağır bir yükü olmuştur. Yukarıda da belirttim ya, yazdığım karaktere dönüşürüm ben yazma sürecimde. Kitabın başkahramanlarından yaşını başını alan Cemil Bey de, küçük Satılmış da kederi fazlasıyla soluyan, buna karşın umuda ve sevgiye sarılan iki karakter. Bu olguları olabilecek en uç noktalarda soluyor, hayatı dayanılır kılmak adına hayallere sarılıyorlar. Ben hem Cemil Bey, hem Satılmış, hem de romanın hem ölü hem yaşayan Münevver’i olunca, yazım sürecinin bir çeşit ilahi tamamlanma halini aldığını bile söyleyebilirim. Ve hatta diyebilirim ki, kendimi Olağan Mucizeler’i yazarken olduğu kadar Tanrı’yla bir arada hissetmedim hiç. O dönemler hissettiğim başka türlü bir bütünlenmeydi.

Bir de ipucu: Kitabın sonlarına doğru Münevver’in cennetten gönderdiği bir mektup ortaya çıkar. O mektubu oluşturan paragrafların ilk harfini akrostiş mantığıyla yan yana dizenler, demeye çalıştığımı biraz olsun anlayabilir.

“Dedektif Bolbel”in yeni macerası “Dr. Otukuru’nun Işınlama Makinesi” ne zaman raflardaki yerini alacak? Dedektif Bolbel serisinden beklentileriniz nelerdir?

Dedektif Bol Bel’den tek beklentim eğlenceli, okuyana keyifli zaman geçirten, hem çocukların hem de yetişkinlerin zevkle okuyacağı bir seri olması. Dilerim bunu başarabilirim.

Dr. Otukuru’nun Işınlama Makinesi, bir aksilik olmazsa 2012 Kasım’ında raflarda yer alacak. Ama an itibariyle net bir şey söylemek mümkün değil.

“Ben Bir Kediyim” adlı şiir kitabınızdan sonra, bir daha şiir kitabı çıkartmadınız. Artık şiir yazmıyor musunuz? Şiir paydasında sizi göremememizin nedeni nedir?

Türkiye’deki hemen her yazarın geçmişinde şiirin izleri vardır ya, bende de öyle durum biraz. Aslında şiirden hiçbir zaman tamamen kopmadım. Nadiren de olsa halen yazarım. Ama günümüz yayın piyasasında şiir değerlendiren yayınevi bulmak kadar, şiir okutmak da güç. Bu nedenle şiirlerimi kendime yazmakla yetiniyorum. İlerleyen zamanla birlikte yeni bir şiir kitabı gelir mi? Zayıf bir olasılık, ama olabilir. Ne de olsa, yazının var olduğu bir dünyada her şey mümkündür.

Son kitabınız olan Ruhlar Kayboluyor, okuyanlar tarafından oldukça olumlu karşılandı. Özellikle fantastik denilince akla ilk gelen elf-ork savaşları gibi klasikleşmiş öğeler yerine kendi kültürümüzü, kendi şehrimizi ve farklı özelliklere sahip karakterleri kullanmanız eserinizin artılarından biri. Peki bu fikir nasıl hayata geçti?

Kayıp Ruhlar Kulübü’nün doğum yılı 2003’tür gerçekte. Levent Akarsu ile Melisa Çokeren’in giriş bölümleri o tarihte yazılmış, Hakan Can, KeleBerk ve Yabancı’nın notları o zamanda alınmıştır. 2003 eşim Anita’yla flört ettiğimiz yıldır da aynı zamanda. Kitabın başlangıç taslaklarını gören Anita, “Bunlar kayıp ruhların hikâyeleri,” demiş ve böylece kitabın üst başlığının da annesi olmuştur. O güne dek kitaba uygun bir ad bulamadığımı söylememde de yarar var tabii.

Kayıp Ruhlar Kulübü’ne başlamamın belli bir nedeni yok. Hemen her kitabımda olduğu gibi Kayıp Ruhlar Kulübü’nde de beni evvela karakterler ziyaret etti. Beynime sızdılar ve, “Yaz bizi! Yaz bizi!” diye tutturdular. Ben de onlara boyun eğdim. Tüm olup biten bu.

Eserleriniz arasında sizin için ayrı bir yere sahip olan kitabınız hangisi ya da hangileridir?

Düşler Diyarı çocuklara yazdığım ilk eser olması nedeniyle ayrı bir yerdedir benim için. Ama aynı biçimde Gohor yazarlıkta pişmeme,Olağan Mucizeler ruhumu yazıya aktarmama, Geceyle Gelenfelsefeyle mekaniği iç içe geçirme yetisi kazanmama, Mesih’in Klonuçok ağır tarihsel ve bilimsel konuların üstesinden hakkıyla gelebilmeme, Kardan Adam Masalı klasikle moderni birleştirmeme,Sevgili Salak aykırı hayatları yazıya dökebilmeme aracı olmuştur ve onların da apayrı bir yeri vardır bende. Bol Bel’in halen gülümsetebildiğimi, Kayıp Ruhlar Kulübü’nün de halen yazıdan kopamadığımı görmeme yardımcı olduğunu, onları özel kılanın da bu olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Gördüğünüz gibi, bu yanıtımla bir klasiğe daha can verdim: Bütün kitaplarım evlatlarım gibidir, birini diğerinden ayıramam.

Edebiyat dergisi takip ediyor musunuz? Ediyorsanız hangi dergileri önerirsiniz? Türk Edebiyatı’nda dergiciliğin yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Edebiyat dergiciliğine olan inancımı yıllar önce kaybettim. O dergilere yazı gönderenlerin burnu bir karış havada, kendini beğenmiş ukala adam ve kadınlar olduğunu deneyimledim ve uzaklaştım. İşini hakkıyla yapanlar var elbette. Varlık’ı, hayata veda edene dek Virgül’ü, aynı biçimde, son derece kaliteli bir fanzin olan Hayalet Gemi’yi keyifle takip ettim. Ama özellikle günümüzde edebiyat dergilerinin piyasayı yönlendirmekte en küçük payının kaldığını düşünmüyorum. Bir zamanlar Türk edebiyatını besleyen, çok sağlam kalemlerin doğmasına ve pişmesine olanak tanıyan dergiler artık hayatta değil. Yayın sistemi ve insanların yazıdan anladığı değişmedikçe daha uzun yıllar da küllerinden doğamazlar.

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) üyesisiniz. Derneğin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz, faydalı işler yapacağına inanıyor musunuz?

“Fabisad’ı ‘Hayalgücü özgürleştirir’ sloganının ışığında hayata geçirdik. Coğrafyamızın fantastiğe bakışındaki önyargıyı kırmak, hem fantastiğin hem de bilim kurgunun hak ettiği konumda değerlendirilmesini sağlamak için adımlar atmaya çabalıyoruz. Sadece edebiyata değil, türleri işleyen hemen her sanat dalına destek olabilmek amacındayız. Bu amaçla çeşitli etkinlikler, paneller, söyleşiler, buluşmalar ve ilerleyen zamanla birlikte yarışmalar düzenlemek, fantastikle bilim kurgunun yükselişine katkı sağlamak ana gayemiz,” demiştim başka bir söyleşide, dolayısıyla tüm bu sıraladıklarımı hayata geçirmeye çalıştığımızı yineleyebilirim. Ama fantastik ve bilim kurguya yönelik önyargıyı kırmak çok zaman alacak gibi görünüyor. Önemli olan, kişiler yorulsa da kurum olarak Fabisad’ın dinç kalması ve erime ulaşmak için ilerlemesi. Dilerim bunu başarırız, ama başaramazsak da, bayrağı daha sonra devralacak diğer Fabisad’çıların işini büyük ölçüde kolaylaştırmış olacağız ki, bu da bir şeydir.

Ufukta yeni bir öykü derlemeniz gözüküyor mu? Türk Edebiyatı’nda öykücülük üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Geceyle Gelen’in yeni öykülerle zenginleşmiş yeni basımı planlarımız arasında, ama büyük olasılıkla bir isim değişimine de gideceğiz bu yeni baskı gerçekleştiğinde. Bunun iki nedeni var: Birincisi, yabancı bir yazarın daha önceki bir tarihte aynı adlı bir kitabı yayınlanmış meğer. İkincisi: Son dönemlerde Can da yeni çevirilerinden birini Geceyle Gelen adıyla satışa sundu. Bu da demektir ki, benimkiyle birlikte aynı adda üç kitap var. Bu nedenle Geceyle Gelen’in yeni baskısı gerçekleşme şansı bulursa yeni öyküleri gibi yeni adı da olacak.

Bu zenginleştirilmiş tekrar basımdan başka iki öykü kitabı projem daha var. Biri basıma hazır gibi. Büyük bir aksilik olmazsa BU’dan çıkacak: Pek Bi’ Tuhaf Öyküler. Diğeri Tanrıların Ölümü adını taşıyan, aynı kurgu gelecekteki farklı karakterlerin öykülerinin bir araya gelmesiyle oluşan, bir anlamda roman bütünlüğüne de sahip bir kitap olacak. Bu sonuncunun yayınevi henüz belirsiz.

Ülkemizin bilimkurgu türünde geldiği şu anki durumu nasıl buluyorsunuz? Özellikle son zamanlarda bazı yazarlar kendi çabalarıyla bilimkurgu türündeki romanlarını basıyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ek olarak on yıl öncesinin bilimkurgusuyla, şimdikini kıyaslayabilir misiniz bizim için?

Aslında fantastiğin ülkemizde kazandığına benzer bir ivmenin bilim kurgu için de geçerli olduğunu söylemek mümkün değil. Bilim kurgu kitlelerin çoğu için halen fazlasıyla mekanik, duygudan yoksun kabul ediliyor. Gerçekte iyi bilim kurguda durum bu değildir tabii. Söz ettiğim, o malum, kemikleşmiş önyargılardan biri. Yoksa bilim kurgunun ana malzemesi (diğer tüm edebiyat dallarında olduğu gibi) insandır. Fantastik, insanın doğa üstü durumlar karşısındaki davranışını irdelemekteyken; bilim kurgu, bu perspektifin yanına bir de gelecek öngörüsünü ekler. Bu anlamda işi bir nebze olsun daha zordur. Çünkü metnin “olabilirlik” hissini canlı tutması gerekir.

Türkiye’de umut verici girişimler var elbet, ama bunun yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Uzay, Gelecek ve Türk sözcükleri yan yana gelince bile insanlar gülümsüyorken, Türkler Uzayda deyince insanların aklına Cem Yılmaz esprileri geliyorken ve görsel anlamda en büyük başarımız uzaya ne denli aykırı olduğumuzu işleyen G.O.R.A. iken, hayallere kapılmanın âlemi yok. Evet, bilim kurgu Türk yazarlar tarafından da işlenecek, evet arada çok iyi eserler de çıkacak, ama bilim kurgu edebiyatı konusunda fersahlarca yol kat etmeliyiz daha.

Son olarak Kayıp Rıhtım okurlarına, özellikle gelecek hayatlarında üretmek isteyenlere neler söylemek istersiniz?

Söyleyebileceğim en hayati şey, yazmaya heves edenlerin şapkayı önüne koyması ve, “Bugüne dek kaç kitap okudum ki yazmaya cüret ediyorum,” diye düşünmesi olacak. Son yıllarda mesaisini yazarlıktan çok editörlüğe kaydırmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, iyi okur olunmadan iyi yazar olunmaz. Yazma bir disiplin işidir, tamam, doğru, ama okumak da öyledir. Yazmaya hevesi olan kişi önce okumayı, sonra okuduğunu yorumlamayı düşünmeli, yazmaya sonra başlamalıdır. Bu işin olmazsa olmaz kuralı budur.

Zurnanın zırt dediği bir noktada şu ki, bu söyleşiyi okuyanlar arasında şöhret olmak, çok para kazanmak adına kaleme sarılanlar varsa, hiç zahmet etmesinler, loto veya altılı ganyan oynasınlar, şansları daha fazla olur. Çünkü Türkiye’de yazarlıktan para kazanmak çok zor, zengin olmak imkânsıza yakındır. Yazma mesaisi, abartısız söylüyorum, bir varoluş uzantısı, bir ruh zorunluluğu, bir gönül işidir. Zaten bu hasletlerle yazanlar da zihninde doğanların başka akıllara aktığını bilmekle dünyaları kazanmış olur. Ötesi mi? Varlık nedenini fark eden bir ruh için geri kalan her şey hava cıvadır.

Verdiğiniz cevaplar için sonsuz teşekkürler! Umuyoruz daha nice seneler sizi yeni eserlerinizle aramızda görmeye devam edeceğiz.

Ben teşekkür ederim sevgili Hakan ve Kayıp Rıhtım ailesi.

Orijinal Söyleşi Bağlantısı: KAYIP RIHTIM

DÜNYANIN ÖYKÜSÜ DERGİSİ SÖYLEŞİSİ / 12 HAZİRAN 2012

Öncelikle Fantastik edebiyata yönelmeniz nasıl oluştu? Sizi etkileyen yazarlar kimlerdi? Bize anlatır mısınız?

Fantastiğe ve bilim kurguya yönelen yazarların çocukluğunda “gökyüzü” olduğuna inananlardanım ben. Açık olmadı mı? Şöyle özetlememe izin verin: Ay ve yıldızlarla dolu gece göğüne bakarak orada yaşayanlar hakkında düş kuran bir çocuk en basit tarafından “olasılık evrenlerine” adım atmıştır bana göre. Hiç değilse bana olan buydu. Sakil gecekondumuzun bahçesine serilen kilime sırtüstü uzanır, ay ve yıldızlara bakar, gerçek dünyada bir benzerini bile görmediğim türlü çeşit yaratığın göğe yayılan kozmik tarlada yaşadığını hayal ederdim. Böylece, ilk fantastik ve bilim kurgu öykülerimi sadece ve sadece kendime anlattım. Sonrasında modernize edilmiş, dahası, bizzat gezegenler arasında gezip serüvenler yaşayan bir Keloğlan hakkında bilim kurgusal masallar “uydurmaya” ve bunları anlatmaya koyuldum. İlk dinleyicilerim kız kardeşlerim ve mahalle arkadaşlarımdı. Ben kaldırım kenarına oturup anlatıcı pozisyonumu alırdım, onlar da yere bağdaş kurup yarım daire oluşturur, beni pürdikkat dinlerdi. Eh, seksenli yılların başındaydık; televizyonun da, bilgisayarın da şimdiki gibi işlev kazanmadığı dönemlerdeydik ve ben “farklı” bir şey yapıyor, fazlaca bildik masallara bilim kurgusal bir fon ekliyordum. Demek ki fantastiğe (ve bilim kurguya) yönelimim ben pek de farkında olmadan  gerçekleşmiş.

Ama hayır, o kadar değil. Hepi topu birkaç saat yayın yapsa da dönemin TRT’sinin tercih ettiği bilim kurgu dizilerinin (Uzay Yolu, Galactica, Zaman Tüneli, Logan’ın Kaçışı, Uzay 1999) düş gücüme etki ettiğini; Zagor’undan Rakar’ına, Asteriks’inden Superman’ine bir yığın çizgi roman kahramanının da fantastiğe olan hayranlığımı arttırdığını söylemem gerek.

Bütün bu çocuksu malzemeyi bir kenara ayırıp bilinçli olarak fantastiğe ve bilim kurguya yönelmemdeki kilit isimlerse Stephen King ile Ray Bradbury’dir. King’in korku ve gerilim öğeleriyle zenginleşen fantastik dünyası ile Bradbury’nin capcanlı gelecek tasvirleri beni bu iki türe olabildiğince sıkı ipliklerle bağlamıştır.

Fantastik tür denilince kendi içinde gizem, polisiye, korku… gibi birçok alt türü de barındırıyor… Sizin kendi yapıtlarınızı hangi türün etkinsinde yazıyorsunuz? Neden?

Çocukluğumda yer alan King hayranlığından olsa gerek, korku ve gerilim motifleriyle bezenmiş kurgular yazmayı daha çok seviyorum. Geceyle Gelen adlı kitabımda yer alan Sevgilim Dans Edelim mi, Çarkıfelek ve Uçurumun Efendisi gibi öyküler bu beğeniye örnek teşkil edebilir sanıyorum. Ancak Sevgili Salak adlı romanımda (ya da uzun öykümde) yeraltı edebiyatına öykünen bir polisiyenin, Kayıp Ruhlar Kulübü’nde çizgi romanın, Gohor serisinde Bradburyvari bir gelecek atmosferinin izlerinin barındığını söylemek de yanlış olmaz herhalde.

Her yazarın (kurgusunu gerçek yaşama yerleştirenlerin de, fantastik veya bilim kurgu artalan tercih edenlerin de) ana gayesinin insanı anlatmak ve insanlık hallerini çözümlemek olduğunu düşünürsek (ki benim iddiam bu doğrultuda) yazının tabiatında felsefenin yer aldığını söylemek mümkündür sanıyorum. Benim naçizane yaptığım da bu: çözümlemeye giriştiğim insan hallerini sadece hayatın bildik sorunlarıyla değil, doğaüstü olgularla da kıyaslamak ve sonuca mümkün olan en renkli yolları adımlayarak ulaşabilmek. Fantastik ve bilim kurgu bu amaca ulaşırken beni destekleyen, hatta kışkırtan en önemli etkenler.

Fantastik verimlerin edebiyatımızda yeterince kendine yer açamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çeşitli kereler dile getirdiğim bir tespiti yineleyerek yanıtlayayım sizi. Bu coğrafyanın insanı fantastiğe yönelirken ikiyüzlü davranır. Din folklorunda yer alan sayısız doğaüstü varlığa ve olaya gözü kara biçimde inanırken; cin, alkarısı, melek, şeytan gibi varlıkları “gerçek” kabul ederken fantastik yaratılara burun kıvırması, ciddiye almama yöneliminde olması, gerçekçilik yaratılarının uzağında bir yere konumlandırma çabasına girişmesi bu ikiyüzlülüğün en belirgin örneklerindendir.

Yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi, hemen her sanatsal yaratının gayesi insanı anlamak veya anlatmaktır. Fantastik ve bilim kurgu yaratılarında da farklı değildir durum. Hal böyleyken, sanatçının eserinin fikirsel derinliğine değil de anlatımda tercih ettiği yola odaklanmak, hatta o farklı yol tercihini yadırgama ve küçümseme gereci olarak kullanmak ikiyüzlülüğün dik âlâsıdır bana kalırsa.

Günümüz genç edebiyatında fantastik kitaplar öne çıkıyor, bunun olumlu ya da olumsuz etkileri neler olabilir?  Genelde gençleri gerçeklerden uzaklaştırdığı eleştirisi yapılıyor… Ne söylemek istersiniz bu konuda? Ayrıca tür olarak “bir kaçış edebiyatı” olarak da düşünülüyor. Üstelik kimi film ve kitaplarla yalnız bunu önceleyerek yazılıyor. Tür olarak daha popüler kültür sanatı olarak düşünülüyor. Bunun üzerine söyleyecekleriniz nelerdir?

30 yıllık bir marka olan BU Yayınevi’nde çocuk ve gençlik edebiyatı editörlüğü ve yayın danışmanlığı yaptığımdan bu soruya en yetkin yanıtlardan birini verebilirim sanıyorum. Bu nedenle takip eden iki soruyu bir araya getirdim. Yanıtım ikisini de kapsayacak.

Öncelikle belirtmeliyim ki, fantastik edebiyat bir kaçış yolu değildir. Yetişkin zihninin hayal gücüne karşı takındığı küçümseyici tavrın neden olduğu “gerçeklikten uzaklaştırma” iddiası tamamen safsatadır ve hatta ahmakçadır. Çocuk ve genç okurun algısı da, gerçeklik anlayışı da iskambil kâğıtlarından yapılma şatolar gibi bir dokunuşta yıkılmaz. Böyle olacağına inanmak en başta onlara, daha sonra da edebiyatın ruhuna hakarettir.

Üzerinde çok yazılıp çizildi ve kelli felli pek çok akademik zat tarafından “gerçekliği zedelemekle” suçlandığı için Harry Potter örneğinden hareket edelim. Karşıtlarının en büyük iddiası, Harry Potter evreninde sorunların büyüyle çözülmesi durumudur. Kurgunun fantastik doğası gereği kurguda büyüler de büyücüler de bolca kullanılır, ama yedi kitaplık, binlerce sayfalık ve hemen her tür insanlık durumunun (sevginin gücünden nefretin nedenlerine, korkunun gerekçelerinden cesaretin erdemlerine) işlendiği metinler toplamını bu bağnaz yargıyla değerlendirmek ve hayal gücü yaratısı olan büyü kısmıyla küçümsemeye ve hatta kötülemeye girişmek abesle iştigaldir. Çünkü insan kimyasal birtakım etkileşimlerin biçimlediği bir tür organizmaysa da, formüllerle çözümlenecek fiziki bir varlık değildir. Yani “o kadar” değildir, çok daha fazlasıdır. Fiziki varlığın da ötesindeki bir “algıdır” insan ve bilim tarafından henüz onaylanmamışsa da her zihin ortak bir bilince bağlıdır. Bu bağlılık bireyleri yekpare bir varlık haline getirir biraz da. Buna karşın, bireylerden yola çıkıldığında, herkesin gerçeklik yorumunun farklı olduğu görülür. Yerkürede ne kadar insan varsa, o kadar da “farklı” gerçek olduğu anlamına gelir bu. Yani, her şey insanın hayatı yorumlamasına veya gerçeği algılamasına göre gelişir, değişir. Hal böyleyken, fantastiğin gerçeği zedelediği örnekler görmek de mümkündür, buna itirazım yok, ama bu oran çok ama çok düşüktür ve suçlu fantastik değildir. Asıl suçlu, yetişme sürecinde çocuğa gerçeklikle hayal arasındaki farkı öğretmekten uzak olan ebeveyn, öğretmen, toplum, eğitim sistemidir, yani bizzat sistemin kendisidir. Kaldı ki, fantastiğin gerçeklik algısında sorun yarattığı az sayıdaki çocukta ortak payda katı gerçeklikle çevrelenmeleri, düşlemelerine, hayal kurmalarına ket vurulmasıdır.

Hemen her edebi metnin görsel yansıması yetersizdir bana kalırsa. Yani, bir metin film haline getirildiğinde lezzetinden çok şey yitirir. Yüzüklerin Efendisi filmleri sürükleyicilik ve kurgusal gerçeklik anlamında romanların yanına bile yaklaşamaz örneğin, veya Harry Potter filmleri karanlık, sorunlu, çirkin ucubelerdir ve kitapların lezzetinden fersahlarca uzaklardır. Fantastiğin popüler kültür malzemesi diye yaftalanmasındaki ana etken, yan sanayi ürünlerince desteklenmesi ve gösterimleri sırasında medyada fazlaca yer alması olabilir. Ama çok da kötü bir yafta değildir popülerlik zaten. Anlık da olsa insanların yoğun ilgisine mazhar olmayı basitleşmekle, avamlıkla bir tutmak doğru bir yaklaşım değildir.

Son yıllarda sizi etkileyen fantastik kitaplar hangileri oldu? Türk edebiyatında hangi yazarları beğeniyorsunuz?

Ken Grimwwod’un dilimize geç kazandırılan romanları, Kayboluş, Zaman Çarkı, özellikle de Sil Baştan son yıllarda keyifle okuduğum fantastik eserler oldu. Yanı sıra, kişisel tarihimin en çok okunan yazarı olan Stephen King’in Duma Adası’nın yukarıda belirtmeye çalıştığım “olağanüstü durumlar karşısındaki insan halleri”ni son derece etkin ve iyi işleyen bir roman olduğunu söyleyebilirim.

Perg Efsaneleri Dizisi ve Şamanlar Diyarı ile Barış Müstecaplıoğlu, son romanı Varolmayanlar ile Doğu Yücel, Karanlık Uykusu ile Özlem Alpin, Günbatımı Fandango ile Burak Eldem, İstila ile Bülent Sabırlı, Efsun ve İsrafil’in Aynası ile Şebnem Pişkin son yıllarda keyifle okuduğum Türk yazarlar arasında.

Bu arada FABİSAD’ı kurdunuz. Amacınız neydi bu projeyi gerçekleştirirken?

Fabisad’ı “Hayalgücü özgürleştirir” sloganının ışığında hayata geçirdik. Coğrafyamızın fantastiğe bakışındaki önyargıyı kırmak, hem fantastiğin hem de bilim kurgunun hak ettiği konumda değerlendirilmesini sağlamak için adımlar atmaya çabalıyoruz. Sadece edebiyata değil, türleri işleyen hemen her sanat dalına destek olabilmek amacındayız. Bu amaçla çeşitli etkinlikler, paneller, söyleşiler, buluşmalar ve ilerleyen zamanla birlikte yarışmalar düzenlemek, fantastikle bilim kurgunun yükselişine katkı sağlamak ana gayemiz.

Dünyanın Öyküsü Dergisi, 12 Haziran 2012

ASTERİKS: BİR DELİ OĞLAN

Hayır, ciddi bir yazı bulamayacaksınız burada (Başlıktan da anladınız sanırım). Tek meselesi insanları eğlendirmek olan bir çizgi romanı zorlu terimlerle, ağdalı cümlelerle anlatmaya kalkışmayacağım. Çünkü bir: Akademik bir adam değilim ben (Tanrılara şükür). Ve iki: Asteriks hakkında yazmak isteyen içimdeki çocuk taraf; somurtkan, sıkıcı, ukala, “Herkesten çok ben bilirim,” diyen yetişkin taraf değil.

Her yağmurda çatısı akan gecekondumuza babamın elinden tutarak gelmişti Asteriks. Tercüman Çocuk adlı bir derginin arasına sıkışmıştı. Hopdediks’i de almıştı yanına (Hayır, Obeliks değil, onu o adla tanıdığımdan olsa gerek, dünyalar tatlısı o azman benim için hep Hopdediks oldu. Siz dilerseniz Obeliks ya da Oburiks demekte özgürsünüz). Asteriks’le ve Roma ordularına kök söktüren dostlarıyla böylece tanıştım.

Sokaklarda sağcılar solcuları öldürüyor, solcular sağcılara işkence ediyordu o sıralar. Gecenin bir yarısı yıldızlara doğru yükseliyordu silah sesleri. (Çocuktum ama biliyordum: Yıldızlar bu seslerden ürküyordu… Her yağmurda çatısı akan bir gecekonduda yaşayan tombul çocuğun da ürkerek kendi kalbine kaçtığının farkındaydı yıldızlar… Yıldızlar düşlere gizlenme mahareti olan bu çocuğa imreniyordu.)

Hem yetişkin hem de çocuk kalmayı başaran becerikli bir herifti Asteriks. Babama benzemiyordu. Boyuna bakmadan ortalığa atılıyor, her türlü sorunu aklıyla (aklıyla olmazsa bileğiyle) çözüyor, şefinden balıkçısına, sihirbazından müzisyenine herkese yol yordam öğretiyordu. Bu yazının gizli öznesi olan tombul çocuğa kahkahalar attırarak yapıyordu bunları hem de, onun kalbini de bir Galyalı köyüne dönüştürüyordu.

“Asteriks babama benzemiyordu,” diyorum ya, haksızlık etmeyeyim, Asteriks babaların hiçbirine benzemiyordu. Başka türlü bir herifti o. Uzun bıyıkları çenesine dek inse de birkaç karış boyu olan, buna karşın karizmasıyla karşısındakini titreten bir küçük-dev-adam.

Okuduğum bu ilk macera Asteriks Olimpiyatlarda adını taşıyordu. Küçük dev adamımız, yanına büyük dev adamımız Hopdediks’i de alarak olimpiyat oyunlarına katılıyor ve tabii herkesi geride bırakıp madalyaya ulaşıyordu.

O ilk okumada Asteriks’i sevmiştim, başkahramanımız oydu, tamam ama Hopdediks’e resmen hayran olmuştum. Resmedildiği hemen her karede kahkahalar attırıyordu bana. Kızması ayrı eğlenceliydi, küsmesi ayrı. Ustalar ustası ressam Uderzo karakterlerin her halini ustaca aktarıyordu sayfaya, kabul, ama Hopdediks’e bir başka özeniyordu sanki.

Aşağıdaki kareler demek istediğimi açıklayacaktır sanıyorum:

Asteriks ve Hopdediks’le (ve tabii Romalılara kök söktüren tüm diğer Galyalılarla) tanıştığım bu macerayı hiç unutmasam da, Asteriks’in diğer maceralarını okumak benim için hep keyifti. Yaş aldıkça terk ettiğim, çocukluğa ait sayfalarda bıraktığım diğer onlarca kahramana inat, Asteriks ve Galya evreni hayat boyu benimle birlikte oldu. Sıkıldığım, bunaldığım anlarda bir parça tebessüm için bile olsa ziyaret ettim onları ve bana hiç, “Neden geldin?” demediler.

Hal böyleyken, Asteriks’i anlatan bir yazıyı daha kolay kaleme almayı bekliyordum, yalan yok. Oysa şu satıra gelene dek sildiğim cümlelerin, çöp kutusunu boylayan müsveddelerin haddi hesabı yok.

Peki neden bu kadar zor Asteriks’i yazmak?

Sanıyorum öncelikli neden, ailemizden birilerini yazmanın her durumda güç olması. Birine ne denli yakınlaşırsanız tarafsız gözle bakma yetiniz o derece azalıyor. En azından benim Asteriks konusunda yaşadığım bu.

İkinci (ve aslında gerçek) nedense, okumayı bilen hemen herkesin çok iyi tanıdığı birini anlatacak özgün cümleleri kurgulayabilmenin zorluğu. Yine de yazıyı kendimize aracı ederek bir deneyelim bakalım:

M.Ö. 50 yılındayız. Bütün Galya Roma işgali altında. Hey, durun biraz… “Bütün Galya” mı dedim ben? Hayır, hayır, domuzuna dek inatçı küçük bir köy bu işgale karşı direnmekte. Totoryum, Akvaryum, Toplantıyum ve Laudanyum garnizonlarınca çevrelenmiş durumda olmasına karşın hem de.

İşte, Asteriks bu köyde yaşıyor. Birkaç karışlık boyu, sırça bıyıklarıyla bir küçük dev adam o. Köy yaşayanları arasındaki anlaşmazlıklarda (ki bu anlaşmazlıklar pek fazlaca oluyor) karar mercilerinden biri. Tarafların birbirini pataklamasına her zaman engel olamasa da, görüşleri en az büyücü Hokuspokus kadar değerli.

Birkaç kez yineleyerek Asteriks’in boy kısalığına değindiğimin ve yine ona tekrar tekrar küçük dev adam dediğimin farkındasınız. Bunu bilerek yaptım. Çünkü Asteriks’in karakter yaratımı sürecinde bu boy hadisesinin kasıtlı bir seçim olduğuna inanıyorum.

Gerçi Galya köyündeki hemen herkes yetişkin görünümündeki çocuklar gibidir. Hiç olmayacak bir meseleden birbirlerine girdikleri gibi, ortak bir tehdit karşısında da kenetleniverirler. Yine de, karakterlerindeki bu çocuksuluğa karşın, hiçbiri görünüş olarak çocuğu andırmaz. Tüm saflığına ve serinin itici gücü olmasına karşın Hopdediks bile.

Asteriks de diğerleri gibi o köyün bir parçasıdır, ama aynı zamanda başka bir yerde de durur. Genellikle daha aklıselim, daha mantığa yatkın bir çizgide. Bu haliyle, çocuksu yetişkinlerin arasındaki olgun çocuk konumundadır neredeyse.

Ustalar Uderzo ve Goscinny, küçük okurların özdeşleşeceği, kendilerini yerine koyabileceği bir karakter yaratmıştır Asteriks’le. Büyükler bozacak, Asteriks yapacaktır; büyükler dağıtacak, Asteriks toparlayacaktır; büyükler yitirecek, Asteriks bulacaktır. Zıtlıklardan beslenen bu fikir tutar. Çocuklar eğlenceli onlarca karakterin yanı sıra Asteriks’le özdeşleşmenin sihirli gücüyle de sarılır seriye. Geriye kuşatılacak diğer kale, Yetişkinler Cephesi kalmıştır.

Hemen her usta işi eser gibi Asteriks de katmanlara sarar anlatısını. Ön planda pek eğlenceli bir şeyler olagelmekteyken, arka planda gerçek hayata (ya da insanlık hallerine yönelik) çok yerinde göndermeler vardır. Küçük okur için absürd bir cümleden ibaret olan bir konuşma balonunda yetişkin okur dünya siyasetine yönelik çok yerinde bir hicivle karşılaşıverir. Benzer şekilde, örneğin Hopdediks’in karşılıksız bir aşk sonrası depresyona girip dört domuzdan bir domuza inen öğle yemeği yetişkin okurla çocuk okura farklı kademelerde hitap eder.

İşin aslı, tüm bunlar usta Goscinny’nin yazınsal dehasının ürünüdür ve Uderzo’nun dinamik, eğlenceli, muhteşem çizgisi bu dehaya en üst seviyede destek verir. Öyle ki, Goscinny’nin Morris’le ortaklığı sonucu oluşan Red Kit’i (Lucky Luke) bile fersahlarca geride bırakır bu ortaklığın meyvesi.

Ve öyle bir meyvedir ki bu, Goscinny’nin zamansız ölümünden sonra senaryoyu da üstlenen Uderzo’nun yaptığı hayati hatalar bile Asteriks’e ve onun eğlenceli dostlarına küsmenize olanak vermez. Kendi kendinize, otuz senedir okuduğunuz bu şaheser seriyi bir otuz sene daha okuma sözü verirsiniz.

Gerçek sanat da bunu söyletebilmek değil midir zaten?

NOT: Kapak görselinin büyük hali için TIKLAYINIZ.

Aşkın Güngör, 10 Ocak 2011

80’LERİN GAZOZ KAPAKLARI

Nostaljik bi’ herifim, iflah olmam. Tercüman Çocuk’larla, Milliyet Çocuk’larla, Yaman Çocuk’larla, Pamuk Çocuk’larla, envai çeşit çizgi romanla — ki, en sevilenler Süperman, Zagor, Mandrake, Kızılmaske, Teksas, Tommiks, Rakar, Kaptan Swing, Zembla, Asteriks, Red Kit ve Tenten’di — Bulvar ve Günaydın gazeteleriyle, siyah beyaz TRT televizyonunun her birini tutkuyla izlediğim dizileri ve çizgi filmleriyle, çocuk zihnime sıçramalar yaşatan birbirinden güzel romanlarla dolu bir çocukluk geçirdim. O günleri andığımda ya da o döneme ait bir nesne gördüğümde burnum hâlâ tatlı tatlı sızlar.

80’li yıllarda çocuk olanlar keskin bir geçiş dönemine tanık olmanın keyfini süren — sanırım — son kuşaktır. Kitapların, çizgi romanların, çocuk dergilerinin keyfini sonuna dek sürmüş, yanı sıra teknolojinin gelişmesini de ön sıralardan takip etme şansını yakalamışlardır. Ne mutluluk!

Yine böyle, neredeyse aşkla 1980’lerden söz ettiğim bir söyleşide sunucu beni bir süre sabırsızlıkla dinlemiş, ardından da, “Ama o dönemlerde çok acılar yaşandı, onları unutmamak gerek,” diyerek ağzımın payını vermişti, hiç unutmam. Yüzündeki ifadenin neredeyse dehşete düşmüş gibi göründüğünü fark etmiştim bu müdahale sonrasında. Anlaşılan şehir içi terörün, siyasal fraksiyon çatışmalarının, kardeş kavgalarının olduğu bir dönemi sevgiyle anmam onu fazlasıyla rahatsız etmişti. Bu anıya değinme nedenim sunucuyu yermek değil, haşa, sadece şunu demeye çalışıyorum: Tamam, o dönem ülke ciddi bir karmaşanın içindeydi, ama elinsaf, ben de daha çocuktum, yetişkinler gibi farkında değildim ki bir cehennem çukurunun kıyısında olduğumuzun, o nedenle aldığım her nefesten keyif duyuyor, yaptığım her zihni keşif sonrası kendimi yeni bir kıta bulmuş gibi muzaffer ve mutlu hissediyordum. Şimdilerde durup geçmişe baktığımda da 80’ler benim için bunun ötesinde bir anlam taşımıyor.

Neyse, uzatmanın âlemi yok. Demem o ki, ben — hem de nasıl yoksul bir çocukluk geçirmeme karşın — 80’li yıllardan keyif aldım ve o günlere ait bir nesneyle karşılaştığım her seferde geçmişe zihnen yolculuk yaparak elimdeki o nesneye çocuk gözlerimin tutkusuyla bakmayı başardım. Bundan da gocunmuyorum hiç.

Hayır, bu yazı 80’li yılların tüm ayrıntılarını anmak üzerine kotarılmıyor. Başlıktan da anladığınız gibi, gazoz kapaklarına, daha doğrusu, o dönem Pepsi’nin küçük şişelerini kapayan, altları mantarla kaplı, o mantarı kaldırdığınızda Disney karakterlerinin pırıl pırıl resimlerini gördüğünüz o harika kapaklara değineceğiz. Yo, değinmek de değil, aslında sadece hatırlayacağız. Çünkü 80’li yılları anan onca yazı okumama karşın, nedense bu gazoz kapaklarından bahseden başka bir Allah’ın kuluna rastlamadım. Sanki Disney karakterleriyle süslü bu Pepsi kapaklarını sadece ben görmüşüm (hadi abartayım, öyle bir şey yokmuş da ben zihnimde varmış gibi kabullenmişim) gibi, internetin ulaşabildiğim hiçbir mecrasında bir görsele ulaşamadım. Ama hayır, böyle yazınca yanlış oldu. Şöyle düzelteceğim: İnternetin ulaşabildiğim hiçbir Türkçe mecrasında bir görsele ulaşamadım. Daha sonra yabancı kaynaklı birkaç sitede aşağıda göreceğiniz fotoğrafları bulmayı başardım neyse ki.

Uzatmaya gerek yok. Bu yazı aşağıdaki fotoğrafları sizinle paylaşmak, Pepsi’nin bu kapaklarını benim gibi nostaljik bir sevgiyle ananlar varsa yüzlerinde bir küçük tebessüm yaratabilmek için yazıldı. Buyurun:

Aşkın Güngör, 10 Temmuz 2010