• ÇİZGİ ROMAN OKURLARI PLATFORMU (ÇROP) SÖYLEŞİSİ / NİSAN 2010

    Aşkın Güngör merhaba, aslında çizgi roman konuşma amacındayım ama… Karşımda çok yönlü genç bir adam bulunca konuyu genişletmek istiyorum izninizle. Fantastik ve bilim kurgu edebiyatı yazarı, çizer, grafiker, okuyucu, editör, radyo tiyatrosu yazarı, çizgi roman yayınları editörü… Belki de bir çok gencin olmak istediği veya denemek istediği bir çok alanda ürün vermiş bir sanatçı, yetenekli ve cesur bir kişi olarak konuyu gençler ve dar piyasa çizgi roman eksenine kaydırabilir miyiz?

     

    Sevgili Ümit, çok teşekkür ederim övgülü sözlerin için, ama benim aynam seninki kadar parlamıyor suretimi gösterirken, evvela bunu belirteyim. Şimdi sıraladıklarını zihnimde tartarken “Uh!” diyorum, ama işin başka bir boyutu da var: Arayış! Ve o “arayış”ın seni ittiği yol…

     

    Böyle söyleyince fazlasıyla “kaderci” mi görünüyor sözlerim, bilmem. Yok, kader ve seçtiğimiz yol felsefelerine de girmeyeceğim; evrenin —ya da Yaratıcı’mızın— bir şekilde seçimlerimize uygun yollar döşediğini, ama o yolu yürüyecek iradeyi de yönlendirmemiz gerektiğine inanıyorum ben. Klasik Büyük Kader – Küçük Kader denkleminin savunucusu biriyim o anlamda. Eh, çizgi roman da bu ikilemin doğurduğu bir çocuk benim için.

     

    Demem o ki, buyrun, kaydıralım konuyu. Dinliyorum.

     

    Kimdir Aşkın Güngör, yaşı kaç, eğitimi ne, halen ne işle meşgul, evli mi bekar mı? Önce bunları konuşsak. Bugünden geriye doğru açılmak daha yararlı olabilir. Son halinden, onu bu bugünkü kişi yapan eski günlere ve deneyimlere yola çıkmış oluruz yavaştan.

     

    Geri çekilip dışardan bakıyorum kendime. O zaman yineliyorum aynı soruyu: Kimdir Aşkın Güngör? Böyle yapınca daha objektif olabilirmişim gibi geliyor. Peki, deneyelim anlatmayı dışardan bakarak:

     

    Aşkın Güngör yükseleni Kova olan bir İkizler Burcu üyesi olarak 1972 Haziranında İstanbul’da doğdu. Hadi, konu konuyu açsın; neden Zodyak yardımıyla mı tanımlıyorum kendimi? Basit aslında. Az çok burç özellikleriyle haşır neşir olanlar bu tanımlamamdan sonra şöyle diyor: “Haa, İkizler nedeniyle o kadar farklı alanlarda yetenek sergileyebiliyorsuuun ve Kova nedeniyle de bu kadar tembelsiiiin.”

     

    İşte buyum biraz ben: Üretken ve tembel.

     

    Kendimi bildim bileli el sanatlarında mahirdim, ya da hadi ukalalık diye algalanmasın diye “elim iş tutardı” diyeyim, ama “bunların kaçında ses getirecek işler yaptım” dediğimde durum değişiyor —yazı girişinde asılı duran o aynadaki parlaklığı bu nedenle göremiyorum zaten. Henüz okuma yazma bilmeyen bir çocukken resimlerle kendimi anlatmaya bayılırdım —Burada da “bayılırmışım” demeliyim belki, çünkü başta anneannem olmak üzere, ebeveynlerim tarafından yıllar sonra bana aktarılanlara değineceğim:

     

    Yaşım üç ila dörtmüş. Bir kâğıda, misal, uçak çizer, sonra da o uçak ve içindeki yolcuların başından geçenleri anlatırmışım uzun uzun. Ne hikmetse hep şimdi “fantastik” diyebileceğim öyküler olurmuş bunlar —ya da belki de doğal olan buydu, bilemiyorum, çocukların düş gücü sınırsızdır, kabul edersin ki. Uçak aslında uçakmış da gene de değilmiş; doğurabiliyor ve üstünde beliren beneklerle besleniyormuş. İyiymiş, ama biraz da kötü; çünkü yolcuları taşıyor, ama onları inmek istedikleri yere götürmüyormuş; herbirini çok sevdiğinden ayrılmak istemiyormuş çünkü. Sonra peşine uçan daireler takılıyor ve uçak çok sevdiği yolcuları korumak için kötü kalpli uzaylılarla çarpışıyormuş… Vs. Vs. Okuma ve yazmayı çözdüğüm andan sonra anlattığım öyküler çizgi romanlara dönmüştü. Çizgili defterlere bir zaman gezgininin öykülerini çiziyordum —yaşım yedi. Kahramanım —şimdi fark ediyorum ki— o zamanın fenomen dergisi Gırgır’da yer alan Muhlis Bey’den esintiler taşıyordu, ama işin içinde çok nahif de olsa bilim kurgu ve fantastik vardı gene. Demem o ki oldum olası geleceğe ve gizeme tutkun biri oldum ben, ama derdim hepsinden öte, “anlayabilmek” ve anladığımı “anlatabilmek” oldu. Biraz da o nedenle, sistemle değil de sistemin beni ileteceği yolla ilgilendim üretme aşamasında. Bu nedenle kâh çizgi roman çizmeye koyuldum, kâh roman yazmaya. Öğretilmeyi sevmiyorum —bunu açmalıyım ara konu gibi, çünkü buradan eğitimime geçeceğim— evet, hiç sevmiyorum hem de. Dikte edilenleri “öğrenme” kapasitemle, arzu ettiğimi “öğrenme” kapasitem arasında ciddi fark var. İlgi duymalıyım, merak etmeliyim, öğrenmeyi arzulamalıyım konuyu. Diğer türlü fazla yeknesak ilerliyor “öğrenim” sürecim. Eh, güzel ülkemizin eğitim müfredatının da hangi zihniyetle hazırlandığını göz önüne alırsan ne demeye çalıştığımı anlarsın. Başarılı sayılabilecek bir öğrenciydim, ama tutkulu değildim öğrenim hayatım boyunca. Sultanahmet Meslek Lisesinde Döküm Teknikerliği bölümünden mezun oldum, Bilecik M. Y. Okulunda Seramik okumaya gittim, baktım olacak gibi değil, çıkışımı verip Alfa’ya geçtim. Hiç de sevmediğim İşletme’yle cebelleştim sonra Açıköğretim Fakültesinde, ama merkezimde kendimi “eğitmek” ilk sırada yer aldı hep —eh, çok da mutluyum durumdan Allah’a şükür.

     

    Ve evliyim, evet. Askerliği de geç yaptım, evlliği de. 2005 Mayısında evlendim eşim Anita’yla ­—yazın aşamalarımda da sağlam katkılarını gördüğümü belirtmeliyim bu arada. Sağlam tespitleri var ve hiç ummadık bir ayrıntıya dikkatimi çekebiliyor. Seviyorum bu huyunu. Yine de onun için “üretken ve tembel” bir adamla evli olmanın güç olduğunu da sezinliyorum. Sevgili ağabeyim yazar Bilgin Adalı şöyle demişti bir keresinde: “Bir yazarla evli olmak zor iştir. Çünkü yazar, mesaisinin çoğunu yazıya ayırır. O nedenle, Aşkın, Tanrı sabır versin eşine.” Haklı.

     

    İlk yıllara bakarsak, genç Aşkın Güngör ne olmak istiyordu ve bunun için neler yapmıştı?

     

    O güzel zamanlarda çizgi roman ressamlığı en büyük hayalimdi tabii, çünkü kareler arasında nefes alıyordum, abartısız.

     

    Düşünsene; tombul, hayalgücü zengin bir veletsin ve bu dünyada çizgi roman diye bir şey var! Karelere bölünmüş bir hayat! O karelerin arasında kahramansın, kovalayansın, kaçansın; Zagor’sun, Mandrake’sin, Tom Miks’sin, Tom Braks’sın, Kızılmaske’sin, Rakar’sın! Yahu, hadi Süperman olmayı da bırak, Clark Kent’sin, Peter Parker’sın! Ne istersin daha?

     

    Ben zar zor biriktirdiğim harçlığımı cebime kor, tek katlı gecekondumuzun alçacık penceresinden avluya atlar, Tercüman Çocuk veya Milliyet Çocuk almaya kaçardım ailem uykuya yatmaya hazırlanırken —annem fazla okuduğum için kızardı çünkü. Düşünsene; başka anneler çocuklarının okumamasından yakınırken ben “fazla okuduğum” için engellenmeye çalışılırdım. Komik geliyor şimdi. Kâğıdın o inanılmaz, o enfes kokusuna başını gömerek kareden kareye zıplamak; abartısız ve kesinlikle yenilmez bir kahraman olmak çizgi romanlarla mümkündü, sen de bilirsin ve o keyif başka hiçbir şeyde yoktu. Olmadı da.

     

    Sözün özü, dedim ya, çizerlikle geçinmek arzusuyla yanıp kavruluyordum. Akşam oturmasına gelen akraba tayfası vardır ya, onlar sorardı arada, “Ne olacaksın?” diye. “Çizgi roman çizeceğim,” derdim. Saçımı sıvazlar, güler ve “Yok, yok,” derlerdi, “Ne iş yapacaksın?” Onlar için çizerlik meslek değildi tabii, karnımı ne şekilde doyuracağımı merak ederlerdi. İlk zamanlar ısrar ederdim çizerlikte, ama baktım ki, Aysel ya da Veysel, soruyu soran kim olursa olsun verdikleri karşılık aynı. Ondan sonra da yamıtlamaz olmuştum bu soruyu. İşin acısı, haklı çıkmaları oldu belki —en azından Türkiye şartlarında.

     

    Peki bu çabalar meyvesini vermiş miydi? Acaba ulaşılan nokta bugün de ulaşılabilir bir nokta mıdır, yoksa çizgi roman piyasasında değişim vardır da imkanlar değişmiş midir?

     

    Klasik bir söylem olacak, ama söyleyeceğim gene de: Türkiye’de çizgi roman ressamlığıyla geçinecek babayiğit tanımıyorum! Yok öyle bir şey! Bu benim Alfa ve Galaksi’de yer aldığım 90’lı yıllarda da böyleydi, bugün de böyle. Ha, Kenan Yarar gibi, Bülent Üstün gibi, Galip Tekin gibi —ya da mizahi dergilerde yer bulan başka yetenekli isimler gibi— istisnalar var belki, ama onların yaptığı da benim anladığım ve kabullendiğim anlamda çizgi roman üretimi değil, daha çok çizgi öykü. “Başarılılar mı?” dersen, evet, genellikle çok başarılılar, ama onların da Türkiye’deki Çizgi Roman algısına fazla olumlu katkılar yapabildiğine inanmıyorum. Bunun kaliteli öykü ya da çizgi üretmekle ilgisi yok; bir algılama sorunu bu —ya da ne bileyim, belki bir kabullenme sorunu.

     

    Bu ülkede Bülent Arabacıoğlu diye bir çizer var. En Kahraman Rıdvan’ı çizmiş, TipiTip’iyle ekol olmuş yetenekli mi yetenekli bir adam bu… Hani, nerede En Kahraman Rıdvan albümleri, TipiTip albümleri? Kimleri sayabiliyoruz bugün Türk Çizgi Romancılığı denince? Suat Yalaz’ı, Sezgin Burak’ı. Başka? Ali Recan’ı belki —ki Yüzbaşı Volkan’ın babasıdır. Var mı sonrası? Ben bugün bir çırpıda adını sayamadığımız onlarca yetenekli adamın bu işle zamanın çeşitli noktalarında ilgilendiğini biliyorum, ama o kadar. Yetkin bir Türk Çizgi Romanı Tarihi yazmaya kalksan yüzlerce isim yer alır, ama maddeleri alt alta dizip de ortaya çıkan külliyata baktığında “Ah!” edersin —acınacak kadar cılızdır çünkü.

     

    Bak, aklıma geldi, konu konuyu açıyor; yıllarca Yüzbaşı Volkan’ı küçümsedik çizgi işiyle ilgilenenler. Dedik ki, “Fotokopiyle, antiskopla üretiliyor, böyle iş mi olur?” Ama şimdi bakıyorum ve “İyi ki Yüzbaşı Volkan var,” diyorum. Başka bir güncel Türk çizgi roman kahramanı yok çünkü. Ne acı!

     

    Alfalı yıllar. Kimlerle çalışılmıştı, bu çalışmalardan ne kazanımlar oldu, hangi dergilerde neler yapıldı?

     

    İki aşamalıydı benim Alfa maceram, ama konuya girmeden izin verirsen haklının hakkını teslim edelim: Alfa çizgi roman yayıncılığından daha ötede bir misyon üstlenmişti. Okur çizimlerine yer veriyor, muhatap alarak mektuplarını yanıtlıyor, çeşitli zamanlarda gerçekleştirdiği çizim yarışmalarıyla yetenekli gençleri teşvik ediyordu. Başka bir yayınevinin böyle bir misyonu olmadı o sıralarda. Bu, şüphesiz ki Alfa’nın kurucusu da olan Ali Recan’ın işiydi ve çok da iyi yapmıştı kanımca —zaten Alfa’yı Sağıroğlu Ailesi’ne devrettikten sonra kurduğu Marvel’de de aynı tarzı sürdürdü.

     

    Neyse… Sürdürelim… Dediğim gibi, Alfa maceram iki aşama içerir. İlkinde dışarıdan ürünler gönderen bir genç yetenektim. Sonra, 1990’da Alfa’nın editörlüğünü yürüten Erdal Çakıcıoğlu’nun sürüklediği bir “Yerli Çizgi Roman Dergisi” projesinde yer aldım. Adı bile “konamayan” bu derginin —ki, ihtimallerden biri Alfa Çizgi Roman’dı— çizerlerinden biriydim. Geleceğe Dönüş filmindeki ana iki karakterin farklı çizgi roman kahramanlarının evrenlerine yaptıkları ziyaretlere ve bu ziyaretlerin yarattığı garipliklere değinen mizahi bir çizgi romandı. İlk macerada kahramanlarımız Martin Mystere’nin evrenine yolculuk ediyordu. Yirmi sayfa kadarı çizilmiş, yaklaşık on sayfası da çinilenmişti. Alfa’nın yöneticisi olan sayın Gül Sağıroğlu Alfa Çizgi Roman Dergisi’nin altından kalkılamayacak maliyette olacağına kanaat getirerek çalışmaları durdurunca ihtimaller de çizgiler de ertelendi.

     

    İlginç geldi. Başka kimler vardı o dergi kadrosunda?

     

    Tüm isimleri hatırlamıyorum maalesef, ama aklıma gelenleri sayayım: Hakan Alpin vardı. Daha önceden Yüzbaşı Volkan çizim ekibinde yardımcı çizerlik de yapmış olan, sonradan Darkwood kadrosunda bir araya geldiğimiz bir isimdir. Ali Düzgün vardı. O dergi için ne çizmişti hatırlamıyorum, ama daha sonra Kaptan Alyo diye bir karakter çizmeyi denemişti. Maalesef uzun ömürlü bir iş olmamıştı o da. Conan sayılarından birinin içinde, Hakan Alpin’in çizdiği Son Osmanlı gibi, tek sayılık bir dolgu malzemesi olarak kullanılmış ve çizgi roman tarihimizin yazılmayan sayfalarına dahil olmuştu. Kadir Ertan Sevgi vardı —ki müthiş bir çizerdir, ama ondan da ötesi, müthiş bir tembeldir. Çok iyi yerlere gelebilecekken heba olup gitti çizgi piyasasından. Haluk Alpin vardı, Hakan Alpin’in kardeşi. Sanıyorum Ömer Tatlısöz vardı, ama emin değilim bu isimden. Az önce de dediğim gibi, hatırlayamadığım birkaç isim daha vardı, ama ne yazık ki doğmayacak bir çocuğa ninni söylemekle yetinmiş olduk hepimiz.

     

    Devam edelim mi Alfa macerasına? İkinci aşama bu doğmayan dergiden sonra mı başladı?

     

    Tam olarak değil. Dergi hayallerinin suya düşmesinden sonra da çeşitli çizimlerle yer aldım Alfa’nın okurlara açılan sayfalarında. Sonra birgün Erdal Çakıcıoğlu’nun editörlük görevinden ayrıldığını ve yerine de arkadaşlarımızdan biri olan Kosta Ceran’ın geçtiğini duyduk. İlginç bir gelişmeydi bu ve şimdi düşünüyorum da birkaç ay sonra Alfa editörlüğüne talip olmamdaki cüreti de buna bağlıyorum —yaşıtlarımdan birinin o göreve getirilmesine yani. Neyse…

     

    Kosta, Erdal Çakıcığlu’nun ayrılmasıyla yarım kalan bir işin tamamlanması için benimle irtibat kurdu —Conan Aylık Maceralar Dizisi’nin arkasında dolgu olarak yayınlanan “Conan İstanbul’da” adlı mizahi çizgi öyküden söz ediyorum. Erdal Çakıcıoğlu bu öyküyü iki sayı çizmiş, sonra da ayrılmıştı. Ben tamamlayarak finale ulaştırdım. Nahif, pek de söz etmeye değmeyecek bir şeydi aslında, ama o zaman için benim adıma keyiflerin en büyüğüydü. Bu çalışma nedeniyle Alfa’nın Tarlabaşı’ndaki binasına gidiş gelişlerim oradakilerle tanışmama vesile oldu, ama bir yandan da Bilecik’teki eğitimim başlamıştı. Aynı günlerde başka bir haber geldi: Kosta Ceran’ın Alfa editörlüğü pek kısa sürmüş, bir takım sebeplerle görevden ayrılmıştı. Az çok tanıştığımız Gül Sağıroğlu’nu arayarak göreve talip olduğumu söylemem aynı zamana rastlar.

     

    Gül hanım başta çekinceli davrandı işin aslı. Ne evet dedi ne de hayır, ama sonra bana ulaşarak “Bir denemek istediklerini” iletti. Sonrası malum. Başladık Alfa koşturmacasıına. Orjinal çizgi roman sayfalarındaki konuşma balonlarında yer alan İngilizce yazıları ince kuşe kağıtla kapatma işlemi vardı o zamanlar —hâlâ var mı bilmiyorum. O kuşe kağıtların üzerine kaligraflar Türkçe metinleri yazardı. O işten tut da ofis içinde yapılacak her işe yardımcı olarak başladım ben göreve, ama en keyif aldığım iş okur mektuplarını tasnif etmek, okumak ve yanıtlamaktı.

     

    Alfa, Taksim’de, Çatalçeşme’deki binasındaydı ben başladığımda. Eski, ama sıcak, sevecen bir yapıydı. O zamanlar Alfa bir aile şirketi görünümündeydi. Turgut Sağıroğlu Ali Recan’dan firmayı satın almış, işin başına da iki kızını geçirmişti: Gül Sağıroğlu ile Lale (Sağıroğlu) Gücüm. O zamanlar bir avuç çalışan elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorduk Sonra yine aile içinden yeni bir ortak alındı: Lale Hanım’ın eşi, Fikri Gücüm. Firma Vezneciler’e taşındı. Kendi matbaasına kavuştu. Basım dünyasında son derece deneyimli olduğu söylenen, bir zamanlar Salata Mizah Dergisi’ni çıkaran Hayri Önder Genel Koordinatör olarak ekibe dahil edildi. Her şey ondan sonra allak bullak oldu zaten.

     

    Hayri Önder ilk olarak okurun ne verirseniz onu yiyeceğini iddia ederek Conan’ın renkli basımını baltalamakla başladı işe. Kapak arkalarına tuhaf ve fazlasıyla karikatürize reklamlar eklemeye koyuldu. Yurt dışından gelen, proof diye tabir edilen —kaliteli film alınmasına olanak tanıyan orjinale yakın çizgi roman sayfaları— materyallerin gelmesine gerek olmadığını söyleyerek renkli sayfalardan alınan fotokopilerin kullanılmasına önayak oldu —bu nedenle çamur gibi, kalitesiz sayfalar ulaşmaya başladı okura— ve tüm bunlar yetmemiş olacak ki kendisine muhalif olan beni de ortadan kaldırmayı kafaya koydu. Başardı da. Onun gelişinden birkaç ay sonra Gül ve Lale hanımların odasında yaptığımız görüşmede işime son verildi. Eh, aslında istifa etmiş oldum, ama başka çıkar yol da bırakmamışlardı zaten. Uzatmayayım diyorum, ama sözler akıyor, af edersin. Kısa kesmeye çalışayım: Devran döndü ve altı ay kadar sonra bir gün Hayri Önder’in görevden ayrıldığını duydum. Birkez daha aradım Gül Sağıroğlu’nu. Bana karşı düzenlenen ve o zaman bir takım ahlaki çekincelerle söylemekten kaçındığım komplolarla ilgili kendisini bilgilendirdim ve görevimi geri istediğimi söyledim. Kabul etti ve böylece ikinci evre başladı, ama Hayri Önder’in yarattığı tahrifat öyle büyüktü ki toparlamak mümkün olmadı.

     

    Gelen okur mektuplarının tamamına yakını sitem doluydu. Öyle olmayanlarda da falanca dizi yayınlanacak mı, filanca dizinin falanca sayısı var mı gibi, önceki sayılarda defalarca yanıtladığımız sorular fink atıyordu. Okur mektuplarının birkez daha devreden çıkarılması söz konusu oldu. Bir yöntem olduğunu söyledim o zaman. Mümkün olduğunca işi esprili bir dilin sağlayacağı esneklikle kotarabilirdik. “Yap, görelim,” dediler. Yaptım. Gördüler. Ondan sonra eğlenmeye başladık okur sayfalarında —hem biz, hem okurlar. Sıkıcı, tekdüze yapıya veda etmiş olduk bir bakıma belki de.

     

    Neyse… Finale geleyim: Alfa’nın satış rakamları inişe geçmişti. Yönetim bölümü çözüm üretmek yerine —mesela tekrar renkli yayına geçmek, proof alımını sürdürmek— aynı mantıkla yayın çıkarmakta sakınca görmedi. Alfa’da çizgi roman yayıncılığının bir geleceği kalmadığını görerek, bu kez tamamen kendi irademle istifa ettim ve başka bir sektöre geçtim ben de. Elimde hatıralarım ve çocukluk hayallerimin —hiç değilse bir kısmının— içinde yuvarlanmış olmanın hazzı kaldı, başka şey değil.

     

    Daha sonra yine Alfa’da uzun zaman görev yapan Necattin Sinanç’la birlikte Galaksi Yayıncılık’ı kurdunuz sanırım.

     

    Aslında hayır, o iş tam o şekilde olmadı, genel bir yanılgı bu. Pekçok kişi beni Galaksi’nin sahiplerinden biri olarak algılamış olmalı ki pekçok yerde bu şekilde yazıldığını gördüm, ama yanlış tabii. Galaksi Yayıncılık’ı Necattin Sinanç kurmuştu. Benden bir yıl kadar sonra Alfa’dan ayrılmış, sonra da yayın işine girmişti. Büyük hayalleri vardı —sektörde büyümek, köklü bir kuruluş olabilmek gibi.

     

    Dünya kadar telif ücreti vererek Tex’in yayın hakkını almıştı, ama her nedense aracı firmanın verdiği sayılar baştan başlamıyordu. Tex Willer’ın baş düşmanlarından Zenda’yla olan bir macerasıydı bu ve giriş bölümü yoktu. Düşünsene, yeni bir yayınevi kurmuşsun, Tex’i “No:1” diyerek yayınlayacaksın, ama macera uzunca bir özetle başlayacak. Olur iş değil!

     

    O zaman Necattin’e çok dil döktüm. “Yapma etme,” diye. “Bastır biraz, bu maceranın başını da getirt,” diye, ama ne haltsa, aracı firma o başlangıç sayısını Tex’i hiç yayınlamamış ve yayınlamaktan da vazgeçmiş olan başka bir markaya sattığını, veremeyeceğini söylemiş. “O zaman,” dedim, “sen de bu macerayı es geç. Bundan sonra başlayan macerayla yap girişi.” Ne var ki Necattin o fikre de sıcak bakmadı. Kısıtlı parası vardı ve bu parayı da o sayılara yatırmıştı. “Bunları yayınlamazsam zararımı karşılayamam,” dedi. Eh, sonuçta para da yatırım da onundu ve istediğini yaptı, ama Galaksi’nin premature doğmasına neden oldu bu. Zaten hacimine göre pahalı satmak zorundaydı. Alımı ciddi oranda etkiliyordu bu ve başka teknik sorunlar da doğuruyordu tabii —misal, olması gerektiğinden daha ince yayınlandığı için orjinal kapaklar Galaksi’nin yayınladığı seride yetmedi. Ben profesyonel olarak çalıştığım iş nedeniyle kapak çizmeye zaman bulamıyordum. Profesyonel kapak çizerleriyle görüştük o zaman. Astronomik rakamlar istediler —en azından Necattin’in rahatlıkla verebileceği rakamlar değildi bunlar. Sevgili Ali Düzgün’ün sağlam çizgisine devrettik o zaman işi. Ali zaten hevesliydi. Çok uygun fiyatlara birkaç kapak hazırladı, ama o cüzi miktarları bile temin etmekte zorluk çekti Necattin. Çünkü Galaksi gemisi ciddi şekilde su almaya başlamıştı. Ben ilk sayıdan son sayıya dek redaksiyonunu ve kaligrafisini yaptım Tex’in Galaksi’de —bir kuruş da para almadım; çünkü sevdiğim, âşık olduğum bir işti bu ve Necattin’e de yardımcı olabilmeyi çok istiyordum. Ayrıca okur sayfaları ile Estarabim diye bir köşe yazdım. Yine mizah ağırlıklıydı dilim ve eleştiriler de geldi tabii. Çünkü Tex’in okuru Conan ya da Punisher’ın okuru gibi değildi. Daha oturaklı, daha ağırbaşlı, daha ciddi bir eserdi arzuladıkları. Biz onların beklentisine uymaya çalışana dek Necattin tükendi. Bir sabah iş yerime gelerek bu işin bittiğini, sıfırı tükettiğini söyledi. Memleketteki dağıtım ağının nasıl mafyavari bir düzenle iş gördüğünden dem vurdu. Buna Alfa’dayken bizzat şahit olmuştum, ama sabunun çapı küçükse erimenin çok daha hızlı olacağını da öğrenmiş oldum böylece. Neyse… Çok acıdır ki Necattin Sinanç kısa süren yayıncılık yaşamını tamamladığında geride hiçbir şey kalmamıştı. Ailesini memleketine, babasının yanına götürmek istiyor ve otobüs parası arıyordu. Birkaç eski arkadaşı aramızda para toplayıp karşıladık o rakamı ve Galaksi böylece öldü. Bu memlekette çizgi romandan medet ummak böyle birşeydi işte.

     

    Darkwood ilişkisi… Vardı diye hatırlıyorum… O ne kazandırdı size? Dahası Darkwood Türkiye’ye ne kazandırdı? Olmayan ve gelişmeyen çizgi roman sektörümüzün “kültür dergisiydi” Darkwood. Bugün benzer kültür dergileri raflarda yerlerini almış durumdalar. Darkwood’un bunları besleyen bir alt yapı kurduğunu söyleyebilir miyiz?

     

    Bak, bu ülkede yıllar sonra bir gün bir aklıevvel çıkar da çizgi romancılığımızın tarihini yazmaya soyunursa, o derlemede Darkwood muhakkak yer bulur. Bulmak zorundadır. Aksi olamaz! Ama emin ol, o derlemede Darkwood’a can veren pek çok isim yer al(a)mayacaktır; usta hamlelerle, kaba uçlu silgilerle silinmişlerdir çünkü.

     

    Ne demeye mi çalışıyorum? Şöyle açmaya çalışayım: Darkwood’u bir avuç insan son derece amatör duygularla hayata geçirdik. Şehzadebaşı’nın meşhur Çınaraltı’ndaki köhne masalarda toplanır, ortada daha bir isim bile yokken fikir alışverişinde bulunurduk. “Ne yapalım? Nasıl yapalım? Formatımız ne olsun? Adımız ne olsun? Vb.” Sonunda ilk sayımızı bastırabildik. Elimize aldık. Hem gururlandık, hem baskıya yansıyan hatalarımızı irdeledik, ama mutluyduk. Büyük keyifti el ele verip ortaya somut bir şey koymak. Ne var ki daha ilk sayıdan sonra fireler başladı. İlk önce Metin Demirhan Hakan Alpin’le yaşadığı bir takım şahsi sürtüşmeler nedeniyle projeden çekildi —ilk sayıda kısa bir çizgi öyküyle yer alan bir Darkwood’cu olarak kaldı böylece. Diğer tayfa yola devam ettik tabii. Kimler mi? Ben, Hakan Alpin, Hüsnü Çoruk, Ayhan Öztürk, Ali Düzgün, logomuzu da çizmiş olan Kadir Ertan Sevgi, Kenan Kablan, Zeynep Akkuş, Habip Faysal Kemerizlioğlu, Kemal Kulaoğlu ve belki yine adını hatırlayamadığım birkaç kişi daha. Herkes elinden geldiği oranda maddi ya da manevi destek vermeye çabalıyordu. Ben mesela, yazı çiziyle sunmaya çalıştığım katkının yanında, yetişebildiğimce kaligrafileri yapıyor, bütün bunlardan sonra sayfaların baskıya hazırlanması aşamasında aktif görev alıyordum. Geceyarılarına kadar sayfa montajı yaptığımı bilirim. Sonra ne mi oldu? 1996 Kasımında askere gittim. Bir buçuk yıl sonra döndüğümde ortada Darkwood yoktu. Yok, aslında yanlış oldu. “Darkwood vardı da o gemiye yön veren isimlerden kimse kalmamıştı” desem daha doğru olacak. Benim bildiğim tüm isimler —muhakkak ki bir ikisi hariç— Hakan Alpin’le yaşadıklarını söyledikleri sürtüşmeler nedeniyle ekipten uzaklaşmıştı. Başka, tanımadığım, bilmediğim başka bir ekip yol alıyordu denizde. Ayrı ayrı hemen hepsiyle konuştum eski kadronun. Ahmet Mehmet’i Mehmet Ahmet’i suçluyordu ve işin kötüsü, sadece ortak çabalar değil, varsaydığım dostluklar da rafa kaldırılmıştı. Kötü bir çözülme olmuştu anlayacağın. Gel zaman git zaman benim şevkim de dibe vurdu. Usulca kopuverdim Darkwood’dan. Sonra bir gün, sayılardan birinin ön sözünde şöyle yazdığını gördüm dostum Hakan Alpin’in: Arasında eski kadrodan hiç kimsenin —ve tabii ki benim— yer almadığım bir teşekkür metni kaleme almış, dergiye sonradan dahil olan bir yığın insana ayrı ayrı teşekkür etmiş, yazısını da şu cümleyle bitrmişti: “Keşke başka arkadaşlar da kendilerini iptal etmemiş olsalardı!” İlk okuduğumda dokunmuştu. Vefasızlık olarak addetmiştim bunu, ama zaman her acıya kabuk bağlatıyor. Hâlâ aklıma geldikçe usulca sızlasa da kalbimin kenarı, artık o kadar üstünde durmuyorum. Çünkü herkes kendi penceresinin izin verdiği açıyı görebiliyor ve algılar da farklı birbirinden. Demek Hakan o dergiye hiçbir şey katmadığımıza bu kadar emin ki o sözleri sarfedebiliyor. Eh, bir adım geride durup kabullenmek düşer bize de. Bu saaten sonra kimsenin hayata bakışını kendi paralelliğimize çekmeye çalışacak halimiz yok yani.

     

    Çizgi romandan bir kopma gerçekleşti galiba zaman içinde. Bunun sebebi neydi? Çizgi roman mı küstürdü sizi, farklı arayışlar mı baş gösterdi? Sonuçta yaş ilerliyor ve kişi, hele de yetenekli kişi kendini farklı alanlarda sınamak istiyor. Yazarlık veya grafikerlik merakı bu sırada mı başladı yoksa araya okul mu girdi?

     

    Aslında az önce söz ettiğim Darkwood’lu günlerimin sonlarına doğru bende çizgiye karşı bir kopuş başlamıştı zaten. Kendimi bildim bileli yazıyla içli dışlıydım ve işin aslı çizgide olduğumdan daha başarılı buluyordum kendimi. Ayrıca, röportajın başlarında da söyledim ya, çizgi roman ressamlığı sanıldığının aksine çalışkan insanların işi —en azından sabırlı insanların. Benim aklımdaysa anlatılmak için yalvaran onlarca öykü fink atıyordu. Bak, ayrıntıdır, ama söyleyeyim: Darkwood için Gardiyan diye bir öykü çizmiştim. Sanırım 6. sayıda yayınlanmıştı. “Tamamlanmamış Hayaller Ülkesi Hikâyeleri” üst başlığını taşıyordu. Fantastik kısa öykülerden oluşan bir seri yapmayı tasarlıyordum, ama ne olduysa oldu, masa başında oturmuş, aynı serinin 7. sayıda yayınlanacak “Buz” adlı öyküsünü çiziyordum ki bir esin geldi —belki sen “Şeytan dürtmüş” dersin. Çizdiğim sayfaya bakakalmış, asıl derdimin ne olduğunu sorgularken buldum kendimi. En harlı arzum öykülerimi anlatabilmekti —hani şu aklımda fink atanları. Çizerek bu işi yapabilmem çok —hem de pek çok— zaman alacaktı, ama beklemiyordu öyküler. Kalemi bıraktım elimden, bir daha da alamadım. O öykü birkaç sayfası çizilmiş olarak yarım kaldı. Aslında tam da “Tamamlanmamış Hayaller Ülkesi Hikâyeleri”ne uygun bir final. Sonra kendimi bildim bileli yazdığım öykülere, şiirlere geri döndüm. Çeşitli öykü ve roman yarışmalarından ödüller aldıkça daha yoğun bir şevk sardı beni. Bir daha da durmadım —Allah durdurmasın. Görsel Tasarım işiyse, aslını ararsan, tüm bu değindiğimiz dallardan beslenmiş olmalı yıllar yılı —ya da belki içinde yer alan her olgu bir şekilde birbirini besliyor. Mesela yazı dilimin canlı olduğunu söyler kimileri —aktardığım sahnelerin akıllarında sahne sahne belirdiğini ve hatta bir film izlemiş gibi olduklarını. Bu çizgi romanlarla içli dışlı olmamdan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla Görsel Tasarım da aynı kaynaktan besleniyor olmalı. Yıllar yılı belirli orantılarla kotarılmış sahneleri inceledikten, hele de çizdikten sonra bir görsel çizgin oluşuyor. Orantısal bir bakış geliştiriyorsun. Sonrası da ürün vermeye çalıştığın alanı özümsemenle gelişiyor zaten. En “baba” grafiker geçinenlerin “Altın Oran” diye birşeyden haberi olmadığını görüyorum güzel ülkemde; oysa sen çizgi romanlarla ve edebiyatla beslendiysen diğerlerine oranla daha donanımlı olabiliyorsun.

     

    Ve roman yazma ve editörlük günleri… Hangisi önce hangisi sonra ve bu arada neler yapıldı daha başka?

     

    Roman yazmak bu sıralamanın en başında. Onlarca öyküden sonra yazdığım ilk roman fantastik bir gençlik kitabı olan Düşler Diyarı —yıl 1996. Yayınevinin yazın yarışmasında derece aldıktan sonra basılan bir eser o. İlk gözağrım bir anlamda. Sonra, 2003’te, bilim kurgu romanları olan Gohor-Cam Kent ile Gohor-Kurtlar Yolu —ki, bir aksilik olmazsa İspanyolca olarak basılacaklar kısa süre içinde. Sonra gerçek yaşamdan kesitler sunan ‘Ay’kolik. Tüm bu romanlardan önce, 1993’te yayınlanan şiir kitabı var bir de: Ben Bir Kediyim. Arada öykülerimin yayınlandığı onlarca dergi ile iki bilim kurgu antolojisi de var unutmamam gereken. Henüz basılmamış olan çalışmaları eklemiyorum tabii bu listeye.

     

    Şimdilerde çizgi romanla aramız nasıl? En çok neler okuyoruz, neleri özlüyoruz, neleri “neden” merak ediyoruz?

     

    Şimdilerde okurum sadece ve pek de sektöre sadık değilim açıkçası. Bir Atlantis-Martin Mystere ile Asteriks tutkunu ve koleksiyoneriyim hâlâ —daha alt derecelerde de olsa Red Kit, TenTen, Mister No, Dylan Dog, Mini Ringo ve Alaska-Ken Parker da var bu listede. 1980 yılların Milliyet Çocuk ve Yaman Çocuk ciltleri kütüphanemde durur ve zaman zaman çıkarır göz atarım, ama ne yalan söyleyeyim, çocukluğumda duyduğum kokuyu alamıyorum artık —belki zaman zaman, bir kibritin o ilk parlayış anı gibi kısacık, geliyor o tatlı koku burnuma, ama hepsi o. Yoksa artık karelerin içine sığamıyorum, giremiyorum, gizlenemiyorum, çizgiye dönüşemiyorum. Üstlerine gözlerim değiyor ancak. Yine de elime geçen çizgi romanları keyifle okumama da engel değil bu.

     

    Dünün çizgi romanıyla, okuruyla, koşullarıyla bugünkü arasında farklılıklar var mıdır, sizce nelerdir?

     

    Var elbet. Biz sadık okurlardık. Görselliği en aza indirgenmiş sayfalarda kaybolur, kahramanımızı da kitabımızı da aşkla severdik. Şimdi o aşkı göremiyorum. O zamanlarda bizim abartısız “hazine” olarak niteleyeceğimiz kalitede basılan çizgi romanlarla dolu piyasa, ama o eski rüzgâr esmiyor. Şimdinin gençlerinin, çocuklarının elinde ben çizgi roman görmüyorum. Muhakkak vardır, ama ben görmüyorum. Bilgisayar oyunlarının, korsan film CD’lerinin zirvede olduğu bir çağ bu. Çoğunluk gözlerinin önünde akan görüntüyle yetiniyor, o görüntünün içine girip iki boyutlu kahramanına kendi zihninde yeni boyutlar ekleme zahmetinde olanlar haz alıyor hızla.

     

    Çizerliğe veya çizgi roman yazarlığına meraklı gençlerin çizgi roman alanında iş üretememesini nasıl buluyorsunuz? Koşullar mı zorlaştı yoksa her alanda olduğu gibi çizgi romancılarda da bir rehavet, bir “koşmasam bana gelse”cilik mi hakim? Ya da şöyle açayım soruyu: Eskiden kopya veya birebir taklit çizgilerle üretilen; kalitesi tartışılır, cesur diye niteleyebileceğimiz dergiler olurdu. Yayınevleri bu işleri basar, okuyucuyla paylaşırdı. İşin ilginç tarafı bunların kalitesi tartışılır da olsa basılmış olması takdire şayandır. Bugün yenilerinin ve hatta kalitelilerinin basılmamasının sebebi nedir sizce? Üstüne üstlük bugün animasyon veya grafik veya güzel sanatlar eğitimi de artmış, çizim teknikleri, malzeme ve olanakları artmış bulunuyor. Bu bollukta çizer veya çizgi roman çıkmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

     

    Aslını ararsan, “koşmasam da bana gelse” beklentisi her zaman ve yeteneğine inanan her çizerde vardır, ama şüphesiz ki ortaya eser koyabilmenin şartı çalışmak ve sabırdır. Yine de söylemeliyim: Ortaya koyacağı emeğin hak ettiği değerle ele alınmayacağına inanan birine üretim yaptıramazsın. Bu ülkede çizgi roman üretimini teşvik edecek, genç çizerlerin dâhil olmak isteyeceği bir organizasyon bulunsa —yahu çok değil, Amerika’dakinin 10’da 1’i ölçeğinde bulunsa— çizgi roman bir sektör halini alsa durum çok daha farklı bir hal alırdı. Çünkü bu ülke akıl almaz yetenekteki çizerlerle dolu. Biraz yabancı diline güvenen ve bu işi yapmak isteyenler yurt dışına açılıyor, onu yapacak donanımda olmayanlar kendi içine kapanıp başka sektörlere akıyor.

     

    Paralı iş olarak grafikerliği tercih eden, kitaplara vinyet çizerek mesleğini icra eden yetenekli kişiler neden çizgi romana yönelmiyorlar sizce? Hani sanatsal çalışmalarda özverinin büyük bir “şart” olduğunu düşünürsek çizerlerin içinde sanatçı olma isteği mi yok, çizgi roman için fazladan zaman ayırmaya gerek mi duymuyorlar? Yoksa grafikerlik ve diğer işlerle uğraşmak çizerleri çok mu yoruyordur?

     

    Çünkü karınlarının doymayacağına inanıyorlar. O sektörde de ciddi yetenek sahibi insanlar var aslını ararsan, ama ürettiklerinin yayınlanacağı garantisini almayan hiçbir çizer tüm mesaisini çizgi roman çizmeye ayırmaz! Ayıramaz! Bak, misal, bilmem bilir misin, Bahadır Barış Özsoy adında, zehir gibi bir çocuk var o sektörde. Çizgi romana da tutkun, ama üretme aşamasına geçemiyor, çünkü kirasını ödemek, eğitimini tamamlamak ve karnını doyurmak için para kazanmak durumunda. Benzer durumda ve yetenekte olan Gökçe Akgül var gene, Kadir Ertan Sevgi var, var oğlu var. Yeter ki o söz ettiğim çizgi roman sektörü çıksın ortaya.

     

    Akademiler bu bağlamda hiç mi yönlendirici, özendirici, amaç edindirici olamıyorlar? Yoksa ne? Geçim derdi denince akan sular duruyor mu?

     

    Bence duruyor. Akademiler de akademisyenler de gerçek hayatın tam göbeğine düşmüyor o anlamda. Orada başka bir savaş sürüyor —ayakta kalma savaşı. Ben bu açıdan baktıkça kimseye “Neden çizgi roman üretmiyorsun keardeşim?” diyemiyorum.

     

    Her alanda çok hızlı gelişen ve gelişimleri sindiremeden değişen bir ülkenin çizgi romanı neden gelişemiyor ve değişemiyor?

     

    Garip bir özelliğimiz var milletçe: Başarılı olanı hazmedemiyoruz nedense. İstiyoruz ki yanımıza insin yukarı çıkan kişi; çamurdaysak, bizim gibi çamurda debelensin. Onun için bizim eleştirilerimiz yapıcı değildir hiç. Genellikle olabildiğince kırıcı, can acıtıcıyızdır ve acayip de başarılıyızdır bu işte. Ortaya konan özenli, emek verilmiş bir işi aklı başında biri çıkıp da değerlendirene kadar onlarca bed ses yükselir. Ortaya konulanı karalar, kendileri ortaya tek satır koy(a)mamış olsa da üreteni küçümsemekten, aşağılamaktan garip bir haz duyar o bed sesin sahipleri. Bu sadece çizgi romanda değil, hayatımızın hemen her alanında geçerli ve yazılmamış bir kuraldır. Hal böyleyken, bu zihniyet hüküm sürmekteyken… Ya, belki de fazla karamsar oluyor değerlendirmelerim. Şimdi durup da düşününce öyle geldi birden… Neyse… Soruna kocaman bir soru işareti ekleyerek es geçeyim bundan sonrasını.

     

    Onlardan çok da büyük olmamakla birlikte kariyer olarak çok daha ileride olan Aşkın Güngör genç arkadaşlara ne önerir? Çocuk dergileri, mizah dergileri, bazı gençlik dergileri çizgi romana kol kanat germiş durumdalar. Buralardan başlayarak veya buralardan ilerleyerek özel çalışmalara ulaşılabilir mi?

     

    Hayatta her şey olası, her şey —Orhan Pamuk Nobel adı ya, daha ne olsun. Genç çizerlere, yazarlara ve hatta sınırlandırmadan tüm gençlere önereceğim şey, kalplerini yönelttikleri istikamette sarsılmadan yürümelerine olanak verecek yetiye ulaşmak için çalışmalarıdır. Ondan sonra da çalışmalarıdır. Ve en son söyleyeceğim şey hiç çalışmamış gibi gene çalışmalarıdır. Kendilerine güven duymak için “bilmeleri” gerekir, bunun için de “öğrenmeleri”. Öğrenmek için de elbet ki çalışmak, çalışmak, çalışmak gerekir. Aksi halde kocaman iddiaların ardına sığınan, ama kendine karşı duyduğu acziyet nedeniyle bir arpa boyu yol gidemeyen ihtiyar adamlar sürüsüne dahil olacaklardır ki en kötüsü o.

     

    Bir editör, grafiker, yazar, çizer olarak gençlere neler önerirsiniz?

     

    Hayallerini gerçek etmek için çabalamasını öneririm herkese —ki kendime önerdiğim de budur hep. Zırhlarını kuşanıp atlarına binmelerini öneririm bir de —yeldeğirmenlerine karşı savaşacak olsalar bile şövalye olmayı öğrenmelerini de.

     

    Aslında, sevgili Ümit, senin gibi koca kalpli bir palyaço olup şövalye gibi yaşamalarını önerirdim ben gençlere. Konuyu can evinden vuran soruların ve ilgin için çok teşekkür ederim.

     

    Ümit Kireççi, Nisan 2010

     

     

    comments powered by Disqus

     

istatistikleri görün