UYGULAMA: SEN (SESLİ ÖYKÜ)

Bilimkurgu Kulübü Sesli Öyküler serisinin 19. bölümünde, Uygulama Sen adlı öyküm seslendirildi. Bilimkurgu Kulübü Kısa Öykü Yarışması’nda üçüncülük elde eden öykü, bir cep telefonu uygulamasının yol açtığı felaketi anlatıyor.

İyi dinlemeler…

SeslendirenVarlık Ergen

Orijinal BağlantıBilimkurgu Kulübü

ÜNLÜ MUCİT TESLA KENDİNE BOL BEL’DE DE YER BULDU

İtiraf etmek gerekirse, günümüz insanlarının geneli gibi Tesla’dan benim de geç haberim oldu. Onun dünya tarihinden silinmiş veya bilinçli olarak görmezden gelinmiş bir dâhi olduğunu öğrenmek için hakkında yazılmış kitaplarla internet deryasındaki makaleleri okumam gerekti. Daha öncesinde benim için Edison ile didişen yarı çılgın bir biliminsanından ötesi değildi.

Cenk Tan, Bilimkurgu Kulübü’ndeki makalesinde ondan şöyle söz ediyor:

“Nikola Tesla yeni bir çağın kapılarını aralayan, bilimle yaratıcılık ve hayal gücünü birleştiren bir deha, pek çok kişiye göreyse zamanının ötesinde bir dâhidir. Dünyaya yüz yıl kadar erken geldiği ve insanlığın icatlarına henüz hazır olmadığı tezi defalarca dile getirilmiştir.”

Bu ve benzeri tanımlar yerli ve yabancı pek çok araştırmacı ile yazar tarafından son yıllarda defalarca yinelendi şüphesiz. Onun hayatını aktaran kitapları okuyunca hakkında söylenenlerin abartı olmayıp düpedüz gerçeği yansıttığını anlamak mümkün.

Hem şahsının hem de hatırasının gördüğü bunca vefasızlığa karşın Nikola Tesla’ya itibarını iade eden eserlerin ve makalelerin sayısı günden güne artıyor. Onlardan biri bu işi biraz daha nahif bir tarzla da olsa gerçekleştirmeye çalışmakta. Evet, bendenizin yazdığı Dedektif Bol Bel’in Serüvenleri’nden söz ediyorum.

Dizinin 3. kitabı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce adını taşıyor. Bu serüvende Zekire Eter adında bir kadın sekreter olarak Bol Bel’in yanında çalışmaya başlıyor ve Nikola Tesla’nın çocukluk düşlerinden çıkan bir hayal gücü nesnesi olan kapı zili yüzünden başına pek tuhaf bir olay geliyor.

Dizinin ressamı olan sevgili Gökçe Akgül’ün bu olayı aktaran çizimini aşağıda görebilirsiniz.

 

Hem Tesla’nın, hem Napolyon’un, hem Aytül Akal’ın hem de daha pek çok tanıdık ismin hayal gücü nesnelerinin yer aldığı Pamuk Bol Bel ve Yedi Cüce’yi daha ayrıntılı incelemek için BURAYA, yayıncısı Tudem’in sitesinden satın almak içinse BURAYA tıklayabilirsiniz.

Aşkın Güngör, 9 Haziran 2018

BİLİMKURGU KULÜBÜ’NDE AŞKIN GÜNGÖR MAKALESİ / 26 MAYIS 2018

Üretken Bir Yazar: Aşkın Güngör

Aşkın Güngör, yazar ve şair vasfının yanı sıra editörlükten yazı işleri müdürlüğüne dek yayıncılık sektörünün hemen her alanında görev almış deneyimli ve üretken bir isim. 90’lı yıllardan itibaren verdiği eserleriyle, ülkemizdeki alternatif yazın türlerinin gelişip olgunlaşması adına önemli katkılara imza attı. Yarısı çocuk ve gençlik edebiyatı olmak üzere, yaklaşık 100’den fazla kitaba editör ve yayın danışmanı olarak destek verirken, pek çok süreli yayında da şiir, deneme ve öyküleriyle boy gösterdi. Genç yaşta atıldığı uzun soluklu düşsel yolculuğu boyunca hem kendi kurmacalarını belirginleştirdi, hem de bilimkurgu ve fantastik yazınımızın cılız mirasını omuzlayıp ileriye taşıdı. Söz konusu türlerin ülkemizdeki tanınırlığını arttıran bir yazar olarak sergilediği uğraş övülmeye değer.

Eserlerinde gelişkin estetik dürtüsünü başarıyla aktaran Güngör, aynı zamanda güçlü lirik anlatımıyla dikkat çekiyor. Duyguları yansıtmadaki bu şairane yeteneği, türler arası yazınsal geçişkenliğini de kolaylaştırıyor. Gerek fantastik gerek bilimkurgu olsun, yetişkinlere yönelik metinlerinde çok katmanlı ve bileşenli anlamlarla karşılaşıyoruz. Yapıtlarının belli bir izleğini ülküsel düşüncesinde ve bunu düşlerle gerçekleştirme eğiliminde bulmak mümkün. En başı hülyalı eserinde bile bireyin tinsel bölünmüşlüğünden benlik arayışına, ütopyaların öteki yüzünden bilim ve teknolojiye kadar bir dolu çevresel ve toplumsal sorgulamalar sunan yazar, ortaya koyduğu bu alt metin zenginliğiyle de gerçeklikten asla kopmuyor…

Aşkın Güngör, 12 Haziran 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Çocukluğunu Bağlarbaşı’nın curcunalı sokaklarında geçirdi. O dönemdeki en büyük eğlencesi ise oyunlar, çizgi romanlar, TRT ve tabii ki kitaplardı. Milliyet Çocuk, Tercüman Çocuk, kısa dönem yaşasalar da Yaman Çocuk ile Hürriyet Çocuk, İş Çocuk, Pamuk Çocuk, Doğan Kardeş gibi yayınların sıkı bir takipçisi haline gelen Güngör’ün hayal dünyası uyanışa geçmişti. Yaşı büyüdükçe bilimkurguya olan ilgisi de artıyordu. Ancak sonradan okuduğu romanlardan çocukluğundaki o lezzeti alamadığını fark etti. Çünkü çocuk dergilerindeki ve TRT dizilerindeki nahiflikte kurgularla değil, mekanik anlatımlarla karşılaşıp hayal kırıklığına uğramıştı.

Neyse ki bilimkurguya olan küskünlüğü Altın Kitaplar tarafından yayımlanan James Blish imzalı Uzay Yolu serisi sayesinde bir anda tuzla buz oldu. Serinin tam da çizgi romanlardan ve TRT dizilerinden alışık olduğu atmosferi aktaran sade dili kendisine yeniden nefes aldırmıştı. Sonrasında Jules Verne, Arthur C. Clarke, Ray Braudbary, Isaac Asimov gibi büyük yazarların evrenine dalan Güngör, okuduklarının da etkisiyle kendi öykülerini yazmaya girişti. Üstelik sadece öyküler yazmakta değil, çizmekte de bir hayli yetenekliydi. Hatta ailesi ve yakın çevresi, kariyerini çizerlikle yapacağına neredeyse emindi. 

Başarılı bir ilk ve ortaöğretim hayatının ardından Bilecik Meslek Yüksek Okulu Seramik bölümüne kaydoldu. Çizerlik yeteneği sayesinde o dönem Conan gibi çizgi romanlarla adını duyuran Alfa Yayınları’ndan iş teklifi alınca Bilecik’teki eğitimini dondurup İstanbul’a döndü. Burada bir süre çizerlik yapan Güngör, daha sonra editörlük görevine getirildi. “Ben Bir Kediyim” adlı ilk şiir kitabı da yine bu dönemde Alfa etiketiyle yayımlandı. Yayıncılık sektöründe edindiği tecrübeler, kariyerinin ilerleyen safhalarında çok işine yaradı.

1996’da BU Yayınevi Çocuk Edebiyatı Roman Yarışması’na “Düşler Diyarı” adlı fantastik romanıyla katılıp Jüri Teşvik Ödülü aldı. Aynı yıl vatani görevini yerine getirmek üzere silahaltına girdi. Acemi birliğini Hatay Serinyol’da, usta birliğini ise Tunceli Hozat’ın Kurukaymak Karakolu’nda yaptı. Özellikle Kurukaymak Karakolu’nda geçirdiği aylar yazınsal hayatını oldukça etkiledi. Öyle ki “Gohor“, “Olağan Mucizeler” gibi sonradan çok ses getirecek eserlerinin ilk tohumlarını burada ekti. 2003’te Gohor Serisi’nin yayımlanmasıyla adını iyice duyurmaya başlayan Güngör, 2004 Türkiye Bilişim Derneği Kısa Bilimkurgu Öykü Yarışmasında da “Sevgilim Dans Edelim mi?” adlı çalışmasıyla birincilik kazandı. Aynı yıl “Kardan Adam Masalı” adlı dosyasıyla Tudem’de üçüncülük elde ederek yazarlık kariyerini pekiştirdi. Üç gencin benzer yazgılarına değinen “Ay’kolik” ise 2005’te BU Yayınları’ndan çıktı. 

2007’de İnkılap tarafından piyasaya sürülen “Mesih’in Klonu“, kutsal kâsedeki kanından alınmış DNA örneği sayesinde klonlanan Mesih’in gizem ve entrika dolu hikâyesini anlatıyordu. Bir Tres Culturas projesi olan ve İspanya’da yayımlanan Hispacon 2007 seçkisinde Çarkıfelek (La Rueda del Destino) adlı öyküsüyle tek Türk yazar olarak yer almanın gururunu da yaşayan Güngör, bir yandan da çocuk kitapları yazmayı ve çeşitli derlemelerde öyküleriyle boy göstermeyi sürdürdü. “Sevgili Salak“, “Geceyle Gelen” ve “Ruhlar Kayboluyor” bu dönemde okurla buluşan eserleri arasındaydı.

Her Daim Bu Sevdada Ben Bir Sadri Alışık” ile şiir serüvenine geri dönen yazar, “Dedektif Bol Bel” kitaplarının yanı sıra “Aşk-ı Muamma“, “Kahraman Korkak Babam“, “Saldırgan Masum Annem” gibi eserlere imza atmaya devam etti. “Kahve Falı” isimli bir çalışması TRT İstanbul Radyosu tarafından senaryolaştırıldı. Bilimkurgu Kulübü’nün 18. kuruluş yıldönümü onuruna hazırlanan “Yeryüzü Müzesi” antolojine de bir öyküsüyle katkıda bulundu. Ruh adlı bu öyküsü, antolojisinin öne çıkan eserleri arasında gösterilerek büyük beğeni topladı. 

Evli ve iki çocuk babası olan Aşkın Güngör, sadece bir yazar olarak değil aynı zamanda bir editör olarak da yerli yazınımıza önemli yapıtlar kazandırdı. Bu üretkenliği ve azmiyle peşinden gelen genç kalemlere her daim örnek oldu. Akıcı olay örgüleri, sinemasal kurguları ve toplumsal çözümlemelere uygun anlatılarıyla, bilimkurgu ve fantastik yazınımızın gereksinim duyduğu derinliği başarıyla ortaya koydu. Geçmişte yaptıkları, gelecekte yapacaklarının duru bir aynası olarak okurlar tarafından keşfedilmeyi bekliyor…

Eserleri

İsmail Yamanol, Bilimkurgu Kulübü

YERYÜZÜ MÜZESİ 3. BASKIYA ULAŞTI

Bilimkurgu Kulübü önderliğinde İthaki etiketiyle yayımlanan ve ilk hafta sonrası 2. baskısına erişen Yeryüzü Müzesi aradan geçen 4 ay sonrasında 3. baskısına ulaştı.

Arka kapağında geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz bilimkurgu efsanesi Ursula K. Le Guin’in ithafı olan, önsözü bilimkurgunun Türkiye’deki duayenlerinden Bülent Akkoç tarafından yazılan Yeryüzü Müzesi’nde bendeniz de “Ruh” adlı öykümle yer alıyorum.

Seçkinin tüm yazarlarını aşağıdaki görselde görebilirsiniz.

Ursula K. Le Guin’in arka kapaktaki yazısı burada:

Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için aşağıdaki bağlantıları ziyaret edebilirsiniz:

Bilimkurgu Kulübü Yeryüzü Müzesi’ni Sunar
Bir Kitabın Doğuşu: Yeryüzü Müzesi
Geniş Kapsamlı Bir Bilimkurgu Derlemesi: Yeryüzü Müzesi

YAZAR MEHMET MOLLAOSMANOĞLU’NDAN GOHOR İÇİN KİŞİSEL YORUM

Aşkın Güngör’ün Gohor serisini okumaya başladım. Kalemine Mesih’in Klonu ve Aşk-ı Muamma adlı eserlerinden aşina olduğum ve takdir ettiğim yazarın çocuklar ve gençler için yazdığı eserleri de var. Gohor da gençler için yazılmış seri roman. İlk kitap Cam Kent’in sonlarındayım fakat yalnızca bir genç gözünden değil kelli-felli edebiyatçı bakışıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşündürecek alt yapısı, felsefesi ve edebiyatıyla yeterince ilgimi çekti. Hatta “epeydir şöyle su gibi akıp giden iyi bir roman okumamışım meğer” bile dedirtti.

Gohor 3 kitaptan oluşuyor, Cam Kent, Kurtlar Yolu, Kıyametten Sonra… İlk ikisi elimde, kısa sürede üçüncüsünü de edineceğim ve dikkat çekerim, bu kararı daha ilk kitap Cam Kent’i bitirmeden alıyorum.

Gençlere, genç kalanlara ve sıkı edebiyatçılara öneriyorum. Ha bir de edebiyat severlere, otoritelere bir lafım var; sakın 50 yıl yıl sonra Aşkın Güngör’ü Aşkın Güngör yapmayın, bugünden keşfedin, bugünden payelendirin.

Mehmet Mollaosmanoğlu, 4 Nisan 2018

YERYÜZÜ MÜZESİ YAYIMLANDI

Bilimkurgu Kulübü önderliğinde hazırlanan ve 18 Türk yazardan 18 bilimkurgu öyküsüne yer verilen “Yeryüzü Müzesi” İthaki etiketiyle yayımlandı.

“Ruh” adlı öykümle yer aldığım kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için lütfen TIKLAYIN.

YERYÜZÜ MÜZESİ: BİR GEÇİT TÖRENİ

İthaki Yayınlarından çıkan ve Bilimkurgu Kulübü işbirliği ile hazırlanan Yeryüzü Müzesinin editörlüğünü Burak Albayrak üstlenmiş. Sıra dışı kapak tasarımı ise Hamdi Akçay’a ait. Müzenin kapıları Bülent Akkoç’un önsözüyle açılıyor ve yakın zamanda kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’in ülkemiz bilimkurgu okur ve yazarlarına hitaben yazdığı çok özel ve anlamlı mesajıyla sona eriyor.

Yeryüzü Müzesi, biz bilimkurguculara “sınıfsız, sömürüsüz, cinsiyetsiz bir dünya mümkün,” özlemiyle neler yapabileceğimizi anlatmış adeta. Her satırında yepyeni bir ufka yolculuk edeceğiniz seçki, salt bilimkurgusal yönüyle değil Çağdaş Türk Bilimkurgu Edebiyatının ayağa kalktığının da habercisi olduğunu iddia ediyor. Ayrıca satır aralarına gizlenmiş felsefi argümanları ile yapay zekâ, teknoloji, etik, varoluş, felsefe ve bilim gibi kavramların türün kitapları içerisinde ustalıkla işlenebileceğini de göstermiş.

Çağdaş Türk Bilimkurgu Edebiyatına gönül vermiş 18 yazarın, özenle kurgulanmış 18 öyküsü var müzede. “Türkler bilimkurgu yazamaz, yazsa da satamaz…” diyenlerin şaşkın bakışları altında sürüyor Yeryüzü Müzesinin geçit töreni.

Şüphesiz kitapta yer alan yazarlar, kendi okur kitlesini yaratmanın yanı sıra birçok yazar adayına da yol gösterecek ve yepyeni güçlü kalemlerin yetişmesine neden olacaklar. Ne mutlu ki Yeryüzü Müzesi; çürümüş, kof düşüncelerle aralarına aşılmaz mesafeler koymuş ve aydınlık bir geleceğin anahtarını sunmuş bizlere.

Gelelim Müzenin birbirinden güzel öykülerine.

İlk Temas – İsmail Yamanol: Maden işçilerini taşıyan, büyük ve hantal bir uzay gemisiyle çıkılan yolda, bir keşif macerasına tanıklık edeceksiniz. Yer yer heyecanlanacağınız yer yer mekânın kasvetinde boğulacağınız bu öyküyü okurken uzay yolculukları hakkında bir kez daha düşünmeniz gerekebilir.

Büyük Peri – Selim Erdoğan: Osmanlı döneminden kalma sırlarla dolu bir yazlık eve sahip olmak hoşunuza gider sanırım. Ancak bu eve sahip olmak, beklenilmedik tehlikelerin varlığıyla yüzleşmenize neden olabilir. Gerilim dolu satırlar sizleri bekliyor.

Dünya Utanç Günü – Ruhşen Doğan Nar: “İlk taşı en günahsız olanınız atsın,” aranızda günahsız olduğunu iddia eden biri var mı? Teşhir olmak korkusuyla bastırılmış arzular ve gizlenmiş günahlar: Yapay zekânın intikamı gelir bulur sizi! Toplumsal cinsiyet rollerine de atıfta bulanan öykü için seçkinin en iyileri arasında denilebilir.

Tanrıların Doğuşu – Orkun Uçar: Romanı yazılsa yok satar dedirten bir öykü var sırada. Usta kalem, yine sade bir giriş ile her satırında sizi her an ters köşe yapacakmış gibi bir tedirginlikle okutuyor kendisini. Konu ise birçok kimse için mahrem kabul edilebilecek bir yerden geliyor: Tanrılar… Belki de her şey tam da böyle başladı, ne dersiniz? Neden olmasın ki? Sonsuz olasılıklardan sadece birisi bu, hem de bilinenlerden daha heyecanlı…

Bir Sobeski Deneyi – Selin Arapkirli: Ölümlü olmanın vermiş olduğu çaresizlik, bugün olduğu gibi gelecekte de bizi baskılamaya devam edeceğe benziyor. Sonsuza dek yaşamak hayalimize sıkıca sarılırken, sevdiklerimizden de ayrılmayı göze alamıyoruz. Ekonomik adaletsizliğin derinleştiği bir dünyada, tanrı ile şeytan arasında kalan o incecik çizgiyi aşabilecek cesaretiniz var mı?

Angyra: Geleceğin Ütopyası – Çağrı Mert Bakırcı: “Devlet herkese temel yaşam desteği sağlarsa kimse çalışmaz ki…” durun, biliyorum “bi bitmediniz lan,” diyeceksiniz ama sakin olun. Bakırcı, kendisinden de beklenildiği gibi zekice kurgulanmış göndermelerle hilale anlatır gibi anlatıyor emek-sermaye çelişkisini. Kaskatı doğruları ince ince yıpratarak ilerliyor öykü ve geleceğin ütopyası böyle yer buluyor müzede.

Hörgüç – Murat Doğan: Acımasız bir robotun aniden gün yüzüne çıkmasıyla birlikte, o eski zamanlarda yaşanmış kavimler göçü zorunlu bir “hayatta kal” emrine dönüşüyor. Bu yeniden doğuş öyküsünü sindirerek okumanızı tavsiye ediyorum. “Gücün kadar üret, ihtiyacın kadarını al.”

Dünyanın Gizli Sahipleri – Kadri Kerem Karanfil: Dünyanın gizli sahipleri ile tanışmaya hazır mısınız? Yetenekli olmak, ne kazandırır ya da ne kaybettirir? Yanıtını öyküyü bitirdikten sonra verin lütfen. Kötülüğün ve karanlığın dehlizlerinde gezinirken çaresizliğin yeniden doğuşuna tanık olacaksınız.

Q.ı.a.p – Feraye Şahin: Tanrı ve Yaratı kavramlarına yeniden göz atmanızda fayda var. An Meclisinin üyeleri tepenizde bekleşiyorlar. Enki Gemisi Seyir Defterinin sayfaları arasında dolaşırken Q.ı.a.p’lılara ve diğer olası ihtimallere rastlamanız mümkün.

A-t-g-c – Gökcan Şahin: Profesörün ölümünü araştırmak üzere yola çıkan iki polisin, Ulusal Dijital Güvenlik Sistemini ve yapay zekâyı aşan büyük bir problemle başa çıkması konu edinmiş. Öykü bittikten sonra “Böylesi bir amaç için yaratılmış olmamız da mümkün görünüyor,” diyeceğinize eminim.

Robomorfoz – İsmail Yiğit: “Bize bir şey olmaz!” kafasında sevişmeye yeltenenler için açık bir uyarı mektubu niteliğinde Robomorfoz. Aman dikkat diyeyim! Okuduktan sonra, korunmanın sadece sizin için değil insan nesli için de ne kadar elzem veren bir durum olduğunu anlayacaksınız. Tabi bu cümlelerin doğruluğu da görece değişebilir. İyisi mi buna siz karar verin.

Bin Yılın Buluşu Cingöz – Sinan İpek: İnsan zihninin sınırlarını aşan bir uygulama ile insan olma ediminin yeniden tarif edilmesi gerekebilir. Cingöz adında bir dronla muhteşem bir kurguya yelken açtığımız bu öyküde, gezgin dronlar vasıtasıyla okuyacağınız deneyimlerin sizi şaşırtacağını düşünüyorum.

Son Yolculuk – Mikail Boz: Yarplar, Sakalar ve Tusitlerle varoluşsal bir gezinti sizi bekliyor. “Bir kafa ve bir beden; ben ve bedenim mi yoksa ben ve kafam mı?” İnsan, anlam ve felsefe; öykünün özünden yükselen yapıları idrak ederek okuma yapmanızı öneririm.

Selfie – Murat Başekim: Ben ve öteki ben. Milyonlarca ben’in kalabalığında sürüp giden hayatınızın bir “öteki” ile amansız hesaplaşması var sırada. Çıldırmak ve tanrılaşmak arasındaki ikilemin yarattığı korkunç buhranda sürüklenmenizi vaat eden bir öykü ile baş başasınız artık.

Ruh – Aşkın Güngör: Bildiğiniz bütün yaradılış mitlerini bir kenara bıraksanız iyi edersiniz. Ruh’u arayan bir yolculukta tanrılaşan ve çaresizlikle sessizliğe gömülen bir yalnızlık var bu öyküde. “Ruh, umuttu. Tıpkı tanrı gibi, Allah gibi, God gibi, Yahve gibi, Kainat gibi…” Okurken, tasvir edilen tanrısal yalnızlığı derinden soluyacaksınız.

Gaita – Tevfik Uyar: Bir ön keşif gemisindeki mürettebatın Sarı Gezegen’e doğru yolculuğu konu edinmiş. Metabolik faaliyetler, bir varlığın canlı diye nitelendirilmesi için yeterli midir? Yanıtlanması gereken pek çok soru var karşımızda. Sanırım, ilk sorunuz “gaita nedir?” olacak.

Matruşka – Funda Özlem Şeran: Sürpriz sonuyla, bitmesin dedirten türden bir eser çıkmış ortaya. Teknoloji, özgürlük getirecek mi? Bizi güdülmekten kurtarıp yeniden insanlaştıracak mı yoksa tapılacak başka güçler mi keşfedeceğiz? Kafa Kırmak, Siber Reenkarnasyon, Kukla Fuhuş Mafyası, Vergisiz Çocuk Ticareti gibi ilgi çekici kavramlarla yaratılan bu öykü ile hayali güç bir geleceğe yürüyeceğinize kuşku yok.

Akıllı Kapı – Müfit Özdeş: Mars’ın Hellas Platosunda görev yapmakta olan Gözlem İstasyonu çalışanlarının hayatından bir kesit var son olarak. “Nanoyalıtım Hatası” uyarısı ile başlayan hatalar silsilesini okuduktan sonra, “keşke filmi olsa da izlesek,” diye iç geçireceğinize eminim. Mars ve görev tutkunları kaçırmasın.

Varlık Ergen

ORİJİNAL BAĞLANTI

BİR OKURUNDAN GOHOR DEĞERLENDİRMESİ / METİN KARADEMİR

Gohor kitabınızı okudum. Karakterin iç dünyasını iyi anlatmışsınız. Bir de oldukça akıcı yazıyorsunuz. İlk sayfalardan itibaren Gohor’u anladım ve onun için endişelendim. Sanırım çocuklara yönelik çalışmalarınızda da sizi başarılı kılan etken samimiyet duygusu ve akıcılık olsa gerek.

Ölü Kuşlar Bahçesi’ni hiç unutmam sanıyorum. Bir de çocukların Cam Kent’e uğurlanışı çok etkiledi beni. Aslında değerlerin ve bağlılığın ön plana çıktığı köyden, çocukları Cam Kent’e uğurlamaları ne kadar dokunaklı. Orada yaşlı bilgenin “Aslında hepimiz Cam Kent’teki zenginliği aklımızın bir köşesinde hayal etmiyor muyuz?” şeklindeki ifadesi çok anlamlıydı.

Benim babam Almanya’da işçilik yaptı 30 yıl. Türkiye muhafazakâr kültüre sahip bir yerken, bütün o göç dalgaları nasıl gerçekleşti acaba? Demek ki başka parametreler hep vardı. Bir de Cam Kent’e girerken köylülere yaptıkları sterilizasyon içimi acıttı. Babam da türlü sağlık testlerinden geçmiş giderken.

Ya Cam Kent’in arka sokaklari, yer altları? Nerede oralarda refah ve özgürlük? O da bana Almanya’daki kaçak işçileri ve sağlıksız çalışma koşullarını hatırlattı.

Aşkın Bey, ailenizde yurt dışında çalışan oldu mu ya da bunları düşünerek mi yazdınız, yoksa ben böyle mi algıladım hikâyeyi, merak ettim.

Mesihin Klonu’nu okuyacağım şimdi.

Hoşça kalın…

Metin Karademir, Şubat 2017

OKUR METİN KARADEMİR’DEN MESİH’İN KLONU DEĞERLENDİRMESİ

Bugün itibarıyla Mesih’in Klonu’nu bitirdim. Âdet olduğu üzere (tabii büyük keyif alarak) yerli bir yazarın kitabını bitirir bitirmez yorumumu göndermek istedim. Hele bu kişi sizin gibi okurunun yorumunu merak eden bir yazarsa insan daha bir istekle yazıyor.

Bu aralar ben de doktora tezimle uğraştığımdan roman okumaya eskisi kadar zaman ayıramıyorum. Yalnız yüksek okuma hızım ve türe hakimiyetim sayesinde yine de çok uzamadan kitapları bitirmeye çalışıyorum.

Kitabı bitirince giriş kısmında yer alan bir eleştiriyi hatırladım. “Bu kitabın best seller olmamasını anlamak mümkün değil” gibi bir ifadeydi sanırım. Gerçekten de en azından ülkemizde rahatlıkla best selller olacak bir kitap. Aksiyonu, gerilimi, iyi yazılmış diyaloglarıyla adeta sinematografik bir şekilde yazılmış kitap. Üstüne üstlük dinler tarihi, biyoloji gibi alanlardan da belli ki iyi bir kaynak araştırması yapılmış.

Bir de hoşuma giden birkaç ayrıntıyı vermeden geçmek istemiyorum. Kitabın başında tespitler ve ikircikli durumlar verilmişti. Bu bana tez yazdığım için hemen “araştırma kısmında” yer alan bir bölümü çağrıştırdı ve çok hoşuma gitti. Zaten hikâye de bu ikircikli durum ve çatışmadan dallanıp budaklanıyor.

Bir de kitap sanırım üç ana bölüme ve alt bölümlere ayrılmıştı. Buradaki bölüm başlangıçlarında kutsal kitaplardan yapılan alıntılar hem  bölümün habercisi oluyor (bölümle ilgili ufak bir ipucu veriyor)  hem de insana kutsal bir alanda olduğunu hatırlatıyor ve insanı tuhaf bir biçimde ürkütüyordu. İsa Mesih, Mehdi ve Deccal’ın canlı kanlı karşımızda olduğu fikri, onların bilinmez tarihlerine tanıklık yapıyor düşüncesi bile zaten yeterince heyecan verici. Mesela Dan Brown kitaplarında ben bu düzeyde heyecanlanmamıştım. Çünkü bir şekilde o kutsallık atfedilen olay ve kişilerin günümüzdeki temsilcilerini takip ediyorduk. Buradaysa olay tamamen dinleri ve onların en önemli mitlerinin kişilerini karşımıza çıkarıyor. Benzer bir heyecanı The Man from Earth filminde yaşadığımı hatırlıyorum. Anlatıcının İsa olduğunu anlayan karakterler kadar ben de heyecanlanmıştım. İşte bu kitap da bana böyle bir heyecanı yaşattı.

Bu arada ne kadar kitabın içini de okusam kapak her zaman satın alma davranışımı etkiliyor. Kitabın kapak tasarımı ve karakterin gözündeki kabartmaya bayıldım.

Kısacası sadece bilim kurguya meraklı okurların değil aksiyon ve gizem peşinde olan tüm okurların keyif alarak okuyabileceği bir kitap bence Mesih’in Klonu.

Metin Karademir, 17 Şubat 2017, Kişisel Yorum

İKİ KİTAP: GOHOR CAM KENT VE GOHOR KURTLAR YOLU / BİLGİN ADALI / CUMHURİYET KİTAP

Okumaya başladığında elinden bırakamıyor insan. Güzel kurgulanmış çok ilginç bir roman.

Bilimkurgu romanlarda sıkça rastladığımız bir teması var: O hep korktuğumuz nükleer savaş felaketi yaşanmış dünyamızda. Yeni bir düzen kurulmuş çok uzun yıllar sonra. Bir fanusun içinde, yeni toplumsal yapı oluşturarak, uygarlığın nimetleriyle yaşayan, o fanusun dışında, sınırlı olanaklarla, biraz ilkel ama doğal bir yaşam sürdüren iki ayrı topluluk var. Egemen olan fanusun içindekiler. Bir gün dışarıdan içeriye, aykırı bir oğlan girer, ve… Ve olaylar başlar…

Ray Bradbury’den Asimov’a pek çok usta bilimkurgu yazarının kitaplarını okudum bugüne kadar. [1] Aşkın Güngör’ün Gohor’u, gerçekten her şeyiyle güzel bir bilimkurgu romanı. Daha önce okuduğum batılı bilimkurgu yazarlarının çoğuyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir roman.

Gohor iki cilt halinde yayınlanmış. İlk cilt Cam Kent’te, genç Gohor’un yeryüzündeki bildiğimiz düzeni altüst eden büyük savaş sonrasında ortaya çıkan yaşama biçimlerinden biri olan, kırsal alanda, doğal, köy ortamı içindeki yaşamı sergileniyor. Yoksul ve olanaksızlıklar içinde de olsa, kitabın yeğlediği, okuyucuya önerdiği yaşama biçimi bu. Ancak, genç Gohor bir yolculuğa çıkıyor. Yolculuğun ilk durağı, kitaba adını veren Cam Kent. Burası bir fanus içinde, doğal iklim koşullarından vb. tümüyle arındırılmış yapay bir kent.

Gününgülü (doğal köy ortamı) ve Cam Kent Ramelya, Arthur C. Clarke’ın “The City and the Stars” (Kent ve Yıldızlar)[2] kitabını anımsattı bana. Orada da, büyük savaşlar ve yıkımlar sonrasında oluşup gelişmiş iki ayrı yaşam biçimi vardır. Fanus içindeki kentte sonsuz yaşam olanağı kazanmış ama duygudan, heyecandan büyük ölçüde yoksun insanlar ve doğal ortamda ilkel koşullarda ama doğallıklarıyla yaşayan insanlar.

Gohor’un ilk yolculuğu, okuyucuyu doğal ortamdan koparıp fanus içindeki yapay yaşama götürüyor. Birbiriyle çelişen bu iki ortamı bir anlamda karşılaştırıp sevgiyle buluşturuyor. Fanus altındaki yapay düzenin, sevgiyi yok ettiği noktada, o sevginin peşinden koşan iki (aslında üç) gencin yapay düzene başkaldıran bir grupla buluşması ve Fanus’un dışına çıkıp ellerinden alınan robot dadının[3] bulunması ve geri getirilmesi kararıyla son buluyor romanın ilk cildi.

İkinci cilt Kurtlar Yolu, Ramelya’dan başlayan ve ilk ciltte yalnızca söylenti olarak sözü edilen, farklı biçimlerde yaşayan (ya da artık yaşamayan) insan topluluklarının keşfedildiği uzun bir yolculuğu anlatıyor. Ana tema “sevgi” bu yolculukta. Bir robotun insanlara duyduğu, aslında mekanik bir bozukluktan kaynaklanan sevgiyle başlıyor her şey. Kendilerini seven robota aynı duygularla bağlı olan iki genç (üç kişi ve minik bir robot da katılıyor onlara) güç bir yolculuğa çıkıyorlar ve yalnızca söylencelerde adı geçen, bildiğimiz uygarlığın çöküşüyle ortaya çıkmış, yukarıda değindiğim köy-kent yapısının çok dışında kalmış yaşama biçimleriyle karşılaşıyorlar. Uzun bir yolculuğun ve gerçekten ilginç serüvenlerin sonunda Gohor… Bırakın onu da yazmayayım. Okuyucu, okuyarak keşfetsin.

Özellikle ikinci kitapta, sevgi de; sevgisizlik de doruk noktada… Gününgülü’nde sevginin zaferini, Ramelya’da ise özellikle politik çıkarlara dayalı sevgisizliğin egemen olduğunu açıkça görüyoruz.

Takıldığım iki nokta var, onları belirtmeliyim: Kitabın başında, oyunları, davranışları, dünyayı algılamalarıyla 6, 7, en çok 8 yaşlarındaki çocukların davranışlarını sergileyen çocuklar, özellikle baş kişi Gohor, fanusun altındaki kente girdikten sonra yirmili yaşlara girmiş ya da girmek üzere olan gençler gibi davranışlar sergiliyorlar. Oysa, iki kitap arasında bir zaman sürekliliği var, zamanda sıçrama yok.

Takıldığım ikinci şeyse, kitap içinde, kullanılan kişi ve yer adlarının okunma güçlüğü. Bunların anlamsızlığına açıklık getiriyorsa da yazar, ses benzeşmelerinden yararlanarak okunması daha kolay, daha akılda kalıcı isimler kullanabilirdi. Kullanılan adların çoğunda, yabancı dillerde bile insanların dilini zorlayacak birbiriyle çok uyumsuz sesler var. Dikkatli bir okuyucu, ikinci kitabın (Kurtlar Yolu) 136. sayfasında buna ilişkin bir açıklamayı yakalayabilecektir: “İsimlerin ne önemi var ki? Birisini ifade etmesini dilediğin bir sıfatı al, parçala, hecele, ters yaz, düz yaz, olsun sana isim.” Güngör burada, isimlerle, evirmece (anagram) yoluyla verdiği iletilerin ipucunu vermiş. Gerçekten de adlar irdelendiğinde (özellikle ikinci kitapta), heceleri tersine okuyarak anlamlı sözcüklere ulaşabiliyorsunuz. Birkaç örnek: Edilnerrel – Delirenler, Aznamıc – Zamancı, Ubadyaın – Bu da aynı, Lügya – Gülay, Oramnınosun – Romanın sonu, Yavanaısın – Vay anasını gibi… Meraklı okuyucunun da bu oyunu keyifle oynayabilmesi için, çözdüğüm öteki adları yazmayacağım. Bu evirmece adlarla sanki bir alt metin oluşturuyor Güngör. Doğrusu bana pek ilginç geldi.

Aşkın Güngör, evrensel bir sevgi motifini iletmeye çalışıyor okuyucusuna. Garip bir duygu ama, sanki, sonraki kitaplarında, R. Tagore ve Hermann Hesse ile buluşacakmış gibi bir duyguya kapıldım “Gohor”larını okuyunca. Yalnız, belli ki ikinci cilt “Kurtlar Yolu”nu yazarken yorulmuş, ya da sıkılmış biraz. Öykünün üçüncü cildini oluşturabilecek olayların tümünü ve sonraki olayların nasıl gelişebileceği konusundaki ipuçlarını, ikinci cildin son iki sayfasında özetleyivermiş. Yazmak, ince bir danteli işlemek gibidir. Sabır ister. Aşkın Güngör’e biraz daha sabırlı olmasını öneririm. Sabır, özellikle işlediği evrensel sevgi, evrensel bütünlük gibi konularda onu geliştirecektir.

Bir de kınama: Gohor’ların “gençlik kitapları” etiketiyle yayınlanmış olmasını yadırgadım doğrusu. Hiç de genç sayılmayan ben bile çok severek okudum iki cildini de. Ben, duygu olarak genç kalabilmiş olabilirim ama, Gohor’lar da benim yaşımdaki bilim kurgu okurlarına seslenebilecek düzeyde kitaplar. Bence “gençlik” etiketiyle, genç olmayan okurlar dışlanmış oluyor. Niye ki? Dedim ya, ben severek okudum. Okumada yeni tatlar arayan herkese öneriyorum. En azından okuduğunuz kitabın “sınıflandırması” içinde “genç” olursunuz.

[1] “Lord of the Rings”, “The Dune” vb. yapıtlar, global ün kazanıp Hollywood malzemesi olmazdan çok önce benim başucu kitaplarım olmuşlardı, ikişer üçer kez okudum her birini aynı keyifle. Bu açıdan baktığımda, kendimi uzman bir bilimkurgu okuyucusu olarak niteleyebilirim. Unutmadan eklemeliyim, başlanmış, okul çantam çalındığı için onunla birlikte yitip gitmiş kocaman bir sarı defterde 1958’de yazmaya başladım ilk romanım (sanırım yarısı değilse bile çeyreği tamamlanmıştı) bir bilimkurguydu. O yıllarda Çağlayan Yayınevinin çıkardığı bir bilimkurgu dizisi vardı, sanırım on iki kitap çıktı o diziden, en hararetli okuyucularından biriydim. Yani kerameti kendinden menkul bir bilimkurgu uzmanı (ya da yargıcısı) değilim, bu konuya açıklık getirmek için kendimden söz ettim biraz…

[2] Şehir ve Yıldızlar adıyla İthaki Yayınevi tarafından basıldı Türkçe çevirisi. (1999)

[3] Burada, portresi çizilen robot dadının, Asimov’un robot dadılarından en azından birkaçında görülen “mulfunction” (teknik arıza diye çevireceğim bunu) nedeniyle insansı duygulara sahip olması, insan gibi davranması “bozukluğu”nun ustaca kullanılmış olduğunu belirtmeliyim. Robot gibi değil de insan gibi davranan, “bozuk” bir robot dadıdır Deyda. Asimov bu davranış bozukluklarını robot psikologları tarafından inceletir, ilginç sonuçlara ulaşır. Benzer robotları Ray Bradbury’de de bulabiliriz.

Bilgin Adalı, Cumhuriyet Kitap, 2005