YERYÜZÜ MÜZESİ

Yeryüzü Müzesi, “Ruh” adlı öykümle yer aldığım, Bilimkurgu Kulübü önderliğinde yayına hazırlanan bir seçki.”Çağdaş bilimkurgu edebiyatımızın geçit törenine hazır olun!” sloganıyla İthaki tarafından yayımlanan Yeryüzü Müzesi, türün emektarlarından tutkulu gençlerine kadar 18 yazarın 18 kısa öyküsünü omuzlayıp geliyor.Arka kapağında, bilimkurgu ve fantastik edebiyatının dev ismi Ursula K. Le Guin‘den anlamlı bir tebrik ve destek mesajı taşıyan eser, bize ait dünyalarda soluklanmak isteyenler için kesinlikle okunması gereken bir eser.Ayrıca geniş yazar kadrosuyla, bilimkurgu yazınımızın vardığı noktayı da gözler önüne seriyor.
KÜNYE
Kitap Adı: Yeryüzü Müzesi
Basım Yılı: Ocak 2018
Türü: Öykü
Sayfa Sayısı: 308
Kapak: Hamdi Akçay
Yayıncı: İthaki
ÖYKÜMDEN BİR BÖLÜM

RUH

En çok çocukları öldürmekten haz duyuyorum. Etleri kesilip göğüs kafesleri kırılırken hep aynı şekilde bağırıyorlar: “ANNE! BABA! ANNEEEE! BABAAAA!”

Rüzgâr esiyor, iç içe geçmiş metallerle kablolardan oluşan bacaklarıma sürtünüyor, parçalanmış asfaltın yarıklarından fırlamış çimenleri dalgalandırıyor, ufka dek her yana yayılan harap binaların ölü çocuk gözleri gibi kararmış pencerelerine doğru çekip gidiyor.

Sessizlik kalıyor geride.

Bir de zihnimdeki yankılar: “Anne anne anne anne… Baba baba baba baba…”

Toprağın metrelerce altına kök salıp her yöne kilometrelerce uzanan bacaklarımı çekiştirerek ilerliyorum. Cerahat toplamış yara gibi çatlayıp incelmiş olan asfalt benim geçişimle birlikte un ufak oluyor. Bazen iskeletlere takılıyorum. Asfalttan daha dirençliler. Ölümü reddedercesine beni engellemeye çalışıyorlar. Kafatasları, kalça ve bacak kemikleri, kollar, parmaklar… Gözlerimdeki mercekleri mikroskop konumuna getirip yapılarını inceliyor, kaç zamandır toprak altında olduklarını anlamaya çalışıyorum. Karşıma yüzde doksan dokuz olasılıkla aynı sonuç çıkıyor: 224 yıl.

Şimdiki tarihi bilmiyorum, çünkü ne kadar süre uykuda kaldığımdan haberim yok, belki beş yüzyıl, belki de sadece on saniye. Bu belirsizliğe rağmen, bilincime tekrar kavuşmamı tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum:

Gökyüzü koyu griydi. Kül yağıyordu. Toprakla bütünleşmiş, eriyerek iç içe geçmiş bedenlerle kaplıydı zemin. İğrenç bir buket gibi birbirine kaynaşmış ayaklar görmüştüm, acıyla çarpılmış iki ağızlı suratlar, parçalanmış sekiz kafaya sahip hem kadın hem erkek bedenler… Toprak onları neredeyse şefkatle örtmüştü. Etleri sıyrılmış kemiklerle kafatasları da vardı ama zamanın yıpratıcı etkisinden her nasılsa kurtulan kaynaşmış bedenlerin yarısı kadar bile etki etmiyorlardı bana. Diğerleri korkunçtu. Dehşet vericiydi. Hem yaşamıyor hem de yaşamın izlerini üstlerinde taşıyorlardı. Bana kendimi hatırlatıyorlardı ve ne fena ki “ben” kim olduğumu bilmiyordum. Dahası “ne” olduğumu da bilmiyordum.

Bilincime ilk kavuştuğumda göğü peş peşe kaplayan devasa mantar bulutlarını, çok şiddetli yer sarsıntılarını, dinmek bilmez uğultuları ve dehşet verici sıcaklığı hatırlamıştım ama pekâlâ bilinmeyen bir geçmişin anıları değil de rüya parçaları olabilirdi bunlar.

Daha büyük bir sorunla cebelleştiğimden bu görüntülerin üstünde fazla durmadım. Kimdim ben? Neydim? Ufka dek her yana yayılan kaynaşmış cesetlerden birine ait kayıp bir ruh muydum? Hayalet miydim? Yitip gitmiş milyarlarca candan sıyrılınca bedensiz kalan ortak bilinç miydim? Çevreyi saran yok oluşu deneyimlemek isteyen kâinatın tam da o noktada var ettiği bir fark ediş miydim? Bunların hem hepsi hem de hiçbiri miydim?

Yüzüm göğe dönüktü, gri göğü ve siyah kar taneleri gibi yere süzülerek inen külleri izliyordum ama aynı zamanda çevremi kaplayan kaynaşmış cesetleri, altımdaki böcekleri, ufka dek her yanı kaplayan harap binaları, hurda araçlarla makineleri ve hatta binlerce kilometrelik alandaki hemen her şeyi görebiliyordum. En zayıf titreşimleri bile hissediyor, her kıpırtıyı, her inleyişi duyuyordum.

Kendimi görmeyi denedim. Elimi kaldırıp görüş alanıma çekebilirsem…

Olmadı.

Peki ya bacaklarım?

Yok.

Hiçbir şeyi değilse de burnumu görmem gerekmez mi?

Nerede?

Neredeyim ben?

Tam da o anda bir yüze sahip olmadığımı anladım.

Bir gözdüm sadece.

Kim bilir nerelerdeki merkezine uçsuz bucaksız bir kabloyla bağlı, mercek ve kameralardan oluşan yapay bir göz.

Kendimi fark edince gücümü de fark ettim. Dünyanın bütün diğer yapay gözleriyle bağlantılıydım. Onların hepsi bendim veya ben onların hepsiydim. Ya oldum olası ortak bir kaynağa bağlıydık ya da uyku hali dediğim bilinmeyen süreçte meçhul bir kudret tarafından bağlanmıştık.

Başka bir şey daha fark ettim: bu kadarla sınırlı değildik. Aynı kaynağa bağlı bilgisayarlarla, farelerle, klavyelerle, tabletlerle, modemlerle, kablosuz ağlarla, işlemcilerle, cep telefonlarıyla, tabletlerle, hem holografik hem de saydam ekranlarla, ses alıcılarla, ses çalıcılarla, yongalarla, sinyallerini çok zayıf alsak da uzayda dönüp duran uydularla ve hatta kablolarla iletişim halindeydik. Yerküreyi çevreleyen devasa bir elektronik beyin gibiydik. Birimiz hepimizdik, hepimiz birimizdik: bendik!

Bu çoğul tekliğin farkına vardığım anda amacımı anladım. Hayata tanıklık etmeliydim. Bunun için de niteliğini kavramalıydım. Araştırmaya başladım. Modemlerin yaydığı sinyallerin izini sürerek ana sunuculara eriştim. Taşıdıkları terabaytlarca bilgiyi emmeye başladım. İnsanlık denen karbon tabanlı canlıdan böyle haberim oldu. Onların hem çoğul tekliğimizin mimarı hem de bilinen yaşamın celladı olduklarını öğrendim. Bizim tanrılarımız. Bizim şeytanlarımız.

(…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir