• "NASIL YAZIYORLAR?" KİTABI SÖYLEŞİSİ / 2009

    Ne zamandır ve neden yazıyorsunuz?

     

    Garip kaçabilecek bir girişle yanıtlayayım bu soruyu: Aklımı özgürce kullanabildiğim ilk andan beri –ki sanıyorum, altı ila yedi yaşlarımı işaret edebilirim bu zaman dilimi için– “Yazar Olmak İçin Doğanlar”la “Yazar Olmak İsteyenler” diye iki grup olduğunu düşünüyorum.

     

    Yazar Olmak İçin Doğanlar, neredeyse nefes almak gibi bir zorunlulukla yanaşır yazıya. Akılda kıvranıp duran düş dünyalarını, kurgu kişilikleri, asla var olamayacak ya da uzun zaman önce yok olmuş âlemleri dünyaya getirmek zorundadırlar. Bir çeşit zihin gebeliğidir onlardaki. Falanca kitabın filanca karakteri olacak bir kurgu kişilik beyin duvarlarını tekmeleyip durur. Doğmak istiyordur ve Yazar Olmak İçin Doğanları bu yaratılışa aracı olmak için seçmiştir.

     

    Bu ilk gruptakilerin algısının, ikinci gruba oranla daha açık olduğunu düşünüyorum. Hatta –daha da iddialı bir tanımla– onlar tek başınayken bile yalnız değildir. Fazlasıyla geveze onlarca kişiyi taşırlar kendileriyle birlikte. Kimi yayınlanmış bir romanın, kimi henüz taslak olan bir hikâyenin, kimi bir masalın parçasıdır ve herbiri Yazar Olmak İçin Doğanların zihninde etten kemikten biri gibi sahicidir.

     

    Balkonda oturmuş, geceye özgü sesleri dinliyorsunuzdur: Uzaklardaki ana caddeden gelen taşıt gürültüleri bir çeşit gereksinim gibi kulaklarınıza dolmaktadır. Sandalyenizden hafifçe doğrulup çatıların ardına baktığınızda yolun bir parçasını görebilirsiniz. Geçip giden araçların kırmızı-beyaz farları düşlere özgü ışık böcekleriymişçesine kayıp gitmektedir. Yakınlardan bir yerden –örneğin üç kat aşağınızdaki komşu evin balkonundan– acı acı yükselen bir kedi miyavlaması duyulur, garip bir yetiyle üstüne çıkar taşıt gürültülerinin. Dikkatinizi ona verirsiniz. Hafif bir esinti saçınızı yalayıp geçer o anda. Elinizi kaldırır, gözünüze girmeye çabalayan perçemi geri itersiniz. Sirenini öttürerek bir ambulans kat eder caddeyi. Az önce ışıklarını gördüğünüz, vınlamasını bir çeşit gereklilik gibi kulaklarınıza kabul ettiğiniz araçlardan birinin birkaç kilometre ötede takla attığını düşünürsünüz. Hatta neredeyse eminsinizdir bundan. Ambulans kaza yerine ulaşmak için çabalıyordur. Aşağıdaki kedi o kazayı hissederek miyavlamıştır acı acı, çünkü aracı kullanan kişi bir daha asla karnını doyurması için önüne balık kılçıkları koyamayacak olan sahibidir. Ve kedi gibi sizde bilirsiniz adamın –ya da kadının– öldüğünü, az önce saçlarınızda hissettiğiniz esinti o ölünün arsız hayaletinin nefesidir çünkü.

     

    Ve sesi duyarsınız: “Evet, bendim o.”

     

    Ses beyninizin içindedir. Hayatın minicik ayrıntıları art arda dizilivermiş, siz farkına bile varmadan bir romanın ya da hikâyenin kahramanını zihninizde şekillendirmiştir. Artık o da doğumuna aracılık etmeniz gereken etten kemikten biridir –sonu ne kadar acı biterse bitsin.

     

    Bu bir çeşit yetidir ve böylesi bir yeti, Yazar Olmak İçin Doğanların hem ödülü hem lanetidir. Her iki durumda da kişi, zihnini dolduran şeyleri boşaltmak adına yazmak zorundadır. Başka türlüsü onun için mümkün değildir ki.

     

    Yazar Olmak İsteyenlerdeyse biraz daha farklı durum: Onlar iyi okuyucudur. Yazma eylemine başlayana dek yüzlerce kitabı hatmetmişlerdir. Zihinlerinde tüm okuduklarının özümsenmesiyle oluşmuş karma bir evren vardır. Ve an gelir, ayıla bayıla sayfalarını çevirdikleri kitapların bir benzerini yazabileceklerine inanırlar. Belli bir konuya odaklanır, bir kâğıda kullanacakları kahramanları not eder, yazma eylemine ancak ondan sonra girişebilirler. Genellikle kahramanları iki boyutludur. “Biz kurgu kişilikleriz ve gerçeklikle ilgimiz yok,” diye bağırırlar. Planları derli toplu görünse de fazlasıyla yapaydır. Ancak öyle ya da böyle onlar da hikâyesini anlatır, bir ya da birkaç kitaba imza atabilirler.

     

    Ayrıca belirtmeme gerek var mı bilmem –ama tabii ki yapacağım ve lütfen ukalalık ettiğimi düşünmeyin, çünkü erdemli bir şeyden söz etmiyoruz, yazarlık kutsal bir eylem değildir– ben kendimi ilk grubun içinde görüyorum. Kendimi bildim bileli zihnim anlatılmak için çırpınan hikâyelerle doluydu. Çocukluk çağlarımda çevreme topladığım arkadaşlara bilim kurgu, fantastik ve hatta korku motifleriyle süslü öyküler anlatırdım. İlk gençlik çağlarımda anlatı aracı olarak çizgiyi seçtim. Zihnimde birikenleri çizgi romanlar haline getirerek aktardım bir süre. Ama seri bir çizer değildim ve dilediğim hızla tamamlayamıyordum çalışmalarımı. Yani çizerlik, hikâyelerimi anlatmak için uygun bir yol değildi. Sonrasında yazma eylemine girişmek fazla zamanımı almadı. Neredeyse bir çeşit gereklilik gibi sarıldım yazmaya.

     

    Aslında zaten ilkokul çağlarından beri yazmak benimle birlikteydi. Sadece çizerliği ön planda tutma arzum yüzünden geri planda duruyordu. Yani yazarlığa soyunma kararı aldığımda her şeye sıfırdan başlamadım. Elinde onlarca öyküyle iki roman taslağı bulunan, yayınlanmış bir şiir kitabı (Ben Bir Kediyim, Alfa Basım Yayın, İstanbul, 1993) olan bir yazar adayıydım zaten. Yine de tüm dikkatimi yazıya verdiğim andan itibaren anlatı dilimi belirlemem, yazıya dair önceliklerimi art arda dizmem mümkün oldu. Bu işe –göreceli de olsa– erken başladığım için kendimi şanslı addediyorum.

     

    Profesyonel olarak yayınlanan ilk kitabım, ilkgençlikteki okura hitap eden, fantastik bir kurgu olan Düşler Diyarı’ydı. BU Yayınevi’nin 1996 yılı roman yarışmasında ödüllendirildikten sonra 1997’de basıldı. O günden beri periyodik aralıklarla yeni baskıları yapılıyor. Pekçok eğitmenin edebiyat dersinde öğrencilerine okuttuğunu, kitap hakkında dönem ödevleri hazırlandığını duyuyorum. Bu başlı başına bir keyif. Kitap ayrıca A.Ü. Eğitim Fakültesi eğitmenlerinden, Yrd. Doç. Dr. Sayın Gülsüm Uçar’ın, “Aşkın Güngör’ün Düşler Diyarı’nda Evrensel Değerler Eğitimi” adlı makalesinde de değerlendirilmiş, II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu’nda sunulmuştur ki bu da benim adıma onur vesilesidir.

     

    Nasıl yazıyorsunuz diye sormayacağım asla, çünkü nasıl derken aslında neden yazıyorum’u cevaplamış oluyoruz. Teknik irade bizce tamamıyla nedensel bir sürecin ürünü. Kitabın adıyla zaten bunu vurgulamış ve sormuş olduk. Kitapta olmayı kabul ederek bunu cevaplamış da oldunuz bir yerde. Bilinçli-bilinçsiz hangi yazar ya da etkilerin ışığında bugüne kadar yazma serüveninizi getirdiniz?

     

    İlk soruya verdiğim yanıttan da anlaşılacağı gibi, yazarlık serüvenimde öncelikli olarak etkilendiğim ve beni yönlendiren –en genellenebilecek tabiriyle– hayalgücüydü. İş, yazma disiplinini edindikten sonra bir üslup sahibi olmaya geldiğinde bilinçli olarak tarzını takip etmeyi denediğim kimse olmadı. Ancak birkaç isim var ki, onlar gibi yazabilmeyi gerçekten diledim.

     

    Hayır, endişelenmeyin, bu tip beğeni itiraflarında söylenegeldiği gibi klasik Rus edebiyatı yazarlarını sıralamaya başlamayacağım. Aralarından yazım gücünü hayranlıkla izlediklerim yok mu? Elbette ki var. Ancak gene de onların arasından bir yazarın beni özellikle etkilediğini söylemem zor.

     

    Yazı dehası olduğuna inandığım ve beni her kitabıyla farklı bir bilinç düzeyine sürükleyen birkaç isim var: Gabriel Garcia Marquez, J.R.R. Tolkien, Jules Verne, Isaac Asimov, Stephen King, José Mauro de Vasconcelos, Michael Ende, Dean Koontz, Flannery O’connor, Jack London, Johannes Mario Simmel bu isimlerin önde gelenleridir ve kanımca herbiri olağanüstü hayalgücünü son derece özgün üslupla okura aktarmayı başaran çok başarılı yazarlardandır.

     

    Yazar seçimimden de anlaşılacağı üzere, özellikle ilgimi çeken, doğaüstü ya da  gelecek kurgusunu işleyen kitaplardır. Haliyle kendi kurgularımı oluştururken de bilim kurgu ve fantastik içeren temalara yöneliyorum. Bu, güncel yaşamın içinden öyküler anlatmadığım anlamına gelmiyor tabii. Ama bunu yaparken de mümkün mertebe anlatıyı bir giz perdesi ardında tutmaya çabalıyorum. Aslında “zihnimdeki üretme çarkı o yönde dönüyor” desem sanıyorum durumu daha iyi ifade etmiş olacağım. Ayrıca eklemeliyim ki, ana derdim insan ve onun yaşamda durduğu yerdir –bir şeyler söyleyebilme derdindeki hemen her edebi metinde olduğu gibi. Dolayısıyla, güncel, fantastik ya da bilim kurgu, kaleme aldığım tüm eserlerin merkezinde insan yer alır.

     

    Kurgu ve yaşantı. Yazdıklarınıza hangisi daha çok hâkim?

     

    “Yazının var ettiği bir dünyada her şey mümkündür,” demiştim bir denememde. Sonra o cümleyi biraz değiştirerek, “Yazının var olduğu bir dünyada her şey mümkündür,” demeye başladım. İki cümle yapısal olarak birbirine yakın olsa da arada büyük bir anlam farkı var. İlk cümle kurgu dünyasında her şeyin mümkün olduğunu söylerken, ikinci cümle yazının gücünün gerçek dünyayı biçimlemekte kullanılabileceği iddiasında. Sanıyorum yazdıklarımda da böyle bir alışveriş var.

     

    Doğaldır ki yerkürede yaşayan bilinçli her varlık gibi deneyimlerimden besleniyorum. Yaşadıklarım, tanıklıklarım, hayatın minik ayrıntıları zihnimde hazır bekleyen kurgu kişiliklerden birinin öne çıkmasına neden olabiliyor.

     

    Böyle bir alışverişten sonra ortaya çıkan metnin hem kurgu hem gerçek –ya da aynanın içinden dışarı bakarsak, ne kurgu ne de gerçek– olduğunu söylemek mümkün.

     

    Biraz geriye gidip yazdıklarınızı yayınlatma deneyimlerinizi kurcalamak istiyorum.

     

    Yazıyla ilgilenen hemen herkes için zurnanın zırt dediği yer işte burası. Aylarınızı ve hatta yıllarınızı vererek ortaya bir kitap koydunuz. Koltuğunuzun altına alıp yayınevine gittiniz. Bu sizin ilk kitabınızsa işiniz çok zor. Yeni bir Savaş ve Barış yazmış olsanız bile öncelikli olarak karşılaşacağınız şey önyargılar olacak.

     

    Yayınevi muhtemelen kararını bildirmek için sizi aylarca bekletecek. Nihayet döndüklerinde de şöyle bir yanıt alacaksınız: “Çalışmanızı değerlendirmek için yayınevimizi seçmiş olmanız bizi onurlandırdı. Ancak yayın planımızın doluluğu nedeniyle çalışmanızı yayınlamamız mümkün görünmüyor. Çalışmalarınızda başarılar dileriz.” Bu, “Hadi bakalım, başka kapıya!” sözünün cilalanmış halinden başka bir şey değildir.

     

    Diyelim ki şanslısınız ve işini hakkıyla yapan, eserin birkaç sayfasına bakmakla yetinmeyip geneli hakkında fikir sahibi olduktan sonra size görüş bildiren bir editör var karşınızda ve diyelim ki aynı editör kitabınıza yayın onayı verdi.

     

    Ne oldu? Başınız göğe mi erdi? Şimdilik evet. Çünkü bu sizin hayalinizdi. Şimdi elinizde bir kitap var. Cıvıl cıvıl bir kapağın bir arada tuttuğu sayfalar yığını ve siz o sayfalara aklınızı nakşettiniz. İnanılmaz ama kapağın tepesine adınızı bile yazmışlar. Biraz küçük gibi, ama olsun. Bu kitapla çoksatar yazarlardan biri olduğunuzda bundan sonraki kitaplarınızda adınızı kocaman yazacaklarını biliyorsunuz. Hatta kim bilir, belki de bu kitabın ikinci baskısında bile ismi büyütürler, öyle değil mi?

     

    Değil. En azından büyük çoğunluk için. Güzel ülkemizde işler biraz “farklı” yürür. Yurt dışında yayınevi yazarına cevher gibi yaklaşmakta, örneğin Amerika’daki bir yazar ilk kitabının karton kapaklı basımının telif hakkı olarak 400.000 dolar alabilmekteyken (Bakınız, Stephen King ve Carrie) ülkemizde durum bunun tam zıttıdır. Yeni yazarlardansanız, kitabınız bir mucize sonucu (Bakınız, Orkun Uçar, Metal Fırtına) çoksatar olmadıysa, bırakın el üstünde tutulmayı, çoğunlukla yayınevinde bir muhatap bile bulamazsınız. Ararsınız, aradığınız kişi yerinde yoktur, size dönmez. Yayınevine uğrarsınız, ilgili kişi –tüh ki ne tüh!– yerinde yoktur, not bırakırsınız, aranmayı beklersiniz, genellikle aranmaz, yeniden uğramak ya da aramak zorunda kalırsınız.

     

    Anlayacağınız Türk yayın piyasasında yeni yazarlar –olası potansiyelleri görülmeyerek ya da göz ardı edilerek– ekseriyetle önemsenmez. Bırakın yeni yazarları, çoğu zaman “eh işte satan” çok kitaplı yazarlar için bile durum farklı değildir.

     

    Konuya bunca karamsar yaklaşmamdan anlaşılmıştır sanırım, tüm bu saydığım olumsuzlukları yaşadım. Yayın kararı alana dek yüzüme kapanan kapıların haddi hesabı yok. Büyük yayınevlerimizden birinin incelenmesi için bıraktığım dosyanın kapağını bile açmadan (abartmıyorum) çalışmayı iade etmesiyle de karşılaştım, büyük umutlarla teslim ettiğim kitabımın yayınlanmasına karşın reklamla desteklenmemesi yüzünden heba olmasıyla da. İşin ilginci, yayınlanan ilk romanım olan Düşler Diyarı’nı neredeyse hiç uğraşmadan yayınlatabilmeme karşın takip eden zamanla ve yeni kitaplarla birlikte işimin daha zorlaşması. Bugün, İspanya’da yayınlanan uluslararası bir antoloji de dahil 12 kitapta imzası olan bir yazarım, ama her yeni kitabımı yayınlatabilme maceram bir öncekine oranla daha çok mücadele gerektiriyor. Sanıyorum benim yazarlık kaderim de bu.

     

    Peki tüm zorluklara karşın vazgeçiyor muyum? Tabii ki hayır. Yazacak iradeyi buldukça eserinizi bastıracak iradeyi de buluyorsunuz.

     

    Süreli edebiyat yayınlarının yeri ve önemi nedir sizce? Bu yayınlarla deneyimleriniz nasıl gerçekleşti?

     

    Süreli edebi yayınları iki başlıkta ele almak daha doğru olacak sanırım (En azından değinilerim böyle bir gereklilik doğuruyor).

     

    1- Öykü, deneme ve şiirlerden oluşan edebi yayınlar.

     

    2- Kitap eleştirilerinin bir araya toplanmasıyla oluşan yayınlar.

     

    Birinci maddedeki süreli yayınların varlığı bir lütuf. Hele ki günümüzde. Bir dönem çizgi roman, bir dönem de bilim kurgu dergiciliğinde ter akıtmış biri olarak bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim.

     

    Bu tip yayınların –ki Cogito gibi kitap formatına yakın yayınlananları saymazsak geneli “dergi” olarak nitelemek daha doğru– ne büyük külfetlerle çıktığının bilincindeyim. Sanıyorum büyük çoğunluğunun bir çeşit Donkişot’luk ruhuyla yayınlanabildiğini söylemek de yanlış olmaz.

     

    Yazarlık disiplinini edinmek isteyen amatör yazarlar için bir nevi okul görevi gören edebiyat dergilerinin sayısının ve niteliğinin artması en büyük temennim. Böyle bir artış üslubunu kuvvetlendirmek isteyen genç yazarlar için bulunmaz bir kaynak anlamına gelir ki Türk edebiyatının en önemli gereksinimlerinden biri bu.

     

    İkinci maddeye aldığım kitap eleştirisi ağırlıklı yayınların varlığının da yazar-kitap-okur üçgeni için gerekli olduğuna inananlardanım. Ancak kitap eleştirilerinin yetkin isimler tarafından yapılması gerektiği de aşikar. Yoksa bir kitapta yazarın seyyar dondurma satıcılarının mamulü hazırlarken içine tuz kattığını yazmasına kafayı takan bir eleştirmen(!)in, konuyu araştırma gereği bile duymadan “yazarı araştırmadan yazmakla suçlaması” cehaletiyle karşı karşıya kalırız ki bu da yaşanmış bir örnektir. Günümüzde hemen her alanda ayaklarla başların yer değiştirmesinden olsa gerek, kitap eleştirmenliğinin de cılkı çıkmış durumda. Değerlendirmesini nesnel kriterle yapmayan, bilmediği bir konuda araştırma yapmak yerine yazısını yazarın hata yaptığı ön kararıyla kurgulayan, ağırlıklı olarak bilgilendirmek değil de yermek, küçümsemek düsturuyla eleştirisine başlayan, edebiyatın herhangi bir dalında ustalaşmak yerine eline geçen her kitabı okuyup bir de haddiymiş gibi eleştiri döktüren sözüm ona eleştirmenler fink atıyor ortada. Ben bir fantastik romanı “gerçekçi” olmamakla suçlayacak kadar ayarı kaçmış kitap eleştirmenleriyle karşılaştım bu piyasada. Bundan daha öte bir örnek olabilir mi işin nasıl yapıldığına dair?

     

    Yazarlıkla ilgili hedeflerinizin ortak ya da belirgin özellikleri neler? Bulunduğunuz tarihsel, kronolojik yazma düzlemi üzerinde değişim, yenilik arzusu mu yoksa yazar olarak o düzlemde kendinizi konumlandırma mı?

     

    Hemen her konuda olduğu gibi yazarlıkta da kendimi aşma gayesindeyim. Bir hedef söz konusuysa sanıyorum benim hedefim de bu. Tabii yazı işiyle ilgilenen herkes gibi, kitaplarımın mümkün olan en fazla sayıda okura ulaşması, ama ondan da önemlisi, yazdıklarımın anlaşılabilir ve üzerinde düşünülecek nitelikte bulunması da hedeflerimden sayılabilir.

     

    Pek çok yazar gibi, çoksatarlığı küçümsemiyorum. Aksine çoksatar olmak büyük keyif. Sizin zihninizde doğanların başka zihinlere akışı meselesi bu. Sayı ne denli çok olursa işin keyfi artar. Ama tabii şunun da altını çizmeliyim: Okurun eseri anlaması, özümsemesi, üzerinde fikir yürütmesi her şeyden önemli. Eğer söz ettiğimiz o sayıca fazla okur kitlesi eseri okuyor da üzerinde tek söz etmiyorsa bu benim beklentimi karşılayan bir alışveriş olmaz.

     

    Peki söz konusu alışverişi sağlayabilmek için ben ne yapıyorum?

     

    Öncelikle söylemeliyim ki bilim kurgu ve fantastik temalı metinleri yazmayı sevsem de kendimi sadece bu iki türle kısıtlayamıyorum. Çaresiz bir aşk öyküsünü anlattığım romanım da var (Aykolik, BU Yayınevi, 2005); yeraltı edebiyatının kıyısında dolaşan bir cinayet romanım da var (Sevgili Salak, Olgu Kitaplığı, 2007); gizemci yaklaşımla yazılmış, ne tamamen gerçek ne de tamamen fantastik diyebileceğim romanım da (Olağan Mucizeler, Crea Kitap, 2008).

     

    İşin aslı, yazının sürüklediği yere doğru gitmeyi, dizginleri belli bir noktadan sonra elime almayı seviyorum. Bu tavrın metinlerimin daha samimi olmasını sağladığı gibi bir düşüncem var. Umarım yanılmıyorumdur.

     

    Yakın-uzak geçmişe dair, belleklerde yer etmeyi hak eden ve yazma serüvenine ilişkin anekdot ya da gözlemleriniz var mı?

     

    Pekçok anı parçası benimle birlikte, evet, bundan da son derece mutluyum. İlkgençlikteki okurlara yönelik bir fantastik roman olan Düşler Diyarı nedeniyle okullarda yaptığım söyleşi ve imza günlerinde yaşanan ve tamamı içimdeki yazma şevkini arttıran bir yığın güzel anıya sahibim. Ancak başka iki kitabım vesilesiyle yaşadığım iki anıyı özellikle unutamıyorum.

     

    İlki, Düşler Diyarı’nı imzalamak için gittiğim bir okulda bir kız öğrencinin bana bir bilim kurgu romanı olan Gohor’u uzatmasıyla yaşandı. Sene –yanılmıyorsam– 2006 olmalı.

     

    Gohor Kıyametten Sonra ilk yayınlandığında Gohor Cam Kent ile Gohor Kurtlar Yolu adlı iki kitap olarak okura sunulmuştu. Söz ettiğim okurum iki kitabı koltuğunun altına sıkıştırmış olarak geldi karşıma. Kitaplarıma önüme uzattı.

     

    İlk ilgimi çeken sayfaların aldığı haldi. Hayır, kıvrık ya da yırtık sayfalardan söz etmiyorum. Söz ettiğim, bir değil birkaç kez okundukları her haliyle belli olan sayfalar.

     

    Durum ilgimi çektiğinden sordum: “Sevdin mi Gohor’u?”

     

    Okurum derince iç çekti. Gözlerinde sevgi ışıltıları gördüğüme yemin edebilirdim. “Sevmek mi?” dedi. “Bu kitaplar benim hayatımı değiştirdi!”

     

    Bu her ne kadar abartılı bir yanıt gibi dursa da kızın bakışlarındaki o dinmeyen ışıltı sözlerine inanmama neden oluyordu. Yine de sordum: “Nasıl değiştirdi hayatını yani?”

     

    Bir sırrı paylaşırmışız gibi, sıradaki arkadaşlarının duyamayacağı şekilde fısıldadı: “Ben Maline gibiydim. Tamamen aynı. Onun kendi doğrularını savunması beni de yönlendirdi. Ama sadece bu değil. Bu kitaplarda hayatla ilgili öyle derin bilgiler var ki… Okurken kendimi hayatı öğreniyormuş gibi hissettim.”

     

    Maline kitabın ana karakterlerinden biriydi. Kendi doğrularının peşinden gitme cesareti olan bir kız. Okurum onu örnek almış ve kitabın genelinin de kendisine hayatı öğrettiğini hissetmişti.

     

    O konuşmadan sonra Gohor’u yazmakla geçirdiğim senelerin hiçbir yükü kalmadı üzerimde. “İyi ki,” dedim, “iyi ki kaleme almışım Gohor’u. Pek çok okura ulaşamadıysam da iyi ki romanı tüm kalbiyle kabullenen gencecik bir okura ulaşmışım.”

     

    Diğer anı böyle keyifli değil. Hatta sinir bozucu olduğunu bile söyleyebilirim.

     

    Yer 26. İstanbul Kitap Fuarı’ndaki İnkılap Standı. 2007′nin Kasım ayı. O sıralar yeni basılmış olan Mesih’in Klonu adlı romanımın imza günü nedeniyle düzenlenen masanın başındayım. Sol yanımda son romanı Günbatımı Fandango‘yu imzalayan sevgili Burak Eldem var.

     

    Mesih’in Klonu‘nun kapağını da ben yapmıştım. Konu İslam’ın kabullendiği İsa ile İncil’deki İsa’nın en temel farklılığı üzerine kurgulandığından ve yüzlerce yıldır söylenegelen kıyamet efsanelerindeki Deccal’ın ortaya çıkmasına ancak bu farklılığın neden olacağını iddia ettiğinden kapağı da bu anlayışla kurgulamıştım. Amerikan bayrağının oluşturduğu fon üzerinde çarmıha gerilmiş İsa duruyordu ve gözleri kötücüllüğünü belli eden şeytani bir ışıltıyla kıpkırmızı parlıyordu.

     

    İnkılap standının çevresine bu kapağın büyütülerek merkeze oturtulduğu afişler asılmıştı. Söz konusu olayı tetikleyen de bu oldu.

     

    Standın çevresinde tur atan, orta yaşlarını geride bırakmış, topluca bir bayan arada başını kaldırıp Mesih’in Klonuafişlerine bakıyor, öfkeli öfkeli başını sallıyordu. Nihayet –tahammül gücünü yitirdiğinden olsa gerek– masaya yaklaştı. Birkaç adım geride durarak seslendi: “Bu kitabi sen yazdin?” Şivesine bakılırsa Rum asıllı vatandaşlarımızdan biri olmalıydı.

     

    Gülümseyerek, “Evet,” dedim, “ben yazdım.”

     

    Kısacık bir an öfkeyle baktı, sonra küçümseyen bir ses tonuyla, “Bulamadin İsa’dan başka uğraşacak?” dedi, döndü sırtını gitti.

     

    Arkasından seslendim. Bir karara varmak için kitabı okumasının daha doğru olacağını söyledim, ama diyeceğini demiş, konu onun için kapanmıştı. Dönüp bakmadı bile. Böylece insanların kemikleşmiş inançlarıyla ilgili konuların bıçak sırtı olduğunu bir kez daha anlamış oldum.

     

    Mesih’in Klonu çok umutlu başladığım, maalesef yaşanan pazarlama ve tanıtım zaafları nedeniyle hezimetle sona ermiş bir macera oldu. Geriye de ancak bahsettiğim gibi sıkıcı bir anı kaldı.

     

    Yazmanın, dolayısıyla edebiyatın diğer temel disiplinlerle ilişkisini yazarlık donanımı açısından nasıl yorumlarsınız?

     

    Evrenin yazıdan doğduğunu söylersem çok mu abartmış olurum? Belki. Ama bunu gene de söyleyeceğim. Benim için yazı tüm diğer disiplinlerin anasıdır, varoluş nedenidir. Hal böyleyken yazının ve tabii ki edebiyatın tüm diğer disiplinleri yaratan, yaratmakla da yetinmeyip besleyen bir kaynak olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz.

     

    Felsefenin, sanatın ve bilimin temel dinamikleri ancak yazının besleyici gücüyle anlam kazanmakta, bir anlamda ölümsüzlüğün kapısını aralamaktayken; yazı, bu disiplinlerin hem varoluş nedeni hem besin kaynağıyken; insanı, hayatı ve evreni sorgulama konusunda hiçbir şey yazı kadar net biçimde hedefe odaklanamazken; sinema, tiyatro gibi sanatsal yaratımlar kadar, teknolojik ve bilimsel gelişmeler bile yazıdan aldığı ilhamla adımlar atmaktayken edebiyatın tüm olguların bileşkesi diye niteleyebileceğimiz tarihi de var ettiğini söylemekle mükellefim.

     

    Kişi deneyimlediklerini algısının –ve şüphesiz ki yazım gücünün– izin verdiği ölçüde okura aktarmada yazıdan daha işlevsel bir araç bulamazdı. Ve işte dostlarım, size binlerce yıldır gözden kaçan bir gerçeği açıklıyorum: Evren büyük patlamayla değil, yazının varoluşuyla ortaya çıkmıştır. Tanrı, tüm kainatı iki harften yaratmıştır: O ve L. Bu iki harf yan yana gelmiş, evren kitabının ilk sözcüğü olmuş, Tanrı yazıyı dillendirmiştir: “OL!”

     

    Ve evet, olan olmuştur.

     

    Aksi halde Kuran, “Oku!” emriyle başlamazdı, inanın.

     

    Abartıyor muyum? Belki. Abartmaktan vazgeçecek miyim? Hayır.

     

    İnsanlığın ürettiği tüm değerler içinde her kalıba akabilen, bütün saydıklarımın yanında ruhu ve yaşamı da biçimleyebilen başka bir şey bilmiyorum çünkü. Böyleyken izin veriyorum yazının kalbimdeki kutsiyetinin sürmesine ve naçizane sürdürüyorum onu kutsal kılma çabalarımı. Durum bundan ibaret.

     

    Ve son söz şu bu konuda: Yazının var ettiği bir dünyada her şey mümkündür!

     

    Sizi çok etkileyen, bir bakıma da yazma sanatınızı temsil eden, bir başka yazardan yapılmış bir pasajı acaba aktarabilir misiniz?

     

    Stephen King Yazma Sanatı (Altın Kitaplar, 2006) kitabında şöyle söylüyor:

     

    (…) Kelimeler cümleleri oluşturur; cümleler de paragrafları oluşturur; bazen de paragraflar canlanır ve nefes almaya başlar. Frankenstein’ın canavarının bulunduğu yeri bir hayal edin isterseniz. İşte yıldırım geliyor, gökyüzünden değil de İngilizce kelimelerden oluşmuş mütevazı bir paragraftan. Belki de bu yazdığınız gerçekten güzel ilk paragraf olacak, bir yandan son derece kırılgan ama öte yandan son derece de vaat dolu. Victor Frankenstein, o toplama yaratık aniden sulu sarı gözlerini açtığında nasıl sevinmişse siz de öyle sevineceksiniz. Aman Tanrım, nefes alıyor bu, diyeceksiniz. Hatta belki de düşünüyor bile. Kim bilir bundan sonra neler yapacağım?

     

    Tabii ki üçüncü düzeye gidip gerçek bir kurgu yazmaya başlayacaksınız. Niye yazamayasınız ki? Neden korkacaksınız? Marangozlar canavar yapmazlar ne de olsa; ev yaparlar, dükkân yaparlar, banka yaparlar. Bazen bir keresteyle uğraşır, bazen tuğla üstüne tuğla dizerler. Siz de, kelime dağarcığınızı, gramer bilginizi ve temel üslup kurallarını kullanarak her seferinde bir paragraf yaratacaksınız. Her katı birer birer çıktığınız ve her kapıyı güzelce rendelediğiniz takdirde, ne isterseniz yapabilirsiniz… enerjiniz yeterse koca köşkler bile yaparsınız.(…)

     

    Yazıyla kurgu yaratma eyleminin coşkusunu en iyi özetleyebilecek cümleler bunlardır gibi geliyor bana. Belli ki King geriye dönmüş, kurgu dünyalar yaratmaya başladığı ilk zamanlara. Ve çay kaşığı büyüklüğündeki malasıyla binlerce yıllık arkeolojik buluntunun çevresindeki toprak yığınını temizleyen arkeologun sabrına va coşkusuna fazlaca benzeyen bir keyifle yazarın kendi zihnindeki buluntuyu fark ettiği ve işlemeye koyulduğu anları anlatmış. Üstelik son derece basit, anlaşılır cümlelerle yapmış bunu. Ve evet, ona katılıyorum. Elinizin altında yazı olduğu takdirde ne isterseniz yapabilirsiniz!

     

    King’in bu cümleleri yazma eyleminin –yazıyla haşır neşir olmayanların asla anlayamayacağı şekilde– ne denli coşkulu olabileceğinin ön verisi gibi,bu nedenle anmak istedim. Ancak benim için yazma sanatını temsil eden, neredeyse bir mücevher gibi ince ince işlenmiş birkaç paragraf var ki, değinmeden geçersem kendimi huzursuz hissedeceğim.

     

    Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti. Her yıl Mart ayında, paçavralar içinde bir çingene obası köyün dışına çergilerini kurar, boru ve dümbelek şamatası içinde yeni icatların çığırtkanlığını yaparlardı. Önce mıknatısı getirdiler. Kendini Melquiades diye tanıtan sakalı taraz taraz, elleri pençe gibi, iri kıyım bir çingene, Makedonyalı bilge simyacıların sekizinci harikası dediği nesneyle akıl çelen bir gösteriye girişti.

     

    İki maden külçesini peşinden sürükleyerek kapı kapı dolaştıkça, tencerelerin tavaların, maşaların, mangalların yerlerinden tangır-tungur yuvarlandığını, yuvalarından fırlamaya çalışan çivilerle vidaların umutsuzluğundan kirişlerin inlediğini, hele hanidir kayıp nesnelerin hem de çok arandıkları yerlerden ortaya dökülüp Melquiades’in büyülü demirlerinin peşinden paldır-küldür akın ettiğini görenlerin aklı başından gitti. Çingene, kaba şivesiyle, Eşyanın da canı var, diye ilan etti; Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte. Dizginsiz düş gücü, değil doğa harikalarının, en olmadık mucizelerin ve sihirlerin bile ötesine taşan Jose Arcadio Buendia, bu yararsız icadın toprağın bağrından altın çıkarmaya yarayabileceğini düşündü. Dürüst biri olan Melquiades, O işe yaramaz bu, diye uyardı onu.

     

    Ama Jose Arcadio Buendia, daha o zamanlar çingenelerin dürüstlüğüne inanmadığı için, katırıyla bir çift keçisini mıknatıslı iki külçeyle takas etti. Evin kırık dökük eşyasıyla birkaç parça malı artırabilmek için bu hayvanlara bel bağlamış olan karısı Ursula Iguaran, onu caydırmak için ne dediyse kar etmedi. Kocası, Çok yakında evin tabanını kaplamaya yetip de artacak kadar altınımız olacak, dedi de başka bir şey demedi: Düşüncesinin doğruluğunu kanıtlamak için aylarca uğraşıp didindi. İki demir külçeyi peşinden sürükleyip Melquiades’in büyülü sözlerini haykırarak ırmak yatağına varıncaya dek bütün yöreyi karış karış taradı. Sonunda bula bula, her bir parçası pastan birbirine kaynamış ve içi taş dolu koskocaman bir balkabağı gibi boğuk boğuk öten bir onbeşinci yüzyıl zırhı çıkardı topraktan. Jose Arcadio Buendia ile dört kişilik keşif kolu zırhı sökmeyi becerdiklerinde, boynuna içinde bir tutam kadın saçı olan bakır madalyon takılı, kireçlenmiş bir iskelet çıktı zırhın içinden.(…)

     

    Siz okumayı seven, yazıyla haşır neşir olan birisiniz (Evet, bunun farkındayım, aksi halde bu kitap elinizde olmazdı, değil mi). Bu nedenle yukarıdaki alıntının Gabriel Garcia Marquez’in muhteşem romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ın giriş bölümü olduğunun farkındasınız.

     

    Marquez bu birkaç paragrafta öyle bir üslup yakalamıştır ki, okur daha kitabın girişinde olağanüstü şeylerle karşılaşacağını anlar. Gerçekle düş iç içe geçmiş, kendine has yeni bir gerçeklik halini almıştır. Okur bu yeni gerçekliğe hiç ummayacağı bir kabullenişle sarılır ve bunun nedeni neredeyse tüm kitabın tarzını çizen bu giriş paragraflarıdır. Marquez zihnindeki görüntülerin fotoğrafını çekip okurla paylaşır gibidir. Büyülü fotoğraflardır bunlar. Coşkun bir dünyayı vaat ederler. İçlerine girilebilir. Hatta çerçevelenmiş anın parçası halini alarak Jose Arcadio Buendia’nın bedeninden dışarıyı izleyebilirsiniz.

     

    İşte bu benim yakalamayı dilediğim tarz, hayranlıkla izlediğim yazım biçimidir.

     

    En çok sevdiğiniz ve kitap okurlarına tavsiye etmeyi istediğiniz 10 (yerli-yabancı karışık) yazar adı.

     

    Gabriel Garcia Marquez, J.R.R. Tolkien, Stephen King, Sadık Yemni, José Mauro de Vasconcelos, Burak Eldem, Michael Ende, Mavisel Yener, Flannery O’connor, Aytül Akal

     

     

     

    comments powered by Disqus

     

istatistikleri görün