• İYİ KİTAP SÖYLEŞİSİ / ARALIK 2011

    1. Gizemli Şeyler Dedektifi Bol Bel’in İnanılmaz Serüvenleri, Sözcük Korsanı adlı kitabınız, bir gün insanların sözcüklerin ağızlarından çıkma biçimine hükmedemediklerini fark etmeleriyle başlıyor. Herkes kendisinin ne demek istediğini biliyor ama kimse kimsenin ne dediğini anlamıyor. Ortak sözcükler ortadan kaybolunca, herkesin anlamı üzerinde anlaştığı sözcüklerden oluşan sözel dil de yok oluyor. Bu anlamıyla, çağımızın devrim geçiren iletişim biçimlerine bir göndermeniz var sanki. İletişim araçlarının hiç olmadığı kadar çeşitlendiği, yoğun olduğu ve kullanıldığı bir çağda iletişimsizliğe farklı bir cepheden, aslında çok temelden, insanın daha sözel konuşmayı keşfetmediği çağdaki durumun andıran bir yerden yaklaşıyorsunuz. İletişimsizlik temasına böyle bir kurgu çerçevesinde yaklaşmak nereden aklınıza geldi?

     

    Aslını ararsanız Dedektif Bol Bel de, Sözcük Korsanı adlı ilk serüveni de zihnimin yeni yaratısı değil. Çok uzun zaman aklımın odalarında dinlendiler, demlendiler, olgunlaştılar. Diyeceğim o ki, Bol Bel’in ilk serüveninde yaşanan iletişim sorunu son dönemdeki teknolojik karmaşaya değil, çok daha ötelerdeki başka bir soruna odaklanmıştı: Kişinin kendinden başkasının söylediklerine sağır kalmasına.

     

    Kabul ediyorum, teknolojinin dallanıp budaklanması ve iletişim gereçlerinin çoğalması insanlar arasındaki mesafenin azalacağına artmasına neden oldu. Ama çocukluğumun geçtiği seksenli yıllarda, yani ülkemizde teknoloji bu denli yaygınlaşmamışken ve kablolu telefonlar bile ancak belli başlı birkaç evde varken bile, insanların iletişimi pırıl pırıl değildi. Kişi duymak istediğini duyar, istemediğine kulaklarını bilinçli olarak kapardı. Yani genel kanının aksini savunuyorum ben: Teknoloji insanların arasını açmadı, sadece bahane oldu.

     

    Dolayısıyla, Sözcük Korsanı’nın temelinde teknolojinin neden olduğu iletişim sorunları var gibi görünse de, gerçekte insanlığın başka bir zaafı daha ön planda: Bencillik. Ama tabii ondan önce, sevgisizlik. Sözcük bozulmaları sonrasında aynı cümleyi herkesin farklı biçimde söylemesi, bire bir aynı şeyi söyleyenlerin bile birbirini anlamaması ve tabii temiz kalan tek sözcüğün “Sevgi” olması buna işaret ediyor biraz da. En azından, yazarken yapmaya çalıştığım buydu.

     

    2. Sözcükler herkesin ağzından farklı biçimde, hem de sürekli değişerek çıkınca çok komik diyaloglar (ya da diyalog amaçlı monologlar mı demeli) da yaşanıyor tabiatıyla. “Teke tuma Sevgi hidik reptek kenoşfeno?” gibi manasız cümleler okuru hem güldürüyor, hem de bir merak duygusuyla bulmaca çözme havasına sokuyor. Kitaptaki bu yeni dili kurarken nasıl bir yola başvurdunuz? Mesela grameri üzerinde çalıştınız mı? Sözcükleri nasıl yarattınız (ya da uydurdunuz mu demeli)?

     

    Sanırım en doğru tanım bu: Uydurmak. Çünkü kitabın ilk bölümlerinde yaptığım buydu. Değişen sözcükleri uydurdum. Kurgunun yapısı gereği bir gramer oluşturup ona bağlı kalmak mümkün olmadı. Çünkü “sözcük bozulmalarının” bir standardı yoktu. Kurguda ilerleyen zamanla birlikte bozulmalar artıyor, sonuçta sözler örneklediğiniz gibi bir karmaşaya dönüşüyordu. Yani herkes kendi özel gramerini kullanarak konuşmaya başlıyordu ki, özel bir gramer tasarlamak demek, aynı şeyi kitapta yer alan her karakter için tekrarlamak anlamına gelecekti. Buna girmedim. Ama bozulan sözcüklerin sesdeşini kullanmaya da gayret ettim elimden geldiğince.

     

    Yine de kitabın son bölümünde, sözcük bozulmaları tekrarlanınca, anagramlardan faydalanarak mümkün mertebe çözülebilecek, hatta belki de grameri olan bir dili kullanmaya başladım ki, zaten Dedektif Bol Bel çözüme çok kısa sürede ulaştı ve çocuklara da “Ayna” ipucunu verdi. Ayrıntıya girmeyeceğim. Kitabı okuyanlar veya okuyacak olanlar demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

     

    3. Kitabı okurken aslında bize çok sıradan gelen bir şeyin, anlamında ortaklaştığımız sözcüklerin ne kadar yaşamsal bir rol oynadığını fark ediyoruz hayatımızda. Ama diğer yandan insanlar bu imkânı yitirince alternatif iletişim yollarına başvuruyorlar, resim çizerek anlaşmak gibi… Biraz hayal kuralım; romanda olduğu gibi, insanlar bildiğimiz anlamda sözcüklerle iletişim imkânını yitirseler nasıl bir tablo çıkardı ortaya? Siz kitabı yazarken eminim bu konuda bayağı düşünmüşsünüzdür. Bu konuyla ilgili kafanızda hangi düşünceler, fanteziler canlandı?

     

    Sözcük Korsanı’nda iletişimsizliğin giderilmesi için resim çizmeyi seçiyor Dedektif Bol Bel. Çünkü fark ediyor ki, konuşamama sorunu sözel hafızayı etkileyen bir şey. Görsel hafızanın işlevi devam ediyor. Yani bir anda kahramanlarımız ilkel zamanların iletişim yollarından olduğu iddia edilen resim sanatıyla anlaşmaya başlıyor. Bunu yapma nedenim, salt resim sanatına değil, uzun yıllar boyu küçümsenen, hatta zararlı ilan edilen çizgi romana da hak ettiği onuru naçizane vermekti. Dilerim başarmışımdır.

     

    Soruya dönersek, sözcüklerin yitirilmesiyle oluşacak iletişimsizliği gidermek için ben de ancak Bol Bel’in çözümünü uygulamaya koyardım diye düşünüyorum. Yani meramımı çizgiyle anlatma yolunu seçerdim. Hele bir de elimizde Bol Bel’in sahip olduğu gibi “Hayal Gücü Nesneleri” varsa, örneğin “Babil Taşı”na sahipsek, başka alternatif yollar da deneyebilirdim. Diğer türlü iletişimsizlik içinden çıkılmaz bir karmaşaya sürüklerdi dünyayı. Günümüzde dünya halklarının yaşadığı da (hem de bunca iletişim gereci olmasına karşın) aşağı yukarı bu.

     

    4. Sizin kaleminiz hep biraz fantastik olandan yana. Bu yönüyle fantastik olandan uzak durmaya çalışan yetişkinlere inat, fantaziyle gerçekliği aslında çok da iyi bir şekilde ayırt edebilen çocukluk dünyasına ayrı bir önem atfettiğinizi söyleyebilir miyiz?

     

    Fantastik ve bilim kurgu edebiyatının soru sormaktan asla vazgeçmeyen ve hayal gücünün kudretine inanan okurlar için en iyi sığınak olduğunu düşünüyorum. Bu inanış kişisel tarihim boyunca hep böyle olageldi.

     

    Çocukluk yaşlarımdan itibaren sorular soran biriydim ben: “Uzay sonsuz mu? Yıldızlarda ne var? Ay neden Dünya’ya düşmüyor? Ölümün ötesine geçip geri gelmek mümkün mü? Bebekler anne karnına ne düşünür? Kader nedir?” Bu ve bunlar gibi, bilimin veya genel kabulün kemikleşmiş ve elastikiyetini yitirmiş anlayışında yanıtını bulamayacağım yüzlerce soru.

     

    Ben kendi yanıtlarını üretmeyi seçenlerdenim. Yukarıdaki sorulara da, burada anmadıklarıma da kendi yanıtlarımı verdim. Çünkü insanlığa bahşedilen en büyük nimete, yani düşünme, karar verme ve en önemlisi hayal kurma yeteneğine sahiptim. Aksini yapmayı (yani dikte edilenle yetinip sorgulamamayı) kendime ihanet olarak gördüm. Hâlâ da aynı görüşteyim.

     

    Demem o ki, ÖBÇOK cezası alanlardan biriyim ben de Bol Bel gibi (Kitabı okuyanlar demek istediğimi anlayacaktır). Yani bir yanımla hep çocuk kaldım. Çocuklar için yazarken kendimi eğlendiriyorum aslında. Yazdıklarımdan çocuklar ve çocuklar kadar ÖBÇOK cezası alan diğer yetişkinler de dilediğim hazzı alıyorsa (ki öyle olduğunu umuyorum) amacıma ulaşıyorum demektir.

     

    Yanisi, sadece çocuklara değil, yazının keşfedilmemiş topraklarında çocuklaşmayı seçen bütün okurlarıma önem atfediyorum.

     

    5. Dedektif Bol Bel “BAÇYOF”dan, yani “Bırak Artık Çocukluğu, Yetişkin Ol Fakültesi”nden mezun olamamış biri. Sonunda da “ÖBÇOK” cezası, yani “Ömür Boyu Çocuk Olarak Kalma” cezası almış. Karşımızda “yetişkin” klişelerine boyun eğmeyen bir karakter var. Karakterin bu özelliği belki de en çok altı çizilen nokta. Bu konuya özellikle eğilmenizin sebebi nedir?

     

    Yanıtladığım diğer sorularda da değindiğim gibi, ana derdim sevgisizlik ve iletişimsizlik. Kırk yıla merdiven dayayan yaşamımda en çok gözlemlediğim şey, yetişkinlerin çocukluğa da, çocuksu şeylere de bir çeşit kabahat gibi yaklaşmasıydı: “Çizgi roman, bilim kurgu ve fantastik kitaplar okuyacağına adam gibi bir şeyler oku! Hayal kurma! Düşünme! Gülme! Jandarma!”

     

    Bu toprakların genel sorunu mudur, evrensel bir tavır mıdır bilmem, ama çocuklar çocukluğunu yaşamaya teşvik edilmiyor, yetişkinliğe zorlanıyor genellikle. Zamanın geçtiğinin, kimsenin çocuk olarak kalmayacağının farkındayım, ama diliyorum ki, hiç değilse o kısıtlı zaman süresi boyunca çocuklar çocukluğun hazzını alabilsin. Oyun oynasınlar, hayal kursunlar, dilediklerini okusunlar… Sizin kurallarınızla belli oranlarda biçimlenecekleri muhakkak, ama insan denen organizma sadece dikte edilenlerle şekillenmiyor. İnsanı insan kılan “verilenler” kadar “alınanlar” da. Dolayısıyla, çocuğun karakterini, beğenilerini, isteklerini, çocuksu arzularını görmezden gelip onu erkenden yetişkin olmaya zorladığınızda, geriye “yaşanmayan şeyler” kalıyor. Özellikle “şeyler” diyorum, çünkü içine saflıkla eş değer bir yığın olguyu almaya mukadder bir tanım bu.

     

    Bunca yıl boyunca “bir an önce yetişkin olalım, hadi, hep birlikte” diyen bu kişilerle çok karşılaştım ben. Tavırlarının her şeyden öte bencilce olduğunu düşünüyorum. Bol Bel’de konunun altının bu denli kalın çizilmesinin nedeni budur.

     

    6. Dedektif  Bol Bel karakteri, çocuklarla oyun oynayan, onlarla şakalaşan, konuşan bir yetişkin. Mesela sokakta çocuk görünce onlarla hemen koşu yarışı yapıyor ve çocuklar üzülmesin diye bile bile yeniliyor. Böyle insanlara yetişkinler biraz “yarım akıllı” gözüyle bakar. Dedektif Bol Bel karakterini oluştururken örnek aldığınız biri ya da birileri oldu mu?

     

    Kocaman bir gülücük atıyorum burada size. Çünkü Dedektif Bol Bel biraz benim, biraz eşim Anita, biraz kardeşlerim Belgin, Nilgün ve Bilgün (isimlerdeki kafiyelere bakarsanız biraz da annemle babam), biraz Mavisel Yener, biraz Aytül Akal, biraz Çiğdem Gündeş, biraz İlke Aykanat Çam, bu kitabı bu kadar derinlikli okuduğunuza göre biraz da sizsiniz kuşkusuz… Ve tabii yetişkinlerin genellikle acımasız kurallarla çevrelenmiş dünyasında “yarım akıllı” kalmanın bir çeşit erdem olduğunu fark eden herkes.

     

    Çünkü çocuğu yetişkin olmaya iteklemeyen, onlarla oynayabilen, sevgisini sunmaktan çekinmeyen kişileriz biz. Bunun en belirgin göstergesi yazıyla ortak bağımız olduğu kadar, biraz da çocuk kalmamız sanırım.

     

    Umarım anlatabilmişimdir.

     

    7. Biraz ipucu vermek gibi olacak ama romanın sonunda annesinin kendisiyle konuşması, iletişim kurması, elindeki telefonu bırakıp biraz olsun kendisiyle ilgilenmesi için işi bir bilgisayar programı yazmaya vardıran bir çocuk kahraman çıkıyor karşımıza. Bu kahramanın durumunu pek çok çocuğun yaşadığını düşünürsek, sizce yetişkinlerin yaptığı hata nedir? Bu durumu etrafınızda da gözlemlediniz mi?

     

    Aslında ipucu vermediniz, çünkü kitap o kahramandan sonra daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

     

    Ve evet, çocuğu bir çeşit süs eşyası gibi bir köşede bırakan, yaşamsal gereksinimlerini karşılasa da sevgi ve ilgi göstermekten uzak duran onlarca yetişkin tanıdım, tanıyorum. Şükür ki öyle bir ailede büyümedim ben. Özellikle annem, seksenlerdeki buhranlı dönemlerin de neden olduğu maddi güçlüklere karşın benimle de üç kız kardeşimle de ilgilenmeyi başardı. Beni önceleri çizmeye, sonraları da yazmaya yönlendiren gizli kahramandır kendisi (Şimdi aynı misyonu eşim üstlendiğine göre, Tanrı’nın sevgili kullarındanım demek ki). Babamın eve taşıdığı renkli çocuk dergilerinin de şu andaki kişi olmamda etkisini gözardı edemem.

     

    Bu ilginin zerresini tatmayan, ebeveynlerinden ilgi, sevgi görmeden büyüyen çocuklar var ne yazık ki. Eğitim kalitesi arttıkça üstesinden gelinen bir sorunsa da bu, varoşlarda ve kırsal kesimde her zamanki canlılığıyla insanlığı zehirlemeye devam ettiği de bir gerçek. Ve bana kalırsa yetişkinler sevgi gösterme kabiliyetine sahip olduğu anda üstesinden gelinecek bir sorun da aynı zamanda. Ama katedilecek epeyce yol var daha.

     

    8. Gizemli Şeyler Dedektifi Bol Bel’in İnanılmaz Serüvenleri yetişkin/çocuk iletişimi üzerine kurulan bir öykü.  Günümüzde bu ilişkinin geldiği nokta hakkında ne düşünüyorsunuz? Yoksa yetişkinlerle çocuklar arasında birbirini anlama konusunda hep mi bir eksiklik vardı?

     

    Bir önceki soruya çocukluğumdan örnekler vermemin bir nedeni de bu yanıta zemin hazırlamaktı aslında. Aynı çizgide yürüyebilirim sanırım.

     

    Askeri darbe öncesi ve sonrasında geçen, yetişkinliğin de çocukluğun da zor olduğu dönemlerden söz ediyorum. En önemlisi, umudun pek az göründüğü dönemlerden. Benim kişiliğim oralarda şekillendi, kişisel tarihim oradaki olaylardan beslendi ve insanlığın hemen her haline (düşkünlüğüne ve sefaletine de, onuruna ve direnişine de) tanık oldum. Ne yazık ki, söz ettiğimiz iletişim eksiliğine de.

     

    Kişisel düşüncem, insanlık tarihinin bir iletişimsizlik yumağı olduğu yönünde. Aksi halde binlerce yıla yayılan savaşlar da, katliamlar da, hak gaspetmeler de, ikiyüzlülük de, nankörlük de, kalleşlik de bu oranlarda yerküreye hâkim olmazdı.

     

    İnsan karşısındaki kişiye dönüşebilmeli. O olabilmeli. Çektiği acıyı, taşıdığı hüznü, yaşadığı dramı anlayabilmeli. Hiç değilse anlamayı deneyebilmeli. Yani, Fransızların harika sözcüğünün anlamına erişip empati yapabilmeli. Sadece bu çaba bile olumlu değişimlere sebep olabilir diye umuyorum.

     

    9. Sizi aslında yetişkinler için yazdığınız kitaplardan da tanıyoruz. Örneğin Mesih’in Klonu sizin ilgiyle karşılanan kitaplarınızdan biriydi. Bu anlamda zihninizi farklı yazma biçimlerine sıçratmak zor olmuyor mu? Dedektif Bol Bel’i yazanla Mesih’in Klonu‘nu yazan Aşkın Güngör arasındaki fark nedir?

     

    Sadece o kadar da değil aslında, bir de söz ettiğiniz bu kitapları aynı zaman sürecinde yazıyorum ki, duyanları şaşkınlığa düşüren bu oluyor genellikle. Yanisi şu: Bilgisayarımda yazılmakta olan dosyalar bir arada duruyor: Mesih’in Klonu, Bol Bel, Kayıp Ruhlar Kulübü, Gohor, Olasılık Mezarlığı vs. O günkü ruh halim hangisine uygunsa, dosyayı açıyor, son yazdığım paragraflara göz atıyor, kurgunun zihnimdeki parçalarını yokluyor ve yazmaya başlıyorum. Kimi zaman aylarca tek satır yazmadığım bir roman sanki dün elimden bırakmışım gibi sayfalara akmaya koyuluyor.

     

    İşin aslı, hep olagelen yazma tarzım buydu ve başkaları bu denli tuhaf bulana dek bunun son derece olağan olduğunu düşünüyordum, ama öyle değilmiş. Pek çok meslektaşım bir romanın son noktasını koymadan diğerine başlamıyormuş. Bende sistem öyle işlemiyor. Tarif etmek güç: Kurguya kattığım her karakter doğal ki önce zihnimde doğuyor. Sonra da baskı yapmaya başlıyorlar: “Hadi, beni de yaz! Hadi!” Farklı kurgular arasında gezme kabiliyetimi (tabii bir kabiliyetse bu) zihnimdeki o sese boyun eğmeye borçluyum anlayacağınız. Karşı koymak yerine, onu anlatmayı seçiyorum, olan şey bu.

     

    Yetişkinlere yazanla çocuklara yazan Aşkın Güngör arasında çok da fazla fark olduğunu sanmıyorum. Biraz kurgudaki araçlar, eylemler, diyaloglar değişiyor belki, ama özde olan aynıdır hep: Çocuk kalan bir yetişkinin zihninden çıkardığı imgeleri gerçeğin sosuna batırarak okuruna sunması. Biraz da o nedenle olsa gerek, çocuk romanlarımı da yetişkinlerin keyif alabileceği gizli katmanlarla bezemeyi seviyorum.

     

    10. Pek çok alanda eser veren biri olarak çocuklar için yazmanın en güzel tarafı ne sizce?

     

    Çocuklara yazmanın en güzel tarafı, çocuklaşmanızı başkalarının yadırgamaması ve hayal gücünü olabilecek en uç noktalarda kullanabilmenizdir bana kalırsa. Bol Bel’de de, diğer çocuk romanlarımda da yaptığım buydu. Diğer çocuk edebiyatı yazarlarına da sesleneyim buradan: Bu yaklaşımın hiçbir zararını görmedim bugüne dek, size de öneririm. Ha, bir de lütfen, “Babacığım, anneciğim, bu kahvaltı sofrasını emeklerinizle ne güzel donattınız bizim için. Şu beyaz peynirin masamıza gelmesini sağlayan çiftçi amca için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum sizi. Sizlerin varlığı bizi ziyadesiyle onurlandırıyor,” türünden acayip sözler söyleyen karton çocuk karakterler yazmayın ne olursunuz. Ben bunca yıllık hayatımda böyle konuşan bir çocukla tanışmadım (Tanrı’ya şükür). Dilerim asla da tanışmam.

     

    11. Son olarak, Dedektif Bol Bel’in yeni maceraları olacak mı? Bundan sonraki çalışmalarınız neler olacak?

     

    Dedektif Bol Bel’in ikinci serüveni Dr. Otukuru’nun Işınlama Makinesi adını taşıyor ve yazımı bitmek üzere. Yakında dizinin editörü Mavisel Yener’in yetenekli ellerine teslim edilecek. Üçüncü kitabın Deliren Şehir, dördüncü kitabın da Zaman Mekân Makinesi olmasını tasarlıyorum. Ama zihnimdeki başka bir öykü öne çıkar da bu sıralama değişir mi bilmem.

     

    Yanı sıra, BU Yayınevi’nce ilk kitabı Ruhlar Kayboluyor yayınlanan Kayıp Ruhlar Kulübü’nün devam kitabına, Gohor Cam Kent ile Gohor Kurtlar Yolu’nun tekrar baskılarının ardından okura sunulması planlanan Gohor Cin Saldırısı’nın yazımına devam ediyorum. Yetişkinler için kaleme aldığım, gizemlerle örülü bir roman olan Olasılık Mezarlığı da 2012’de okurla buluşabilmesi için yazmaya gayret ettiğim kitaplardan biri.

     

    Ayrıca Mesih’in Klonu, Olağan Mucizeler, Geceyle Gelen, Sevgili Salak ve Aykolik gibi daha önce yayınlanan kitaplarıma da yeni yayıncılar arıyor, bu süreçte gözüme çarpan yerlere kurgusal müdahalelerde bulunuyorum.

     

    Son olarak, bu nitelikli sorular için size çok ama çok teşekkür ediyorum.

     

    İyi Kitap, Aralık 2011, Sayı 34

     

     

     

    comments powered by Disqus

     

istatistikleri görün