• EDİTÖRLÜK ÜZERİNE / CUMHURİYET KİTAP SÖYLEŞİSİ / 12 NİSAN 2012

    Editörlük nereden geldi aklınıza? Bir ideal miydi?

     

    Çok net ve kesin olarak, hayır, editörlük idealim değildi. Yazmak, yazarak var olmaya çalışmak, kendimi yazıyla ifade etmekti idealim (hâlâ da öyle). Editörlük bu “ana” idealin bir çeşit uzantısı gibi girdi hayatıma. Ama iyi ki de girdi. Sadece metin düzeltmedim ben; nasıl yazmak, daha da önemlisi nasıl “yazmamak” gerektiği konusunda bilgilenmemi sağlayan yüzlerce kitapla mücadele etmemi sağladı editörlük. Şimdi, kimilerinin ukalalık addedeceği biçimde, yazı konusunda “çok güçlü” olduğumu düşünüyorum.

     

    Dildeki etkinliğinizi nerede kazandınız?

     

    Sıralamam şöyle: Okumak, yazmak ve her iki eylem sonrası bolca düşünmek. Yani, gerek okuduğum, gerek yazdığım metinler üzerine çok kafa patlattım. Tek cümle üzerine saatlerce akıl yorduğum; sözcük varyasyonlarını irdelediğim; üslubu, sözcük tercihlerini, çoğul ve tekil cümle yapılarını, takı kullanımlarını didik didik ettiğim günler, aylar, yıllar harcadım. Her uzun mesainin kişiye kattıkları oluyor. Hele ki işinizi yalapşap bir ezber anlayışıyla değil de, üzerinde ciddi ciddi düşünerek yapıyorsanız, dilin etkin kullanımına ulaşıyorsunuz. En azından bende olan buydu.

     

    Yazarlık atölyeleri gibi editörlük atölyeleri de var mı?

     

    Yazarlık atölyelerinin Türkiye’de gerektiğince işlevsel olduğunu ve o atölyelerde bilgilenenlerin gerekli donanıma eriştiğini sanmıyorum. Benim bugüne dek metinlerini okuduğum pek çok yazar adayı bu tip atölyeler hakkında olumlu düşünmeme imkan vermeyecek düzeydeydi. Dolayısıyla (ben rastlamadım ama) editörlük atölyeleri varsa, oradan çıkacak kişinin gerekli donanıma erişmesinin ancak bu işe yüreğini koymasıyla ve pes etmeden okuması, okuması, okumasıyla mümkün olacağını düşünüyorum.

     

    Size gelen metinlerde değişiklik ya da düzeltme istediğinizde yazarların tepkisi ne olur? Önerilerinizi uygulamak yerine dosyasını alıp giden oldu mu hiç?

     

    Bugüne dek düzeltilerime ve düzelti önerilerime hoşnutsuzca (hatta saldırganca) yaklaşan tek yazar oldu. O da bana yetti zaten. Yayınevinin eski yazarlarından biri olduğundan dosyası her durumda basılacaktı, öyle de oldu, kitap başka bir editör tarafından düzenlenip yayınlandı. Yani, yazar dosyasını alıp gitmedi de, ben kendimi alıp o dosyadan da, o yazardan da uzaklara taşındım. Bir daha da ortak iş yapmamız mümkün değil kendisiyle.

    Bu örnek dışında olumsuz bir şey yaşamadım editörlük yaşamım boyunca. Şunun farkındayım: Yazar yoktan var ettiği metne başka ellerin müdahalesini pek hoş karşılamaz, işin doğası gereği böyledir bu, ama editörün işini nasıl bir titizlikle yaptığına dair yazarın aklında kuşku yoksa, asgari müşterekte buluşmak her durumda mümkündür.

     

    Siz önerdiniz, düzeltti ama olmadı, tekrar uyardınız düzeltti, olmadı… Kaç kez gider gelir bir dosya yazarla aranızda? Yayımlamaktan sonradan vazgeçtiğiniz dosya olur mu?

     

    Ben yazarın sabırlı olmasını bekler, bunu umut ederim. Ortak bir amaca hizmet ettiğimizi ve o amacın onun menfaatine olduğunu anlamasını isterim. Bu nedenle yazardan beklentim pes etmemesi, oyun bozanlık yapmamasıdır. Bu beklentinin hep karşılandığını söylemem güç. Pek çok yazar “olduğunu, piştiğini” düşünerek karşımıza gelir çünkü. Metne müdahaleyi kendisine hakaret olarak algılayanlar bile vardır. İşin aslı, bunu çok yaşamadım, ama deneyimlediğim kadarı bile bana fazlasıyla yetti.

     

    Ne yalan söylemeli, pek çok meslektaşımın şiddetle karşı çıktığı şeyler de yaptım: Hatalarla, kurgusal aksaklıklarla dolu metinleri neredeyse yeniden yazmak gibi. Ancak tabir yerindeyse, artık akıllandığımı söyleyebilirim. İşi başlangıcından daha sıkı tutuyor, çok ciddi bir ışık içermiyorsa fazlaca sorunlu metinleri kabul etmemeyi tercih ediyorum artık. Metin kabullerinde yazarın kapasitesini de göz önüne almak gerektiğini biraz geç fark ettim ben.

     

    Sadede geleyim: Sorunuzun içeriğini çok yakın zamanda bire bir yaşadığım için rahatlıkla yanıtlayabilirim. Üç kez gidip gelen bir metin vardı elimde. Bir türlü arzu edilen seviyeye ulaşmıyordu. Yazım hatalarını geçtim, çok ciddi kurgusal aksaklıklar da barındırıyordu metin. Yazarla aramızdaki paslaşmalardan sonra, ben, “Bu iş olmayacak,” diyeceğime, gördüm ki yazar küstü. Artık benimle muhatap olmak yerine yayınevinin diğer çalışanlarıyla bana haber göndermeye, önce yayınlanan kitaplarının imza günlerine katılmamaya, işi rest çekmeye götürdü. Kitabı bir şekilde sonuca ulaştırdım yine de, ama söylemeye gerek var mı bilmem, ama bu, o yazarla yaptığım son ortaklıktı.

     

    Çevirilerde, kitabın orijinalini de okuyor musunuz? Çeviri kitaplar üzerinde editoryal çalışma yaparken en zorlandığınız konular…

     

    Çeviri metinler konusunda şanslı olduğumu söyleyebilirim. Bugüne dek ciddi sıkıntı taşıyan bir çeviriyle karşılaşmadım. Dolayısıyla orijinal metni baştan sona okumak, yeniden çevirmek ya da çevirilmesini istemek durumunda kalmadım. Ancak editörün orijinal metne sahip olmasının, bir aksama sezdiğinde kontrol etmesinin hayati gereklilik olduğunu da söylemeliyim elbet.

     

    Türkçenin çeviride bir “çoğul” sorunu var. Çevirmenlerimizin büyük kısmı, “İki adam yürüyordu” demek yerine “İki adam yürüyorlardı” diye çevirir orijinal metni. Bu çeviri zafiyetinin sebep olduğu garabetler dilimize yerleşmiş, doğru kabul edilir hale gelmiştir ne yazık ki: “Yedi Cüceler”, “Kırk Haramiler” gibi. Öyle ki, yardımcı editörlerimden birine bu duruma dikkat etmesini söyleyip yukarıdaki örnekleri vererek, “Yedi Cüceler değil, Yedi Cüce… Kırk Haramiler değil, Kırk Harami,” dediğimde, şaka yaptığımı sanmış, “Yok artık,” demişti. Bunun onlarca yıldır süregelen bir hata olduğunu kendisine başka örneklerle destekleyip anlatmam yarım günümü almıştı.

     

    Demem o ki, gözüme kıymık batmışçasına beni rahatsız eden bu tip çevirilerdir. Bir tür oto-mekanizmayla bu kalıpları düzeltirim, ama her seferinde de fena sinirlenirim, “Türkçenin yapısı üzerine biraz daha düşünülemez mi?” diye.

     

    Sizce bir editör her alanda editörlük yapabilir mi? Ya da şiir editörü, öykü editörü gibi ayrımlar mı olmalı? Hatta çeviri editörlüğü  ile telif dosya üzerinde çalışmak da çok farklı değil mi?

     

    Olması gereken, her editörün belli alanlarda profesyonelliğini sergilemesidir elbette, ama Türkiye’deki yayıncılık anlayışı bunu pek mümkün kılmaz. Sağlam finansal desteği olan, örneğin arkasına büyük bir banka alan bir yayıneviyseniz, tarih kitapları için ayrı, genel kültür kitapları için ayrı, bilim kitapları için ayrı editörler atayabilirsiniz. Ne yazık ki yayın piyasasının ciddi yüzdesini oluşturan orta ölçekli yayınevlerinin böyle bir finansal genişliği yoktur. Bir, bilemediniz iki editör, tüm yazınsal yükü omuzlar, tabir yerindeyse ağır işçilik yapar. Bugüne dek çalıştığım yayınevlerinde benim yaptığım da farklı değildi işin doğrusu.

     

    Önünüze gelen bir dosyanın, başka bir kitaptan ayarsız esinlenme ya da alıntıyla dolu olup olmadığını nasıl belirliyorsunuz? Diyelim ki esinlenilen orijinal kitabı okumadınız, bilmiyorsunuz…

     

    Yanıtım tek: Yazınsal bütünlük. Söz ettiğiniz türden metinlerin üstünde “ses” vardır, bağırırlar. Bu tabirlerle kastım şu: Kimi paragrafları son derece yetkin, kimi paragrafları acemice metinler editöre haykırır: “Bizde yolunda gitmeyen bir şey var!”

     

    “Algılama” diyebileceğim bu histen sonra editöre düşen, benzer konulara değinen kitaplara göz atmak, bir dedektif gibi iz sürerek sonuca ulaşmaktır.

     

    Bire bir alıntılardan değil de, ciddi esinlenmelerden söz edersek, yani başka bir yazarın kurgusunun yeniden yorumlanmasıyla karşı karşıyaysak, doğruyu belirlemenin editörün okuma donanımına bağlı olduğunu söyleyebilirim.

     

    Yukarıdaki gibi iki örneğe editörlük hayatım boyunca iki kere tanık oldum. Şükür ki ikisinde de gözüm açıktı ve o metinlere geçit vermedim. Hoş, düzenlediğim yüzlerce metinden kaçı “tamamen” özgündü, kaçı “hiçbir” esinlenme içermiyordu, o da tartışılır. Sonuçta yazı da hayat gibi kolektif bir şeydir. Başkasına ait bir metindeki küçücük bir ayrıntı başka bir yazara esin verip koca bir romanın doğmasına neden olabilir.

     

    İyi bir editör olmanın sizce olmazsa olmaz üç ölçütü…

     

    Şöyle bir formül verebilirim: Okumak x 2 + Düşünmek

     

    İyi editörlüğün ön şartı, okumayı bir hayat biçime haline getirmektir. Sonrasında daha çok ayrıntı gerektiren diğer bölüm gelir: Okuduğun metin hakkında düşünmek.

     

    Ben sadece bir okurken bile, üstelik ilk gençlik diyebileceğim yaşlardayken, cümleler üzerine düşünürdüm: “Yazar buradaki çoğul cümlesini çoğul yüklemle bağlamışken, bire bir aynı kalıplardaki diğer cümleyi neden tekil yüklemle bağlamış?” veya “Bunca hareketli bir sahne neden bu denli uzun cümlelerle anlatılmış?” gibi.

     

    Yanisi, okumayı Türkçenin kurallarına uygunlukla sınırlamak, birtakım ezbere düzeltmeler yapmak değildir editörlük, çok daha ötesidir; metni özümsemek, kurgu, üslup ve yapısal bütünlüğü hakkında düşünmektir.

     

    Bir kitabın ilgi çekeceğine veya tutmayacağına nasıl karar veriyorsunuz?

     

    Herhalde Amerikan edebiyatı editörü olsaydım bu soruya daha net yanıt verebilirdim, ama Türkiye’de beğenilerin net bir formülü yok. Siyasi gelişmeler de, toplumsal hassasiyetler de zaman zaman bir kitabın öne çıkmasında belirleyici olabiliyor. Örneğin, sağlıklı bir edebiyat piyasasında Metal Fırtına’nın sevilmesi mümkün değildi, ama tam tersi oldu; editörlüğünü de yaptığım Mustafa Samsunlu imzalı Cehennem Dağı hem içeriği hem de edebi lezzetiyle çoksatar olmalıydı, ama olmadı.

     

    Sözün özü, Türkiye’de bir kitabın tutup tutmayacağının en önemli göstergesi, yayınevinin tanıtıma ayırdığı paydır. Nice edebiyat harikası iki binlik tiraja ulaşamazken, arkasına tanıtım desteği alan eften püften kitaplar on binler satıyor ve okurun anlayışı değişmedikçe bu düzen böyle işlemeye de devam edecek.

     

    İşinizde karşılaştığınız zorluklardan birkaçı…

     

    En önemli zorluk, düzgün bir cümle yazmayı başaran hemen herkesin kitap yazmaya soyunması olsa gerek. Öğrenim hayatında okumak zorunda kaldıkları sayılmazsa ömründe hiç kitap okumamış, buna karşın dört yüz sayfalık roman yazmış insanlar tanıdım ben. Ortaya çıkan metnin ne durumda olduğunu söylemeye bile çekiniyorum.

     

    Kimi yazarların kapris sergilemeye varan tavrına, kimilerinin küskünlüğüne falan değinmeyeceğim bile, onlar bu işin cilvesi gibi, editör bir süre sonra kabulleniyor bu tip yaklaşımları, ama çevirmenin aylar, yazarın yıllar harcadığı metnin düzenlenmesi için editöre tanınan zaman var ki, işte o ayrı bir yazı konusu.

     

    Editörlükle ilgili başınızdan geçen ilginç bir olay…

     

    Bir tarih kitabının editörlüğünü yapıyordum. Yazarımız Osmanlı tarihinden bir kesiti anlatan kitabına son derece fantastik bir ekleme yapmış, insan aklına ve davranışlarına sahip bir papağanı Osmanlı padişahlarından birinin yanına iliştirivermişti. Öyle de kocaman sözler söyleyen, kilit konularda önemli yönlendirmeler yapan bir papağandı ki bu, kurguyu gerçeklikten alıyor, bir masal haline getiriyordu. O aşamada bunun bir tarih kitabı olması da mümkün olmuyordu pek. Yazarı bu konuda uyardım, papağanın çıkması veya bir insan olarak kurguya girmesi gerektiğini söyledim, ikna etmek mümkün olmadı, muhalefetime karşın kitap o şekilde yayınlandı.

     

    Aylar sonra kitap sitelerinden birinde kitabın sayfasına uğradım. Altta bir okur yorumu vardı ve şöyle diyordu: “(…)Bu bir tarih romanı değil. Tarihle ilgisi bile yok. Bu bir masal. Hem de öyle bir masal ki papağanlar adamakıllı insan gibi konuşuyor, akıl yürütüyor, karar veriyor, padişahlarla ve danışmanlarıyla sohbet ediyor. Akıl alır gibi değil.(…)”

     

    Bunlar yazarı uyarırken değindiğim noktalardı ve bir okurun bire bir aynı şeyleri yazmasını ilginç bulmuştum. “Aklın yolu bir” mi demeli, bilmem.

     

    Ülkemizde editörlük kurumu hangi aşamada? Sizce yeterli mi?

     

    Ülkemizde genel olarak edebiyat bile gereken aşamada değilken, editörlüğün tüm şartları yerine getirebildiğini söylemek mümkün değil. Yine de bir kıyaslama yapmak gerekirse, ülkemizde editörlüğün “düzeltmenlik” olarak algılandığını söylemek mümkün. Pek çok yazar, editörün sadece yazım yanlışlarını bulmakla, noktayı virgülü düzenlemekle yükümlü olduğunu sanıyor. Bunu bir noktaya kadar anlıyorum da, zaman zaman bizzat editörlerin de bunu böyle sandığına tanık oluyorum ki, işte akıl almaz olan bu.

     

    Kendi özel zevkiniz için de okumaya zaman ayırabiliyor musunuz?

     

    Bir söyleşide editörlüğü şöyle tanımlamıştım, burada da yineleyeyim: Editörlük, yazının cehennemine girmek ve oradan çıktıktan sonra da her metinde yanık izleri görmektir.

     

    Ne demek bu? Şu demek: Artık benim için kusursuz metin yok. Keyif için okuduğum metinlerde bile gözüm sürekli aksaklıkları, hataları yakalıyor. Yazı üzerine bu denli düşünmezken zihnime su gibi akan metinlerin meğerki yanıklarla dolu olduğunu görüyorum.

     

    Buna karşın, yakaladığım her anda zevk için kitap okumaya gayret ediyorum. Ya uykuya dalmadan önce kitap oluyor elimde, ya da otobüsle bir yerden bir yere giderken. Okumadan, yazmadan yaşamanın mümkün olduğunu bile düşünemiyorum.

     

    Kimi kitaplarda sinema dili ağırlıklı olabiliyor. Kitabı okurken “Bundan iyi film olur,” deyip sonradan sinemaya uyarlandığına tanık olduğunuz kitaplar var mı?

     

    Çok. Teker teker hepsini saymak mümkün değil. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Çok az birkaç örnek dışında edebiyat uyarlamalarının iyi birer filme dönüştüğünü düşünmüyorum. Örneğin, oyuncu seçimindeki ve görsel efektlerdeki isabetli tercihlere karşın, bence Yüzüklerin Efendisi serisinin film uyarlamaları fiyaskodur. Şu günlerde merakla beklenen Hobbit filminin de aynı akıbeti paylaşacağına neredeyse eminim. Benzer biçimde, soluk soluğa okunan, Dan Brown imzalı Melekler ve Şeytanlar ile Da Vinci Şifresi de son derece vasat biçimde perdeye yansıyabilmiş, gizeminden de, lezzetinden de çok şey yitirmiştir.

     

    Ancak benim için asıl büyük hayal kırıklığı, Harry Potter romanlarının sinema uyarlamalarıdır. Yönetmenlerin gotik unsurlarla bezeli karanlık sahneler aktarma sevdası kitapların barındırdığı aydınlığı da, olumlu yanları da yok etmiş, ortaya üçüncü sınıf gerilim filmleri çıkmıştır. En fenası, kelli felli nice adamla kadının Harry Potter serisini bu karanlık filmlerden yola çıkarak değerlendirmesidir ki, yazıya bundan büyük haksızlık yapılması mümkün değildir.

     

    Siz de yazıyor musunuz?  Sizin metinlerinizin editörlüğünü kim yapsın isterdiniz?

     

    “Editörlüğümü pekiştiren ana etken yazarlıktan gelmemdir,” desem, herhalde hata etmiş olmam. Doğrusu, edebi donanımına güvendiğim herkesin desteğine açığım. Ancak bugüne dek beni en iyi anlayan, sorunsuz çalışabildiğim editör, edebiyatımızın saygın yazarlarından biri de olan Mavisel Yener’dir ve yine onunla çalışmayı tercih ederim.

     

    En çok hangi kitabın editörü siz olmak isterdiniz?

     

    Başucu kitaplarım var, dönüp dönüp tekrar okuduğum metinler: Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı; Kafka’nın Dava’sı, Dönüşüm’ü; Steincebeck’in, Hemingway’in, Tolstoy’un, Michael Ende’nin kitapları… Buna karşın, Stephen King’in tüm kitaplarının editörü olmak isterdim. Hatta en büyük arzum, Amerika’daki 25. yaşı nedeniyle yeniden gündemde olan ve Türkiye’de zamanında kısaltılarak yayınlanan O (It) adlı harika King romanının eksiksiz ve tam çevirisinin editörü olmaktır.

     

    Aytül Akal, Cumhuriyet Kitap, #1156, 12 Nisan 2012

     

     

     

    comments powered by Disqus

     

istatistikleri görün