YAZAR MEHMET MOLLAOSMANOĞLU’NDAN GOHOR İÇİN KİŞİSEL YORUM

Aşkın Güngör’ün Gohor serisini okumaya başladım. Kalemine Mesih’in Klonu ve Aşk-ı Muamma adlı eserlerinden aşina olduğum ve takdir ettiğim yazarın çocuklar ve gençler için yazdığı eserleri de var. Gohor da gençler için yazılmış seri roman. İlk kitap Cam Kent’in sonlarındayım fakat yalnızca bir genç gözünden değil kelli-felli edebiyatçı bakışıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşündürecek alt yapısı, felsefesi ve edebiyatıyla yeterince ilgimi çekti. Hatta “epeydir şöyle su gibi akıp giden iyi bir roman okumamışım meğer” bile dedirtti.

Gohor 3 kitaptan oluşuyor, Cam Kent, Kurtlar Yolu, Kıyametten Sonra… İlk ikisi elimde, kısa sürede üçüncüsünü de edineceğim ve dikkat çekerim, bu kararı daha ilk kitap Cam Kent’i bitirmeden alıyorum.

Gençlere, genç kalanlara ve sıkı edebiyatçılara öneriyorum. Ha bir de edebiyat severlere, otoritelere bir lafım var; sakın 50 yıl yıl sonra Aşkın Güngör’ü Aşkın Güngör yapmayın, bugünden keşfedin, bugünden payelendirin.

Mehmet Mollaosmanoğlu, 4 Nisan 2018

BİR OKURUNDAN GOHOR DEĞERLENDİRMESİ / METİN KARADEMİR

Gohor kitabınızı okudum. Karakterin iç dünyasını iyi anlatmışsınız. Bir de oldukça akıcı yazıyorsunuz. İlk sayfalardan itibaren Gohor’u anladım ve onun için endişelendim. Sanırım çocuklara yönelik çalışmalarınızda da sizi başarılı kılan etken samimiyet duygusu ve akıcılık olsa gerek.

Ölü Kuşlar Bahçesi’ni hiç unutmam sanıyorum. Bir de çocukların Cam Kent’e uğurlanışı çok etkiledi beni. Aslında değerlerin ve bağlılığın ön plana çıktığı köyden, çocukları Cam Kent’e uğurlamaları ne kadar dokunaklı. Orada yaşlı bilgenin “Aslında hepimiz Cam Kent’teki zenginliği aklımızın bir köşesinde hayal etmiyor muyuz?” şeklindeki ifadesi çok anlamlıydı.

Benim babam Almanya’da işçilik yaptı 30 yıl. Türkiye muhafazakâr kültüre sahip bir yerken, bütün o göç dalgaları nasıl gerçekleşti acaba? Demek ki başka parametreler hep vardı. Bir de Cam Kent’e girerken köylülere yaptıkları sterilizasyon içimi acıttı. Babam da türlü sağlık testlerinden geçmiş giderken.

Ya Cam Kent’in arka sokaklari, yer altları? Nerede oralarda refah ve özgürlük? O da bana Almanya’daki kaçak işçileri ve sağlıksız çalışma koşullarını hatırlattı.

Aşkın Bey, ailenizde yurt dışında çalışan oldu mu ya da bunları düşünerek mi yazdınız, yoksa ben böyle mi algıladım hikâyeyi, merak ettim.

Mesihin Klonu’nu okuyacağım şimdi.

Hoşça kalın…

Metin Karademir, Şubat 2017

İKİ KİTAP: GOHOR CAM KENT VE GOHOR KURTLAR YOLU / BİLGİN ADALI / CUMHURİYET KİTAP

Okumaya başladığında elinden bırakamıyor insan. Güzel kurgulanmış çok ilginç bir roman.

Bilimkurgu romanlarda sıkça rastladığımız bir teması var: O hep korktuğumuz nükleer savaş felaketi yaşanmış dünyamızda. Yeni bir düzen kurulmuş çok uzun yıllar sonra. Bir fanusun içinde, yeni toplumsal yapı oluşturarak, uygarlığın nimetleriyle yaşayan, o fanusun dışında, sınırlı olanaklarla, biraz ilkel ama doğal bir yaşam sürdüren iki ayrı topluluk var. Egemen olan fanusun içindekiler. Bir gün dışarıdan içeriye, aykırı bir oğlan girer, ve… Ve olaylar başlar…

Ray Bradbury’den Asimov’a pek çok usta bilimkurgu yazarının kitaplarını okudum bugüne kadar. [1] Aşkın Güngör’ün Gohor’u, gerçekten her şeyiyle güzel bir bilimkurgu romanı. Daha önce okuduğum batılı bilimkurgu yazarlarının çoğuyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir roman.

Gohor iki cilt halinde yayınlanmış. İlk cilt Cam Kent’te, genç Gohor’un yeryüzündeki bildiğimiz düzeni altüst eden büyük savaş sonrasında ortaya çıkan yaşama biçimlerinden biri olan, kırsal alanda, doğal, köy ortamı içindeki yaşamı sergileniyor. Yoksul ve olanaksızlıklar içinde de olsa, kitabın yeğlediği, okuyucuya önerdiği yaşama biçimi bu. Ancak, genç Gohor bir yolculuğa çıkıyor. Yolculuğun ilk durağı, kitaba adını veren Cam Kent. Burası bir fanus içinde, doğal iklim koşullarından vb. tümüyle arındırılmış yapay bir kent.

Gününgülü (doğal köy ortamı) ve Cam Kent Ramelya, Arthur C. Clarke’ın “The City and the Stars” (Kent ve Yıldızlar)[2] kitabını anımsattı bana. Orada da, büyük savaşlar ve yıkımlar sonrasında oluşup gelişmiş iki ayrı yaşam biçimi vardır. Fanus içindeki kentte sonsuz yaşam olanağı kazanmış ama duygudan, heyecandan büyük ölçüde yoksun insanlar ve doğal ortamda ilkel koşullarda ama doğallıklarıyla yaşayan insanlar.

Gohor’un ilk yolculuğu, okuyucuyu doğal ortamdan koparıp fanus içindeki yapay yaşama götürüyor. Birbiriyle çelişen bu iki ortamı bir anlamda karşılaştırıp sevgiyle buluşturuyor. Fanus altındaki yapay düzenin, sevgiyi yok ettiği noktada, o sevginin peşinden koşan iki (aslında üç) gencin yapay düzene başkaldıran bir grupla buluşması ve Fanus’un dışına çıkıp ellerinden alınan robot dadının[3] bulunması ve geri getirilmesi kararıyla son buluyor romanın ilk cildi.

İkinci cilt Kurtlar Yolu, Ramelya’dan başlayan ve ilk ciltte yalnızca söylenti olarak sözü edilen, farklı biçimlerde yaşayan (ya da artık yaşamayan) insan topluluklarının keşfedildiği uzun bir yolculuğu anlatıyor. Ana tema “sevgi” bu yolculukta. Bir robotun insanlara duyduğu, aslında mekanik bir bozukluktan kaynaklanan sevgiyle başlıyor her şey. Kendilerini seven robota aynı duygularla bağlı olan iki genç (üç kişi ve minik bir robot da katılıyor onlara) güç bir yolculuğa çıkıyorlar ve yalnızca söylencelerde adı geçen, bildiğimiz uygarlığın çöküşüyle ortaya çıkmış, yukarıda değindiğim köy-kent yapısının çok dışında kalmış yaşama biçimleriyle karşılaşıyorlar. Uzun bir yolculuğun ve gerçekten ilginç serüvenlerin sonunda Gohor… Bırakın onu da yazmayayım. Okuyucu, okuyarak keşfetsin.

Özellikle ikinci kitapta, sevgi de; sevgisizlik de doruk noktada… Gününgülü’nde sevginin zaferini, Ramelya’da ise özellikle politik çıkarlara dayalı sevgisizliğin egemen olduğunu açıkça görüyoruz.

Takıldığım iki nokta var, onları belirtmeliyim: Kitabın başında, oyunları, davranışları, dünyayı algılamalarıyla 6, 7, en çok 8 yaşlarındaki çocukların davranışlarını sergileyen çocuklar, özellikle baş kişi Gohor, fanusun altındaki kente girdikten sonra yirmili yaşlara girmiş ya da girmek üzere olan gençler gibi davranışlar sergiliyorlar. Oysa, iki kitap arasında bir zaman sürekliliği var, zamanda sıçrama yok.

Takıldığım ikinci şeyse, kitap içinde, kullanılan kişi ve yer adlarının okunma güçlüğü. Bunların anlamsızlığına açıklık getiriyorsa da yazar, ses benzeşmelerinden yararlanarak okunması daha kolay, daha akılda kalıcı isimler kullanabilirdi. Kullanılan adların çoğunda, yabancı dillerde bile insanların dilini zorlayacak birbiriyle çok uyumsuz sesler var. Dikkatli bir okuyucu, ikinci kitabın (Kurtlar Yolu) 136. sayfasında buna ilişkin bir açıklamayı yakalayabilecektir: “İsimlerin ne önemi var ki? Birisini ifade etmesini dilediğin bir sıfatı al, parçala, hecele, ters yaz, düz yaz, olsun sana isim.” Güngör burada, isimlerle, evirmece (anagram) yoluyla verdiği iletilerin ipucunu vermiş. Gerçekten de adlar irdelendiğinde (özellikle ikinci kitapta), heceleri tersine okuyarak anlamlı sözcüklere ulaşabiliyorsunuz. Birkaç örnek: Edilnerrel – Delirenler, Aznamıc – Zamancı, Ubadyaın – Bu da aynı, Lügya – Gülay, Oramnınosun – Romanın sonu, Yavanaısın – Vay anasını gibi… Meraklı okuyucunun da bu oyunu keyifle oynayabilmesi için, çözdüğüm öteki adları yazmayacağım. Bu evirmece adlarla sanki bir alt metin oluşturuyor Güngör. Doğrusu bana pek ilginç geldi.

Aşkın Güngör, evrensel bir sevgi motifini iletmeye çalışıyor okuyucusuna. Garip bir duygu ama, sanki, sonraki kitaplarında, R. Tagore ve Hermann Hesse ile buluşacakmış gibi bir duyguya kapıldım “Gohor”larını okuyunca. Yalnız, belli ki ikinci cilt “Kurtlar Yolu”nu yazarken yorulmuş, ya da sıkılmış biraz. Öykünün üçüncü cildini oluşturabilecek olayların tümünü ve sonraki olayların nasıl gelişebileceği konusundaki ipuçlarını, ikinci cildin son iki sayfasında özetleyivermiş. Yazmak, ince bir danteli işlemek gibidir. Sabır ister. Aşkın Güngör’e biraz daha sabırlı olmasını öneririm. Sabır, özellikle işlediği evrensel sevgi, evrensel bütünlük gibi konularda onu geliştirecektir.

Bir de kınama: Gohor’ların “gençlik kitapları” etiketiyle yayınlanmış olmasını yadırgadım doğrusu. Hiç de genç sayılmayan ben bile çok severek okudum iki cildini de. Ben, duygu olarak genç kalabilmiş olabilirim ama, Gohor’lar da benim yaşımdaki bilim kurgu okurlarına seslenebilecek düzeyde kitaplar. Bence “gençlik” etiketiyle, genç olmayan okurlar dışlanmış oluyor. Niye ki? Dedim ya, ben severek okudum. Okumada yeni tatlar arayan herkese öneriyorum. En azından okuduğunuz kitabın “sınıflandırması” içinde “genç” olursunuz.

[1] “Lord of the Rings”, “The Dune” vb. yapıtlar, global ün kazanıp Hollywood malzemesi olmazdan çok önce benim başucu kitaplarım olmuşlardı, ikişer üçer kez okudum her birini aynı keyifle. Bu açıdan baktığımda, kendimi uzman bir bilimkurgu okuyucusu olarak niteleyebilirim. Unutmadan eklemeliyim, başlanmış, okul çantam çalındığı için onunla birlikte yitip gitmiş kocaman bir sarı defterde 1958’de yazmaya başladım ilk romanım (sanırım yarısı değilse bile çeyreği tamamlanmıştı) bir bilimkurguydu. O yıllarda Çağlayan Yayınevinin çıkardığı bir bilimkurgu dizisi vardı, sanırım on iki kitap çıktı o diziden, en hararetli okuyucularından biriydim. Yani kerameti kendinden menkul bir bilimkurgu uzmanı (ya da yargıcısı) değilim, bu konuya açıklık getirmek için kendimden söz ettim biraz…

[2] Şehir ve Yıldızlar adıyla İthaki Yayınevi tarafından basıldı Türkçe çevirisi. (1999)

[3] Burada, portresi çizilen robot dadının, Asimov’un robot dadılarından en azından birkaçında görülen “mulfunction” (teknik arıza diye çevireceğim bunu) nedeniyle insansı duygulara sahip olması, insan gibi davranması “bozukluğu”nun ustaca kullanılmış olduğunu belirtmeliyim. Robot gibi değil de insan gibi davranan, “bozuk” bir robot dadıdır Deyda. Asimov bu davranış bozukluklarını robot psikologları tarafından inceletir, ilginç sonuçlara ulaşır. Benzer robotları Ray Bradbury’de de bulabiliriz.

Bilgin Adalı, Cumhuriyet Kitap, 2005

ABECE DERGİSİ SÖYLEŞİSİ / 2004

“Sorunların Anahtarı Kendinize Duyduğunuz İnançtadır…”

Aşkın Güngör nasıl bir öğrenciydi? Öğrencilik yıllarınızdan söz eder misiniz? Unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?

Size denk sınıflarda eğitim aldığım yıllar bin dokuz yüz seksenlerdi. Derslerimde başarılı olmayı seven bir öğrenciydim; ama hiçbir zaman notlar konusunda fazla hırslı olmadım (Yine de yıl sonu karnemin yanında bir teşekkür ya da takdir belgesi görmek sevdiğim bir şeydi).

Okulu ve öğretmenlerimi bana sundukları özgür düşünce oranında sevdim hep. Karşısındaki öğrencileri zengin cevherler olarak görmeyen, ezberci ders anlatım modelini kabullenen ve bırakın öğrencisini, kendisini bile geliştirme gereği hissetmemiş öğretmenlerle aram hiç iyi olmadı. Bunu “isyankarlık” olarak algılamayın; demeye çalıştığım, yüreğimde özel bir yere sahip olan öğretmenlerim bugün bile minnetle andığım kılavuzlardır, diğerleri ise hak ettikleri gibi unutulup gitmiştir.

Okul anıma gelince…

Özellikle, rehberlik derslerimizde Kenan Kablan adlı bir arkadaşımla birlikte sınıfa piyesler sahnelerdik. Genellikle mizahi unsurları olan, doğaçlama piyesler olurdu bunlar. Yine o piyeslerden birinde, Kenan huysuz, yaramaz, hazırcevap bir öğrenciyi, ben de onunla nasıl başa çıkacağını düşünen bir öğretmeni canlandırıyordum. Öğretmenin masasını da oyun alanı olarak kullanıyorduk. Kenan tahtanın mahcup duruyor; ben de ona çıkışıyordum. Bir ara ayağa fırlayıp bağırıp çağırdım. Tekrar hiddetle sandalyeme çömeldim ki, aman Allah’ım, sandalye yerinde yok! “Gümbür” diye yere yuvarlandım. Üstüm başım tebeşir tozu içinde. Meğer ben fark etmeden öğretmenin masasının altından geçen bir başka arkadaşımız, İbrahim, sandalyeyi çekmiş altımdan. Ayağa kalktığımda ne olduğunu anlamaya çalıştığım kısacık birkaç saniye ardından, son derece profesyonelce bir tavırla, sanki o arkadaş da oyunun içendeymiş gibi ona da çatmaya başladım. Eh, altımdan sandalyeyi çekerek beni küçük düşürmesinin cezasını da cetvelle kendisini döverek çıkardım tabii.

Çocukken büyüyünce ne olmak isterdiniz?

Çocukken ne olmak istediğime asla net olarak karar verememiştim doğrusu. Ama kurduğum hayallerde insanlığa yardım eden bir kahraman olarak kurgulardım kendimi. Yazar olmak ise “doktor olacağım, mühendis olacağım” şeklindeki net cümlelerle alınacak bir karar değildir. Bu, içinizde, aklınızda, yüreğinizde dönüp duran cümleleri kağıda geçirmeye başladığınız an şekillenmeye başlayan bir şeydir. Bir kere içinizde illaki, öyle ya da böyle, bir yazım yeteneği olmalı, o yeteneği yazarak, hep, ama hep yazarak geliştirmelisiniz. Ben aklımdaki düşleri ve düşünceleri diğer insanlarla paylaşacak olmanın büyük keyfi nedeniyle başladım yazmaya, geçici olan yaşamdan geriye, hiç değilse, kurduğum cümleler ve cümlelerde şekillenen “akıl” kalsın istedim. Çünkü insan değilse de yazı ölümsüzdür, yazının can verdiği düşünce ölümsüzdür.

Kitap okumayı seven bir öğrenci miydiniz? Sizi bu konuda destekleyenler oldu mu?

Tam bir kitap kurduydum. Yırtık bir gazete parçasını bile kıyı bucak okuduğumu hatırlıyorum. Hikaye kitapları, romanlar kadar o dönemlerde revaçta olan çocuk dergileri de elimden bırakamadığım dostlardandı. Burada şunu da belirtmek istiyorum: Büyük çoğunluğun körlemesine söyleyip durduğunun aksine çizgi romanlar “kötü yayın” değildir. Çocuğun ya da genç okurun okumaya ilgisini arttırdıkları gibi, kişilik gelişimine de olumlu etkileri vardır. Ama mutlak ki her basılı yayında olduğu gibi çizgi romanda da seçici davranmanız ve ders çalışmanız gereken saatler ile okuyacağınız saatleri birbirlerinden ayırmanız gerekmektedir.

Çevremde beni okumaya teşvik edenler, başta, cesaretlendirici ve ilgili yaklaşımlarıyla annem ile babam, sonra da ilkokul öğretmenim Zehra Küçük’tü.

Kitaplarınızda neden gerçek ve gerçek dışı olaylar birlikte yer alıyor?

Gerçek ve gerçek dışı olaylar kitaplarımda iç içedir, bu doğru. Bu yazım biçimimin özel bir amacı yok. Sadece okumayı sevdiğim tarzdaki eserleri yazmaya çabalıyorum. Hayatın öğretilerini yavan konular içine sıkıştırarak aktarmak çok doğru gelmiyor bana. Dediğim gibi, okumayı sevdiğim şeyleri yazıyorum ve başka türlüsünün de çok samimi olacağına inanmıyorum.

Nasıl yazıyorsunuz? Bir ilham kaynağınız var mı?

İşlediğim konular ilk önce genel hatlarıyla zihnimde şekilleniyor. Daha sonra konuların ayrıntılarını mümkün olduğunca sessiz anlarla belirliyor, notlar alıyor, en sonunda da bilgisayar başına geçerek yazmaya başlıyorum. İlham dediğiniz şey hayatın aklınızda ışıldattığı öğretilerdir. Bu öğretilerin içinden neleri yorumlar, neleri aktarmak isterseniz cümleleriniz bunlardan oluşur.

Yerinde olmak istediğiniz bir roman kahramanı oldu mu hiç? Gohor gibi bir çocuk olmak ister miydiniz?

Yerinde olmayı dilediğim roman kahramanı, ilk gençlik yıllarımdan beri hep Tom Sawyer’di. Mark Twain’in aktardığı maceralarda oluşturduğu karakteri öyle benimsemiştim ki gözümü kapadığımda kendimi Tom Sawyer’in yaşadığı yerlerde görmek en büyük keyiflerimden olmuştu. Gohor gibi bir çocuk olmak ister miydim? Doğrusu Gohor’un inandıkları uğruna giriştiği mücadele cesaret gerektiriyor… Ve evet, Gohor gibi bir çocuk olmak isterdim.

Çocukları sevdiğiniz için mi çocuk kitapları yazıyorsunuz?

Çocukları sevmeden onlar için eserler üretmenin mümkün olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla, tabii ki seviyorum çocukları.

Bir de şiir kitabı yayımlamışsınız. Şiirlerinizi de çocuklar için mi yazıyorsunuz? Dergimizde bir şiirinizi yayımlayabilir miyiz?

Şiirlerimi çocuklara yönelik yazmıyorum. Çünkü genel sanının aksine, çocuk için yazmak güçtür; hele ki çocuk için şiir yazmak daha da güçtür. Yine de bin dokuz yüz seksenli yıllarda, sizlerin yaşlarındayken yazdığım bir şiirimi gönderiyorum derginiz için. Bu dizelerin sizlere de bir şeyler ifade edeceği düşüncesindeyim. İnşallah yanılmam.

İyi birer okur olabilmemiz için bize neler önerirsiniz?

İyi birer okur olmanız için önerebileceğim şeyler çok fazla değil. Kabul edersiniz ki başarılı olunmak istenen her iş gibi okumaya da sevgi ile sarılmak gerekir. Kitapları elinize bir yükümlülük gibi değil, çok sevdiğiniz birer dost gibi almalısınız. Ayrıca mümkün olduğunca okumaktan keyif aldığınız türden eserleri elinize almalısınız ki kitaplarla geçirdiğiniz zamanın sıkıcı olmaması mümkün olsun. Böylece, çok da uzun olmayan bir süre sonunda kitapların asla vazgeçemeyeceğiniz dostlarınızdan olduğunu göreceksiniz.

Tüm bu cümleler sonrasında sorularınıza tatmin edici cevaplar verebilmiş olmayı ümit ederek gözlerinizden öpüyor, sizin adınızdan hareketle tüm arkadaşlarınıza mutlu hayatlar diliyorum.

İçinizdeki kudreti bilin arkadaşlar ve kendinizi hiçbir şart altında küçük görmeyin, olur mu? Her sorunun anahtarı yüreğinizde, kendinize duyduğunuz inançtadır. Hepinizi seviyorum.

Şimdi de söz verdiğim şiir:

UMUT

Uyumak istiyorum gökyüzünün enginliklerinde

Bulutlar yatağım, yıldızlar yorganım olsun

Mutlu bir ürperti hissedeyim kalbimin derinliklerinde

Kulaklarım yıldızların sevinç çığlığıyla dolsun

Uyumak istiyorum kainatın derinliklerinde

Gezegenler uykum, esrarlı Halley rüyam olsun

Görsün insanlar beni aşağılardan

Sönük bir yıldız sansınlar, ne çıkar, olsun.

Hep arzuluyorum, bir çocuğun sevinç çığlığında

Bir annenin umutla gülen yüzünde rüyalara dalmayı

Bir mutluluğun sevinç gözyaşına dönüştüğü gecede

Bakarak gülen yıldızlara mutlu insan olmayı.

Dilan Güngördü – Türkü Tosun, ABECE Dergisi, 2004

BİLİM KURGU VE GOHOR ÖRNEĞİ / NECDET NEYDİM

İnsanoğlu korkularını ve düşlerini olağanüstülüklerle süsleyerek hem onlarla başa çıkmaya hem de başa çıkacak yolları bulmaya çalışmıştır. Antik çağlarda masallar ve destanlarda yarattığı olağanüstülükler, hem düş gücünü ortaya koymuş; hem de bu düş gücü ile yarattığı kahramanlarla sorunlarının üstesinden gelmeyi başarmışlardır.

Bilim ve tekniğin baş döndürücü gelişimi, deneyler ve bu deneylerin ortaya koyduğu sonuçlar normal bir insanın kavrama sınırlarının dışına çıkmış ve bu sınırsızlık kendi kabul edilebilirliğini bilim kurgu ürünlerle sağlama yolunu seçmiştir. Aklının yetmediğini düşleriyle kavramaya çalışmak da diyebiliriz buna.

Uzay çalışmaları, nükleer, kimyasal silahlar ve ürünler, gen teknolojisinin gelişimi, bilişim sektöründeki baş döndürücü ilerlemeler insanlık adına kimileri için olumluluk, kimileri içinse ciddi sorunları ve tehlikeleri beraberinde getiriyor.

Bilim kurgu yazarı yaşanan gerçekliklerle birlikte, yaşanmış (geçmiş), yaşanacak (gelecek) gerçeklikleri düşsel ancak bilimsel verilerle destekleyen bir kurguda anlatır. Bugünkü verilerle henüz tam açıklanamasa da bilimsel olarak olmazlığı tam söylenemeyen, hatta bilim adamının da düşlerini süsleyen bazı konular bilimkurguda kendine özgürlük alanı bulur.

Jules Verne’in yazdığı bilim kurgu kitapların yayımlandığı dönemde kitaplarda sözü geçen bilimsel düşler o dönemde gerçekleşmemişti. Günümüzde, orada sözü edilen düşler bugünün doğal gerçeklikleri halini almıştır. Sokaktaki insanın bile doğal karşıladığı ve sorgulamadığı olağanlığa bürünmüştür.

Bilim kurguyu, mitolojiden, masaldan ve fantastikten ayıran yönü gerçekleşebilirlik olasılığının varlığıdır. Mitoloji, masal ve fantastik ise aslında gerçekliğin gerçeküstü bir düzleme taşınması ve o gerçeklikle daha rahat karşılaşma olanağının sağlanması sürecidir. Birincide akıl, duygu, düş harmanlanırken, ikincide bilinçaltı ve duygusal düzlem daha bir öne çıkmaktadır.

Bilim kurgu özellikle uzay gezileri, zaman içinde yolculuk, boyut, mekân değiştirme, başka evrenlerden gelenlerle karşılaşma, uzayda ortaya çıkan savaşlar, uzayın getirdiği bilinmezliklerle ve canavarlarla mücadele, geleceğe (tarihin akışına) müdahalelerle uğraşır. Bilim kurgu edebiyatının köklerinin ikinci yüzyılda yaşamış olan Lukianos’a kadar uzandığı iddia edilir (krş. Duru 1973). Lukianos, Ataç tarafından dilimize çevrilmiş Olmuş Bir Öykü isimli eserinde denize açılan kahramanın bir fırtınayla aya fırlatıldığını ve orada, aylı ve güneşlilerin savaşlarına tanık olduğundan ve yaşanan serüvenlerin ardından dünyaya geri döndüğünden söz eder. Duru, Lukianos’un bu eserini Heredot ve Homeros’la dalga geçmek için yazdığından bahseder. Lukianos bu eseriyle ilk kez bilim kurgu tasarlayan yazar olmuştur (krş. Duru 1973).

Lukianos’un yaşadığı dönemden on dört yüzyıl sonra (1634) astronom Kepler’in Somnium adlı bilim kurgu eseri, aynı dönemde (1638) Badwin’in Ayda İnsan’ı, 1650 de Cyrano de Bergerac’ın Ayda Gezi’si sonraki dönemde de Thomas More’un Ütopya’sı, Bacon’un Atlantis’i bilim kurgu eserler arasında yerini alır.

1830’larda yazılan Frankenstein, Shelley’in bilim kurgu alanına önemli bir katkısıdır. Yaratıcılarına başkaldıran yaratıklara dönük önemli bir esin kaynağı oluşturmuştur Frankenstein. 19. yüzyılda bilim kurgu’ya Jules Verne birçok kitap kazandırır. Aya Yolculuk, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah başta gelenleridir. Onu H.G. Wels’in Zaman Makinesi izler. Science fiction (bilim kurgu) sözcüğünü ilk ortaya atan yazar Gernsback olmuştur. Gernsback, bilim kurgunun –Amerikan bilim kurgusunun– babası sayılmış ve adına Hugo Armağanı konmuştur (krş. Duru 1973). Bilim kurgu başka ülkelerde de gelişme göstermiş ve bu alana önemli eserler eklenmiştir. Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sı, George Orwell’in 1984’ü, Karel Capek’in R.U.R’u, Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni ve günümüzde de Isaac Asimov’un Çelik Mağaralar ve Kan Damarlarına Yolculuk kitapları ilginç örneklerdir.

Türkiye’de ise bilim kurgu yerli yazında fazla yer bulmamış, bu alan çevirilerle kendine önemli bir yer edinmiştir. Başlangıçta bilim kurgu çocuk edebiyatında Jules Verne’le kendine yer edinmiş ve bu kitaplar çevrildiği dönemden bu yana bu alandaki güncelliğini hiç kaybetmemiştir. Jules Verne’lerin önemi, çocuğu bilime yönelten özellikler taşımasındadır. Böylesine hoş bir özellik taşımasına karşın bilim kurgu yerli yazında gelişememiştir. Bunun nedenlerini sorgularken, geçmiş dönemde yeterli bilimsel gelişmenin olmaması, bilim adamlarının edebiyat alanına yeterli ilgiyi göstermemesini sayabiliriz. Daha da önemlisi sanayileşmenin ve kentleşmenin yetersiz gelişimi toplumda böylesine bir kaygının oluşmasını engellemiş; bu nedenle bilim kurgu yazın alanında kendine dönük bir eğilim bulamamıştır. Çeviri kitaplar toplumda bu alana dönük fanatik bir okur kitlesi yaratmış ve bu kitle bugüne kadar olan süreci belirlemiştir. Bilim kurgunun Türkiye’de hiç de yabana atılamayacak bir okur kitlesi vardır. Çocuktan yetişkine uzanan bu okur kitlesinde çocuk okurun okuyacağı kitaplar onun anlama düzeyine dönük olurken genç ve yetişkin düzleminde böylesine bir uygulama ve ayrım bulunmaz. Bu kitlede yaş sınırı ve kademesi yoktur. Bunun farkında olan birçok yayınevi bu sadık okur kitlesine talep ettikleri kitapları aksatmadan ulaştırırlar. Bilim kurgu yayınlayan yayınevlerinden bazıları İthaki Yayıncılık, Arka Bahçe Yayıncılık, Turuncu Yayınları, Altın Kitaplar, BU Yayınevi, Altı Kırk Beş Yayınları, Metis Yayınları, Ankira Yayıncılık, Boğaziçi Bilim Kulübü, Everest Yayınevi, Artemis Yayınları, Phoenix Yayınevi, İnkılâp Kitapevi, Ro Yayınları, Epsilon Yayınevi, Yedinci Kapı Yayınları, Bilge Karınca Yayınları, Laika Yayıncılık, Remzi Kitapevi, Dharma Yayınları, Klan Yayınevi’dir.

Günümüzde en çok okunan popüler yabancı yazarlar: Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Ursula K. LeGuınn, Frank Herbert, Stanislav Lem, Philip K. Dick, Ray Bradbury, Alfred Bester, William Gibson, Aldous Huxley, Poul Anderson, Frederik Pohl, Hal Clement, Robert A. Heinlein, Robert Silverberg, Orson Scot Card, Dean R. Koontz, Mary W. Shelley, Brian W. Aldiss, James Blish, Antony Burges, J.K. Rowling, Clive Cussler, Larry Niven, Michael Moorcock, Doris Lessing, J.R.R. Tolkien, Douglas Adams, Terry Pratchett, Robert Louis Stevenson, George Orwell, Jules Verne, Roger Zelazny, Herbert George wells, Joe Haldeman, Stephan King, J.G. Ballard, Michael Crichton ve yerli yazarlarımız, Alev Alatlı, Müfit Özdeş, Özlem Alpin Kurdoğlu, Zühtü Bayar, Fatih Çatallar, Özlem Ada, Orhan Duru, Haldun Aydıngün, Gurur Ası, Sadık Yemni, Barış Müstecaplıoğlu, Orkun Uçar, Aşkın Güngör, Selma Mine, Sibel Atasoy, H. İbrahim Balkas, Aydın Boysan, V.Bilgin, Niyazi Ahmet Banoğlu’dur. Benim araştırmalarım sonucu ulaşabildiğim bunlar olmuştur. Gözden kaçan ya da ulaşamadığım daha birçok yayınevinin bilim kurgu yayınlıyor olduğu ve başka bilim kurgu yazarlarının varlığı da ayrı bir gerçektir.

Bilim kurgunun bilime yaptığı katkılar göz ardı edilemeyecek denli önemlidir. Ayrıca gelişmeleri topluma kabul ettirmenin de önemli bir aracıdır bilim kurgu. Jules Verne ve diğer öncü yazarlar aya yolculuğu düş düzleminden gerçek düzleme taşımışlar, robotları romanlarının kahramanı yapan yazarlar ise bu araçların gelişme özlemine katkı yaptıkları gibi gelişme düşlerini üretmişler ve bu sayede sanayinin birçok kolunda robotlar kullanılmaya başlamıştır. Bu, olumlu gelişmeleri sağlarken aynı zamanda toplumda işsizlik korkusunu güçlendiren bir süreci de başlatmıştır. Başta da söylediğimiz gibi her yeni gelişme yeni korkunun yaratıcısı da olmuştur.

Son dönemde bilim kurgu yerli çocuk ve gençlik edebiyatımızda özellikle denenen bir alan olmuştur. Bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak bilim kurgu okurları ve yazarlarının bildiği çok önemli bir gerçek her uzay öyküsü, her robot öyküsü, içine teknolojik cihazların yerleştirildiği her metin bilim kurgu değildir. Bu nedenle özellikle çocuk edebiyatında bilim kurgu adı altında yayımlanan metinlerin temel ölçütlerden yola çıkarak yeniden bir değerlendirmeden geçirilmesi gerekir. Ancak yine de oldukça iyi metinler vardır ve bu alan gelişme göstermektedir. Bu gelişmeye katkıda bulunan ve gençlik romanına iki bilim kurgu kitabı sunan Aşkın Güngör, bu iki kitabında bilim kurgunun güzel örneklerini sunmaktadır.

Güngör, Gohor – Cam Kent ile Gohor – Kurtlar Yolu isimli kitaplarında bilim kurgusal normları kullanarak insanı, yaşamı ve evrensel kurguyu sorgular.

Yıl 2426’dır. Üçüncü Savaş olup bitmiş, hayatta kalanların Büyük Kara Nokta diye adlandırdıkları nükleer bombalamalar sonrası bilinen medeniyet neredeyse çökmüştür: İnsanlar kurtarabildikleri teknolojik araçlarla kurdukları, cam fanuslarla korunan kentlerde yaşamaktadırlar. Ne var ki, asırlardır süregelen toplumsal statü kaygısı yeni yapılanmada da kendisini göstermiş, kent dışında bırakılan insan toplulukları olmuştur: Eski medeniyete ait değerlerin geçmişte bırakıldığı; yeni yazının, yeni takvimin, yeni isimlerin kabul edildiği bu çağda, babası Yoğid’in bir aslan kükremesinden esinlenerek kendisine verdiği ismi taşıyan Gohor Askine’nin öyküsüne tanık oluruz.

Cam Kent Ramelya’nın çevresindeki köylerden biri olan Gününgülü’nde, babasıyla birlikte yaşamaktadır Gohor. Küçük yaşta annesini kaybetmiş olmanın yürek ağırlığını üzerinden atamamış; babasıyla da yabancılaşması sonucu kendisine kuşlarla sınırlanmış bir hayat kurmuştur.

Yaşam kendine özgü durağanlıkla akmaktayken, bir gün, ilginç bir gelişme yaşanır: Cam Kentler Yönetim Kurulu ek yerleşim hakkı vermek ve eğitmek için her köyden onar çocuk alacak, onları kentli ailelerin yanına yerleştirecektir… Gününgülü’nden seçilen on çocuktan biri olan Vulu Vaynede’nin bir kaza sonucu ölmesi üzerine, Gohor, görevlilere kendini Vulu Vaynede olarak tanıtarak kente giden araçta yer alır. Bu, tüm geçmişini geride bırakmayı planladığı bir kaçıştır.

Öykü, Gohor’un zihninde şekillenen cümlelerle anlatılır. Bu, konu örgüsü içinde Gohor’un yaşayacağı içsel evrimi aktarabilmek adına yapılmış bir seçim olarak dikkat çeker.

Cam Kent Ramelya, teknolojik devrimlerin savaş sonrasında da devam ettiği öngörülerek kurgulanmıştır. Metinde, savaş dehşetinden kaçan insanların, kendilerine ulaşma ihtimali olan zehirli gazlardan korunmak için kenti “cam” bir fanusla izole ettiklerine değinilir. Cam Kent’teki yaşam, teknik gelişmelere de sıklıkla değinilerek anlatılır. Hemen her iş için görevlendirilen robotlardan başka, yüzeyine temas edildiğinde hafızasındaki görüntüleri art arda gösteren hareketli fotoğraflar; kuantların elektriksel sinyallerle biçimlendirilmesiyle ana bilgisayar tarafından oluşturulan Melek genel adlı ön güvenlik birimleri; interaktif bir sınıfa da dönüşen, objelerin bilinç altı sinyalleriyle üç boyutlu olarak algılanmasını sağlayan düş odaları; havanın itim gücünü kullanarak ilerleyen taşıtlar; içlerinde taşıdıkları modül sayesinde üzerindeki haberlerin sürekli güncellenebildiği gazeteler; parmak izinin kredi kartları yerine kullanıldığı sistemler; vücut ısısına duyarlı olarak boşlukta yüzebilen el ışıkları; adres sorma makineleri bunlardan bir kaçıdır.

Metin ilerledikçe, Kent’in gözlere yansıyan ışıklı görüntüsünün sanıldığı kadar da aydınlık olmadığı dökülmeye başlar ortaya: Kent kliniklerinin delice bir gözü karalıkla genetik deneyler yaptıkları; bu deneylerin doğurduğu ucubelerin gizlice ortadan kaldırıldıkları, Kent dışına sürüldükleri ya da tecride alındıkları anlatılır. Bu değişime uğramışlardan birkaçı öykünün olağan kurgusu içinde Gohor’un karşısına da çıkacaktır.

Gohor Askine, Vulu Vaynede kimliği ile içine girdiği Cam Kent Ramelya’da nüfuzlu ailelerden Derinderler’in yanına yerleştirilir. Yaşıtı olan Maline Derinder’le, metnin sonlarına doğru duygusal bir yakınlaşmaya dönecek olan dostlukları da böylece başlamış olur.

Maline Derinder ebeveynlerinden gereksindiği sevgiyi alamadığı için tüm sevgisini robot-bakıcı (robdad) Deyda’ya aktaran; dahası sunduğu sevgiye karşılık alan bir genç kızdır. Metnin burasında Deyda’ya bir robottan farklı anlamlar yüklendiği, onun sevginin biçimlendiği bir beden olarak sunulduğu görülür. İnsanlara özgü sevgiyi sunan ve savunanın bir robot olması kasıtlı işlenmiş bir ironidir ve Deyda’nın, Yönetim Kurulu Başkanlığı’na kendini şartlamış olan Bay Şuvet Derinder tarafından eski bir model olduğu gerekçesiyle Dışarlıklı halklardan olan Bollengorlar’a satılması öykünün Cam Kent sınırlarının dışına, dışarının tehlikelerine ve gizlerine yönlenmesine neden olur.

Gohor ile Maline, Deyda’nın uzaklaştırıldığını anladıkları gün Kent içinde yaptıkları aramada Cezalandırılmışlar’dan olan Bebello ve Elleynin’le karşılaşırlar. Onlardan öğrendikleri yeraltı tünelleri vasıtasıyla Cam Kent dışına kaçmak, Deyda’yı bulup geri getirmek için tehlikeli maceraları göze almak kaçınılmazdır. Gohor ile Maline, kendilerine yardım etmeye gönüllü olan dostları Tarer, Roven, Lügya ve minik bir robot olan Ron’la Kent dışına firar ettiklerinde ikinci kitap başlamış olur.

Kurtlar Yolu’nu oluşturan metinler Gohor’un içsel evrimini bir süreliğine de olsa kenara iterek evreni, zaman fenomenini, yaşamın anlamını sorgulamaya soyunur. Bu kaygıya rağmen Kurtlar Yolu, Cam Kent’e oranla, aksiyonun ağırlıklı olduğu bir kurguyla oluşturulmuştur. Kent dışına çıkmış olan kafile, fazla ilerleme şansı bulamadan, Gözleri Olan Orman diye adlandırılan bir yerde, beyinlerine ulaşarak algıya dönüşen elektriksel sinyallerin çarpıtılmasıyla, Uzak Yıldızın Sakinleri’nce geride bırakıldığını ve görevinin büyük savaşı engellemek olduğunu söyleyen Aznamıc tarafından “ele geçirilir”ler. Metnin bu bölümünde, bir kez daha insani tüm değerlerin savunusu bir “metal-organik karışımı” olan Aznamıc’ça yapılır. Metin içinde anagramlarla isimlendirilen gizli anlamları da alt değer olarak kullanan Aznamıc, insanı, madde tutkusunu, hırsı neredeyse bilgece cümlelerle değerlendirir. Aznamıc’ın benliklerine kattığı ve ancak kurgunun sonlarına doğru gerçekten fark edecekleri olgun ruh, giriştikleri zorlu yolculukta vazgeçmeden yürümelerini sağlayan bir itki de olur. Bu sayede Dışarı’nın tehlikeli ırklarıyla olan karşılaşmalarından “ruhsal” bir zarar görmeden çıkabilirler. Kendilerine Gaskin’in Atlıları diyen gözü dönmüş kurt avcılarından ve yetişkinleri ıslahlaştırarak yeni savaşları engelleyebilme kaygısında olan, uçabilen altın kısraklara binen Karanlık Çocuklar’dan biraz da bu itki yardımıyla kurtulabilirler.

Sevgiyi geri alabilmek adına yola düşen bu kafile için en dramatik anlardan biri, yine kendilerininkiyle aynı amaç için hareket eden, ama duracağı yeri bilemeyerek kendini donmuş bir zaman parçası içine hapseden Yino Beren ile olan karşılaşmadır. Metnin bu bölümünde zaman fenomeni dinamik ve statik yapısıyla ele alınır.

Deyda’yı bulmayı umdukları yer olan Delirenler Kenti’ne vardıklarında, Bollengorlar’ın gerçekten de oradan geçtiğini ve kent yaşayanlarından Bay Oramnınosun’a bir robdad sattıklarını öğrenirler. Ne var ki, metin, dilenen amaca ulaşılacağını vaat etmediği gibi, tam aksi bir gelişme yaşanabileceğini ima eden anlatımını boşa çıkarmayarak kötü bir sürpriz sunar: Deyda’ya ait olan beden bulunmuştur; ama içindeki modül ona ait değildir artık. Kafilenin (özellikle de elinde büyüyen Maline’nin) beklediğinin aksine, tam bir robottur Deyda; çünkü davranışlarını sağlayan modülün arızalı olduğu anlaşılmış ve değiştirilmiştir yeni sahibi tarafından. Sevgiyi algılıyor ve seviyor gibi davranmasının tek sebebinin, davranış modülünde ilk üretim anından beri var olan bir arıza olduğu öğrenilir.

Bundan sonrası tam bir reddediştir Gohor için. Ne var ki, kötü olarak algıladığıyla iyi olarak algıladığı arasına çok da kalın çizgiler çekemeyeceğini öğreneceği bir mekâna geçecektir Gohor daha. Ancak ondan sonra yaşamın anlamının ve kendisinin gerçekte kim ya da ne olduğunun yanıtlarını alabilecektir.

Metin içinde Zaman Kulesi başlığıyla sunulan bölüm, kitabın tüm kurgusunun ve kabullendiği gelecek gerçekliğinin dışına adım atıp bilimkurgu kalıplarını zorlar. Bu bölümdeki anlatım, kitabın kabullendiği kurgunun dışındadır ve fantastik ögelerle beslenir. Stephan King’in “O” adlı kitabındaki Pennywise adlı karakterin anılması; gözlerinde ateşler yanan cübbeli bir kayıkçının kanlardan oluşan bir denizde kürek çekmesi; ölü bir kentte hayalet seslerin duyulması ve nihayetinde Zaman Kulesi’nde neredeyse masal dedelerine benzeyen Zaman Baba’nın kurguya dahil olması bu geçişi sağlamlaştırmak adına yapılmıştır. Yine de, kurgudaki bu geçişin bilimkurgu normları dışında olduğunu iddia edebileceklere karşı öykü kendi savunusunu Zaman Baba’nın ağzından sunar. Öykü, Gohor’un tüm içsel sorularını yanıtlayan, karanlığını aydınlatan metinlerle sona erer.

Gohor, kurgusuna eklemeye çabaladığı “giz”i kelimesel yapısında da barındırma kaygısında olan bir çalışmadır. Kurtlar Yolu kitabındaki aynı adlı bölüm, başlangıcından sonuna dek bir akrostiş barındırır içinde. Bunun yanında, kullanılan pek çok sıfat ve isim anagramlardan oluşmuştur.

Deyda’yı arayışın sona erdiği bölüm olan Delirenler Kenti’ndeki karakterlerden biri olan Oramnınosun, Romanın Sonu kelimelerinin hecelere bölünüp tersten yazılmasıyla oluşmuştur (OR-AM-NIN-OS-UN = RO-MA-NIN-SO-NU). Benzer şekilde, Uçurumun Efendisi Aznamıc da Zamancı kelimesinden türetilmiştir. Bu ayrıntı da, metinin olağan kurgusu içinde fısıldanır okura.

Gohor’u özellikle tanıtmadaki amacım yerli yazarlarımızın da iyi bilim kurgu yazabildiğini göstermek ve Gohor örneğinde bunu öne çıkarmaktı. Diğer bilim kurgu yazan yazarlarımıza dönük araştırmaların da böylece yapılabilmesine küçük bir pencere açmak, bu yazın alanının gelişmesine –özellikle çocuk ve gençlik alanında– ve kültür alanında bilim kurgunun yapacağı etkilerde yerli yazarlarımızın da katkısının önemli olduğunu vurgulamaktı.

Kaynakça:

Duru, Orhan; Bilim Kurgunun Tarihçesi; Türk Dili Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Ocak 1973

www.bilimkurgu2000.com.makaleler

www.bilimkurgu2000.com.bilimsel yazılar

Güngör, Aşkın; Gohor Kurtlar Yolu; Gohor Cam Kent, BU Yayınevi, İstanbul, 2003

GENÇLER BİLİMKURGU SEVER / NUR İÇÖZÜ / RADİKAL KİTAP

Aşkın Güngör, 31 yaşında gencecik bir yazar… Dört yıl emek verdiği ‘Gohor’la, bu kez gençlere yepyeni düşünce boyutlarının kapılarını açıyor.

‘Gohor,’ yalnızca serüvenlerle dolu bir kurgu bilim romanı değil. Çevreyi, yaşamı, bilimi ve dünüyle bugünüyle insanı sorgulayan bir yapıt. Nefis betimlemelerle süslediği şiirsel bir anlatımı var.

Besbelli dünya üstünde, ama kim bilir hangi zamanda, hangi boyutta geçiyor olay. Her yer yanıp kavrulmuş. Mutlu bir azınlık Cam Kent denen bir fanus içinde. Dertlerden arınmış, kendini dış dünyadan soyutlamış bir yaşam sürüyorlar. Zaman zaman dışarıya baskınlar yaparak seçtikleri çocukları Cam Kent’e eğitmeye ve cam kentli yapmaya götürüyorlar. Yani bir nevi devşirme!

Dış dünyadaki, neredeyse yok olmuş, ama yine de soluk alıp veren doğanın içindeki sefil yaşam mı güzel, yoksa zenginlik içindeki tutsaklık mı, okur bunun yanıtını iki kitabın sonunda mutlaka kendisi bulup verecektir. Ancak bu arada Güngör nefis anlatımıyla genç okuru bir başka zenginliğin içine de çekiyor. Bir serüvenin tam orta yerindeyken, farkına bile varmadan şiirsel tümceler yankılanıyor okurun beyninde:

“(…)dışarıda bir yerlerde yıldızlar döküldükleri göllerden çekilirken, Ay solgun yüzünü gizlerken gölgeli dağlar ardına ve yaşam yeni soluklar sunarken güne, uyandık.”

İnsanoğlunun değişmez yapısı can buluyor bir başka paragrafta.

“(…)Neden iğreti maskeler gibiydi yüzlerinde taşıyıp birbirlerine sunmakta zorlandıkları gülücükler? (…) Nice evladını yitiren toprak bile her daim gülümser yaşama taze tohumlar serperek. Siz ne sanırsınız kendinizi de varlığınızın en sıcak yanını gizlersiniz birbirinizden? Yoksa milyarlar yaşındaki dünyadan daha mı kederlisiniz? Unutulan ve hatırlanan çağlan içinde defalarca yakılıp yıkılmasına rağmen yeni filizler vermek umudunu hiç yitirmeyen toprak daha mı dertsizdi sizden?”

Ya da yaşamın anlamını sorgulayan satırlarıyla bir an olsun serüvenin hareketli tablolarından kopup düşün dünyasında buluyor genç okur kendisini:

“Vicdan azabı denen sarsıntıları geçirmemek için kör kılıyorsunuz kendinizi. Yaşamın özünde, sevgi taşıyan yanlarını yadsıyorsunuz sürekli. (…) Herkes kötülük elbisesinin hep başkalarının üzerinde olduğunu düşündüğü için kendi üzerindekileri değiştirme gereksinimi duymuyor.”

Yaşanan serüvenden ders almayı bildi mi insanoğlu bir adım ilerlemiş demektir. Aşkın Güngör de son noktayı koymadan önce kesin yargısını paylaşıyor okurla.

Aslında metinde bir benzerlik olmadığı halde Gohor’u okurken sık sık “Sofi’nin Dünyası” aklıma geldi. Genç okurun o kitaba ne denli ilgi gösterdiği belleklerdedir. Umarım Gohor da aynı ilgiyi görür. Ancak zaman zaman eskide kalmış ‘teyit’, ‘sure’, ‘kadim zaman’ gibi sözcüklerin metinde yoğunluk kazanması düşündürücü. Cümlelerin de bazı yerlerde birkaç satırı bulması zorlayıcı gelebilir genç okura.

Aşkın Güngör, “Kâğıda aktardığı kelimelerle nefes alıp verdiğini” söylüyor. Yepyeni bir nefesiyle buluşmamız için uzunca bir süre beklemeyiz dileğiyle…

Radikal Kitap, 22 Ağustos 2003